II. Meşrutiyet döneminde siyasal muhalefet

Abdullah İslamoğlu’nun kaleme aldığı ve Gökkubbe Yayınları’ndan çıkan bu çalışma; merkezi yönetimle yerel yönetimler arasındaki yetki bölüşümü, asker, sivil ilişkileri ve muhalefet kavramlarının 1908-1913 yılları arasındaki beş yıllık geçmişini kamu hukuku açısından incelemektedir.

II. Meşrutiyet döneminde siyasal muhalefet

Muhalefet bir haktır. İktidarda bulunmayanların haklarının korunması demokratik bir ülkede iyi yönetimin ölçütlerinden birisidir. Muhalefetin tarihi toplumun da tarihidir.

İnsanlar farklı farklı sebeplerle muhalefet ederler. İnsanların başkaları tarafından yönetilmekten rahatsız oluşları, iktidar olmayı istemeleri, siyasal iktidarın yanlışlar içinde olduğunu düşünmeleri muhalefetin ortaya çıkış nedenlerini belirler. Muhalefet yasal olarak yapıldığı gibi yasal olmayan şekillerde de yapılabilir. Bizim tarihimizde de tüm toplumlarda olduğu gibi muhalefet önemli bir olgu olarak ortaya çıkar. Siyasal muhalefet kavramı özellikle meşrutiyet dönemlerinde siyasal yaşamımızı önemli ölçüde etkilemiştir. Hem Birinci Meşrutiyet hem de İkinci Meşrutiyet Jön Türklerin etkin muhalefetinin sonucudur.

Meşrutiyetin ilanına kadar muhalefette kalan Jön Türkler kendi aralarında fikir ayrılıklarına düşmüş olsalar da etkili muhalefete devam etmişlerdir. İttihat ve Terakki İkinci Meşrutiyetle beraber iktidarı paylaşırken Jön Türkler yine muhalefette kalmıştır. İkinci Meşrutiyet dönemi Jön Türklerin İkinci Abdülhamid’e karşı yürüttükleri muhalefetin dönemidir aslında. Aralarında tam olarak anlaşamamış olsalar da sultanı tahttan indirme hususunda ortaklaşa hareket etmişlerdir. Fakat her ne kadar bu konuda uzlaşmış olsalar da değişimi gerçekleştirmeye yetecek köklü bir fikir birlikleri yoktur. İşte bu fikri derinlik sorunu dolayısıyla Batı’dan aldıkları her fikri gerekli değerlendirme sürecinden geçirmeden Osmanlı toplumu üzerinde tatbik etme gayreti içerisinde olmuşlardır.

Abdullah İslamoğlu’nun kaleme aldığı ve Gökkubbe Yayınları’ndan çıkan bu çalışma; merkezi yönetimle yerel yönetimler arasındaki yetki bölüşümü, asker, sivil ilişkileri ve muhalefet kavramlarının 1908-1913 yılları arasındaki beş yıllık geçmişini kamu hukuku açısından incelemektedir.

Muhalefetin kavramsal izahı

Muhalefet, aileden başlamak üzere toplumun her katmanında karşımıza çıkabilir. Muhalefet kavramı hem olumsuz bir karşıtlığı hem de bunun pratik sonuçlarını kapsayan bir kavramdır.

Siyasal muhalefet kavramı ise muhalefet kavramının siyasal bakış açısıyla ele alınmasıdır. Siyasal muhalefet için siyasal iktidarın tamamlayıcısı ve siyasal mücadelenin en olgun ve kurumsallaşmış şeklidir diyebiliriz.

Eski hukukumuzda adalete, hukuka ve insan haklarına bağlı bir devlete itaat söz konusudur. Mecelle’de devlet yönetimi maslahata yani kamu yararı şartına bağlanmıştır. İslâm hukukunda temelde milletin hür iradesiyle devlet başkanının seçilebileceği ve gerektiğinde aynı mekanizma tarafından azledilebileceği bir yöntem öngörülmüştür. Ancak ortaya çıkan kimi zorunlu hâller uygulamalarda değişikliklere sebebiyet verebilmektedir. Durum böyle olunca da İslâm hukukçuları bu zorunluluklara uygun teorileri üretmekte gecikmemişlerdir. Devlet başkanı seçilme şartları şöyle sayılabilir: İstişare ile seçilmiş olmak, kendisine biat edilmek, adaletli davranmak.

Halifeye itaat mutlak değildir. Bu nedenle önceki hukukumuzda itaatin bazı şartlara bağlı olması muhalefetin de zeminini oluşturur. İslâm hukukunda muhalefetin temel esasları şunlardır: Adalet, özgürlük, şura, eşitlik. Yöneticiler ehliyetli, adil olmalı ve ayrıca bedenen eksik olmamalıdır. Yöneticilere yapılan eleştiri, düşünceleri açıklama özgürlüğü de sağlanmalıdır. İslâm hukukunda zalim bir kişi kamuyu yönetme ehliyetine sahip olamaz. Aynı şekilde kişi adaletten uzaklaşırsa, acizlik gösterirse, haddini aşarsa görevden azledilmesi için gerekli şartlar ortaya çıkmış demektir. Adalete aykırı davranan devlet başkanına karşı direnmek şarttır.

Muhalefete hak olan bazı eylemlerin de belirli şartları vardır. Başkaldırı şu şatlarda yapılıyorsa suç olarak kabul edilir:

  • Devlet başkanının meşru ve adil olması
  • İsyancıların sadece kendilerince haklı gördükleri bir sebebin bulunması
  • İsyancıların sayıca ve güç bakımından ciddi tehlike oluşturmaları
  • Başkaldırının kuvvet kullanmaya dönüşmesi
  • İsyan kastı

Hukuka aykırı davranan devlet başkanının görevinden uzaklaştırılıp yerine uygun birinin getirilmesi için iki şart vardır: Birincisi bu olayın üstesinden gelebilecek bir halk desteği, ikincisi fitne ihtimali bulunmamak.

Siyasi mezhepler açısından muhalefet üçe ayrılır: Direnme ekolü, sabır ekolü, olabilirlik ekolü. Liderlik modelleri açısından da muhalefeti dörde ayırabiliriz: Hilafet modeli, imamet modeli, saltanat modeli, karma model. Osmanlıda liderlik modelleri açısından karma sistem uygulanır. Bu sistem hilafet ve saltanat modellerini birlikte uygular. Saltanat modeline yakınlaştığında baskıcı bir yapıya bürünür. Hilafet modelini uyguladığında muhalefete izin vardır. Osmanlıda en büyük muhalefet grubu Şia’dır. Önceki devlet yönetimlerinde olduğu gibi Osmanlıda da ideoloji Sünni ideolojidir.

Jön Türkler

Jön Türk sıfatı ilk defa 1867’de Mısır Prensi Mustafa Fazıl Paşa’nın Türkiye’deki meşrutiyet taraftarlarını desteklemek amacıyla yayınladığı bir bildiride veya mektupta kullanılmıştır. Jön Türk kavramı Osmanlıda asri ihtiyaçlara göre değişiklik yapmak isteyen ihtilalcilere denilir. Jön Türkler resmi belgelerde kargaşalık taraftarları, yaramaz zararlı şahıslar, bozukluk ve kötülük taraftarları olarak anılmışlardır. Çoğunluğunu Türkler, gençler, yönetici sınıf mensupları, mektepliler ve kent soylu zihniyetliler oluşturmuştur. Farklı etnik gruplardan müntesipler olsa da ağırlık Türklerden oluşmaktadır. Ayrıca üyelerin neredeyse tamamına yakını asker ve bürokrattır. Esnafa, tüccara, taşra eşrafına, işçiye, köylüye pek rastlanmaz. Yönetici kadro ise Avrupa tarzı bir eğitim almış kimselerdi ve kurtuluşu Avrupa tipi bir devlet ve toplum yapısında görmektelerdi. Fakat içlerinde ayrılıklar da yaşanmaktaydı. Birleştikleri en büyük nokta ise İkinci Abdülhamid’in iktidardan düşürülmesiydi.

Jön Türkler üzerinde en büyük etkiyi Fransız aydınlar yapmıştır. Fransız kültürü ve hayatı onları fazlasıyla etkilemiş ve Fransız İhtilali’nin “Liberte-egalite-fraternite” sloganını meşrutiyetin vazgeçilmez sloganı “Hürriyet-müsavat-adalet” ile eşleştirmişlerdir. Jön Türklerin en çok mücadele ettiği sultan İkinci Abdülhamid olmuştur. Sultan, Jön Türkleri para verme, bir göreve atama, maaşa bağlama gibi yöntemlerle pasifize etmeye çalışmıştır. Pasifize olmayanlar ise baskı altında tutulmuşlardır. Sultan İkinci Abdülhamid, Jön Türkleri Batı hayranı, Batı tarafından desteklenen ve siyasi fikirleri olmayan kişiler olarak değerlendirmiştir.

Osmanlı Hürriyet Cemiyeti Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti ile Birleşiyor

İkinci Meşrutiyet öncesi en önemli örgüt olarak Osmanlı Hürriyet Cemiyeti gösterilebilir. Bu cemiyetin faaliyetleri meşrutiyetin ilanında önemli bir rol oynamıştır.

İkinci Meşrutiyetin ideolojik merkezi Rumeli ve Selanik’tir. İttihat ve Terakki’nin de yurt içi örgütlenmesi Selanik’te kurulmuş ve bütün Rumeli’ye yayılmıştır. Osmanlı ve Türk yenilikçi hareketlerinin doğduğu yer de Selanik’tir. Hatta bu dönemde Selanik’in adı Kâbe-i Hürriyet, İstanbul’un adı ise Kahpe Bizans’tır. Selanik bulunduğu yer olarak ve özellikle Avrupa’ya açık olmasından dolayı önemli bir konuma sahip olmuştur. Avrupa’ya ve liberal fikir hareketlerinin merkezlerine yakın olan bu şehir ayrıca başkent denetiminden de uzaktır. Selanik’te kültürel yaşam da en az siyasal yaşam kadar hareketlidir.

Muhaliflerden biri: Prens Sabahattin

Prens Sabahattin ile İttihatçılar arasındaki görüş ayrılıkları ikinci Jön Türk kongresine dayanır. Kongrede iki mesele tartışılmıştır. Birisi bir devrimin sadece yayın yoluyla başarılamayacağı ve aynı zamanda ihtilal metodunun da kullanılması gerekliliği fikri, ikincisi ise bir devrimi gerçekleştirmek için yabancı devletlerin müdahalesinin şart olduğu fikridir. Sabahattin federal ve adem-i merkeziyetçi bir Osmanlıdan yanaydı. Zaten daha önce Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti’ni kurmuştu. Bu bir çeşit federasyonla halklar ve toplumlar bölgesel ve yerel yönetim yapısıyla hükümet kontrolünden sıyrılmış bir kamusal yaşam içinde istediklerini gerçekleştirebileceklerdi.

Sabahattin Bey, sorunu toplumsal yapıda görmekteydi. Ona göre örgütçü yapıdan bireyci yapıya geçilmedikçe sorunlar bitmeyecek ve toplumun bünyesi yeni istibdatlar ortaya çıkaracaktır. Ayrıca Prens, Avrupa hükümetlerinden de yardım istemiş ve almıştır. Tek amacı Abdülhamid’i iktidardan düşürmekti ve bunun için papalıktan dahi yardım talep etmiştir. Fakat onun gönüllerini kazanmaya çalıştığı Hıristiyanlar ve Ermeniler bir Osmanlı federasyonunu cazip bulmuyorlardı. Onlar geleceklerini daha çok imparatorluk dışı bir yönetimde görüyorlardı. Sabahattin, doğru şekilde yaptığı gözlemleri aceleci bir biçimde uygulamaya çalışmıştır. Onun bir diğer zaafı ise giderek gelişmekte olan milliyetçiliğin temsilcisi Bahaettin Şakir Bey grubu ve fazlaca güven duyduğu Arap, Arnavut ve Kürt muhalefetinin arasında kalmasıdır. Bu şekilde ilerlemeyi ve yol almayı başaramamıştır.

Siyasal muhalefet ve 31 Mart olayı

31 Mart Olayı sürecinde iki siyasi parti karşımıza çıkar. Biri liberal Ahrar Fırkası diğeri ise dini içerikli bir parti olan İttihad-ı Muhammedi Fırkası’dır. Ahrar Fırkası, Prens Sabahattin İstanbul’a döndükten sonra kurulmuştur. Kuruculardan biri olan Nurettin Ferruh Bey’in düşünceleri Prens Sabahattin’e yakındır. Siyasal programını da yine bu isim hazırlamıştır. Bu tarafıyla İngiliz siyasal partilerini taklit ettiği de söylenmektedir. Fırkanın başkanı kimdir tam olarak belli değildir. Adı geçenler arasında Kamil Paşa, Prens Sabahattin ve İsmail Kemal Bey vardır. Prens Sabahattin başkanlık iddialarını kesinkes reddetmekle beraber 31 Mart Olayı’ndaki davranışları onun fırka ile sıkı ilişkisini göstermektedir. Ahrar Fırkası bir kadro partisi olarak değerlendirilebilir. Tüzüğüne bakıldığında da demokratik bir yapıya sahip olduğu söylenebilir.

Ahrar Fırkası, girdiği ilk seçim olan 1908 seçimlerinde İttihat ve Terakki karşısında yenilgiye uğramıştır. Yenilgiye uğramıştır ama meclise seçilen 40-50 kadar muhalif milletvekili ile yakın ilişkisi olmuştur. İsmail Kemal, Kirkor Zöhrap ve Dr. Rıza Nur gibi isimler Ahrar Fırkası’na dâhil olmuştur. Diğer partilerle sınırlı bir diyalog içinde olan fırkanın destekçileri özellikle Arap, Rum, Arnavut ve Ermeni mebuslardan oluşmaktaydı. Ermeni komitalarıyla da iş birliği içindedirler. Partinin yayın organı Terakki gazetesidir. Bu gazeteyi Prens Sabahattin yönetmektedir. Ayrıca iktidardaki İttihat ve Terakki’ye muhalif olan her gazete Ahrar Fırkası’nın yanında yer almıştır. Ahrar Fırkası 31 Mart bahane edilerek kapatılmıştır. Bu olaydan sonra üyelerinin bir kısmı tutuklanmış ve bir kısmı da yurtdışına kaçarak Atina, Kahire ve Paris’te yeni bir Jön Türk hareketi başlatmak istemişlerdir. Tutuklananlar arasında Prens Sabahattin de vardır. Prens Sabahattin gazetelerde yayınlanan pişmanlık ifade eden bir yazı sonrası serbest bırakılmıştır.

Kanun-i Esasi, değişiklikler, parlamentarizm

İkinci Meşrutiyet ilan edildikten sonra Kanun-i Esasi hemen değiştirilmemiştir çünkü İkinci Abdülhamid, 19 Temmuz 1908 tarihinde bir Hatt-ı Hümayun ilan ederek değişiklikleri geciktirmiştir. 21 Ağustos 1908’de yani Abdülhamid tahttan indirildikten sonra Kanun-i Esasi’nin bazı maddeleri değiştirilmiştir. Bu değişiklikler 1909 anayasası olarak nitelendirilir. Bu anayasayla parlamenter hükümet sistemi kabul edilmiştir diyebiliriz. Yapılan değişikliklerle yasama güvensizlik oyuyla hükümeti düşürebiliyordu. Bunun yanında devlet başkanının da meclisi feshetme yetkisi vardır. 1909 değişiklikleriyle devletin yürütme fonksiyonunu yerine getirecek ve bununla ilgili yetkileri kullanacak organlar padişah ve bakanlardır. Padişah yürütme faaliyetini temsil eden en yüksek organdır. Bakanlar ise bu faaliyeti gerçekleştiren onunla ilgili yetkileri fiilen kullanan ve bütün bunlardan dolayı siyasi sorumluluğu yüklenirler. Sistem şöyle işler: Devlet başkanı yani padişah sadrazamı seçer, sadrazam bakanları seçer, bunu da padişah onaylar. Fakat sadrazam seçilirken meclisten güvenoyu alabilecek güçte ve güvende olmalıdır. Parlamenter sistem ile Osmanlı idarecilerinin yetkileri sınırlandırılmış, meclisin üstünlüğüne dayanan yeni bir sistem kurulmuştur. Ama devlet yine teokratikti. Monarşik sistem yine vardı ama meşruti bir sitemin özellikleri de vardı. Bunlar da teoride kalmıştır çünkü İttihat ve Terakki hiçbir eleştiri ve muhalefete imkân vermemiş ve her şeyde kendi nüfuz ve hâkimiyetini sağlayacak tarzda bir tavır geliştirmiştir.

İttihat Terakki ve muhalefet ilişkileri

Türk siyasi tarihinin önemli aktörlerinden biri de İttihat ve Terakki’dir. Kendilerinin de beklemediği bir zamanda iktidara gelen İttihat ve Terakki, ordu ile sıkı ilişkiler içinde olmuş ve orduyu siyasetlerine alet etmekten kaçınmamıştır. Cemiyetin geneli asker kökenli olduğu için bu sonuç kaçınılmaz olmuştur. Bu dönemde muhalefet kendini çeşitli fırkalar vasıtasıyla göstermiştir. Ancak İttihat ve Terakki, ortaya çıkan her olayı kendi lehine kullanmayı bilmiş ve muhalefeti bir şekilde sindirmeyi başarmıştır. Sopalı seçim, Bâb-ı Ȃlî Baskını, Mahmut Şevket Paşa suikastı ile ortaya çıkan karmaşa hep İttihat ve Terakki’nin işine yaramıştır.

Güncelleme Tarihi: 25 Ağustos 2020, 17:01
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26