banner17

İhsan Süreyya Sırma Hocanın Çağına Tanıklığı

''İhsan Süreyya Sırma Kitabı & Pervari’den Paris’e'' kitabında, Adnan Demircan’ın titiz ve nitelikli sorularıyla hocanın geçmişi âdeta didiklenmiş ve ortaya bir neslin, bir kuşağın Pervari’de başlayıp Paris’te giderek kendi istikametini bulan bir dilin açık ve nezih bir şekilde okuyucuyla buluşturulması için hiçbir fedakârlıktan çekinilmemiş. İslamcı retoriğin özellikle 60’lı yıllardan itibaren takip ettiği güzergâhın kendi içindeki sayısız biçimlerini yakından görmek için, insanın oturup bu hatıraları dikkatle okuması gerekiyor. Necdet Subaşı yazdı.

İhsan Süreyya Sırma Hocanın Çağına Tanıklığı

İhsan Süreyya Sırma benim Erzurum’dan hocamdır. İslam tarihi derslerini genellikle ondan aldım. Lisans tezimi hazırlarken danışmanlığımı üstlendi, kendisinden o gün bugündür istifade ederim. Saygım büyüktür, sevgim zaten aşikârdır.

Ben kendisini 80’lerin başında tanıdım. Erzurum İslami İlimler’in kendine özgü bir yapısı olduğunu hemen gider gitmez anlamıştık. İlahiyat nedir, hayatımızdaki yeri ne olacaktır, türünden soruları çocuksu belki de ilk gençlik çağının enerjik refleksleriyle cevaplarken, aslında bulunduğumuz yerin başka diğer din eğitimi veren okullardan açık farkla önde gittiğinin farkındaydım. Öğretim üyelerinin çoğunun adamakıllı bir yurtdışı tecrübesi vardı; fakülte, doktoralarını dışarıda yapanlarla dolup taşmıştı âdeta. İlginç bir noktaydı daha en başta keşfettiğimiz, hocalar lisanslarını Ankara İlahiyat’ta, doktoralarını da İngiltere, Almanya ya da Fransa’da yapmışlardı. Zihnimizde Ankara İlahiyat’a ilişkin çoğu dedikodu düzeyinde edinilen bilgilerle oluşmuş bir sürü önyargı vardı, ama işte severek isteyerek geldiğimiz bu okulda da hocalarımız hem Ankara mezunuydu hem de yetmez ama üstüne üstlük bir de formasyonlarını yurt dışında kazanmışlardı. Bu garip ve içinden çıkılmaz zihinsel kargaşayı imam hatip lisesinden, çoğu dağınık ilgi ve bilgilerle oluşmuş 12 Eylül öncesinin sonradan kimseye hayrı olmayacak kırık dökük bilgileriyle okuyor, durum değerlendirmemizi gündelik ideolojik yönelimler içinde bir yere çekiyorduk.

Biz İslamcıydık, hocalardan bize yakın olanlar kesin vardı. Yakın diyorum, ama bu sözün üzerine neler neler yazılırdı? Biz olmuş, pişmiş, bitmiştik. Hocaların yerini, yurdunu, düzeyini tespit etmek de artık bu cesur öğrencilerin harcı olabilirdi. Oysa dünyadan haberimiz yoktu ve biz hayat nedir yeni kavramaya başlamıştık.

Elinde hemen her seferinde 8-10 kitapla İhsan Süreyya Hoca

İhsan Hoca benim bu dağınıklığımın tavan yaptığı günlerde tanıdığım akademisyenlerden biriydi. Gençti, coşkulu ve sıcaktı. İlk tanışmalar önemlidir. Birinci sınıfta onunla tanışmak zordu. İlk yılın dersleri hep dil ağırlıklıydı ve bizim Arapça öğrenmekten başka bir hevesimiz yoktu. Fakülte daha kendi yerine taşınmamış, bir ve ikinci sınıflar Ziraat Fakültesi’nin toprak bölümünde, geriye kalanlar da İşletme Fakültesi’nde ders yapıyordu. Devir siyasi gerilimin öğrenciler üzerinden işlediği bir dönemdi ve biz dersten çıkar çıkmaz güvenlikli bir şekilde kaldığımız yerlere gitmekten başka hiçbir şey düşünemez olmuştuk. O dönemlerde ne okumanın ne de yazmanın bir gereği vardı. Etraftaki cıvıl cıvıl kuş seslerinden haberdar olabilmek için duymak, kardan sonra çılgın bir şekilde uyanan bahara tanıklık etmek için de görmek gerekirdi.

İkinci sınıfta İhsan Süreyya Hocayla tanıştık. İslam tarihi dersine o girecekti. Elinde hemen her seferinde 8-10 kitapla onu görmeye alışacak, yanı sıra tepegöz denen şu yansıtıcıyla da onun sayesinde resmen hısım olacaktık. Hoca, bizim lise yıllarından getirdiğimiz bilgilerin hemen hepsinden haberdar bir şekilde ders anlatıyor, bizim dağınık ve külhanbeyliğine fırsat veren duygularımızı habire besleyecek bir cesaret içinde dersi işliyor, bizi resmen onarıyordu. İlk dersleri de verdiği son dersleri de hatırlıyorum. İlerleyen zaman içerisinde ne tarzı değişti ne de bakış açısı.

İhsan Hoca’nın talebelerine açtığı krediler

Odasına daha fazla gitmeye başladığım ileriki yıllarda onu hep masasının başında çalışırken görürdüm. Önünde fişler, kara kaplı kitaplar, gözünde gözlük. Bizi gördüğünde elindeki her şeyi bir tarafa koyar ve bizimle ilgilenmek adına kendini resmen her şeye kapatırdı. Odasından her çıkışımda onu çalışmalarından ettiğim için kendi kendimi ayıplar, tadına doyum olmaz sohbetinin uzamasında bir nebzecik de olsa payımın olabileceğini düşünerek bir daha hocayı rahatsız etmemek üzere kararlar alırdım. Yıllar sonra akademide yer tutmaya başladığımda odamın kapısını çalan öğrencilerle giderek yüzgöz olan yakınlıklar içinde sohbet ederken hep İhsan Hoca’nın bize açtığı kredileri hatırlar, ondan edindiğim pedagojiyle bana gelenlere yüreğimi açardım.

Hoca tarihçiydi, onun Yemen İsyanları’yla ilgili doktora çalışmasını daha onunla doğru dürüst tanışmadan oturup bir iki gecede okumuştum. Ders anlatışına hayrandım; dersi sürükleyen dilinde başka diğer hocalarda görmediğim bir tat, başka hiç kimsede rastlamadığım bir dert vardı. Bunu kaçırmak aymazlıktı. Bu ilgi ve bu dikkat içinde onun, sonra Şerafettin Gölcük’ün ve Ali Şafak’ın neyi var neyi yok okumaya başlamıştım. Doğrusu ilerleyen zamanlarda derslerimize girsin girmesin orada tanıdığımız hemen her hocadan bir sürü şey aldığımızı, onları zaman içinde harmanladığımızı, hatta hemen hepsini bir şekilde kendimize mâl ederek kişiliğimizi yeniden kurduğumuzu söylemek abartı olmasa gerektir. Bazen en çetin zamanlarda Gölcük’ün suhuletine, bazen daralmış bir şekilde oradan oraya koşarken Şafak’ın uyanıklığına, yine bazen geçmişi okuma konusunda düştüğüm kimi sıkıntıları aşmaya çalışırken Sırma’nın soğukkanlı bakışlarına ne kadar da çok muhtaç olduğumu hemen oracıkta fark eder ve derhal o moda girerdim.

Hocanın hayatında gördüğümüz

Şimdi hoca anılarını uzun bir nehir söyleşi tarzında yayımladı: İhsan Süreyya Sırma Kitabı & Pervari’den Paris’e. Sevgili dostum Adnan Demircan’ın titiz ve nitelikli sorularıyla hocanın geçmişi âdeta didiklenmiş ve ortaya bir neslin, bir kuşağın Pervari’de başlayıp Paris’te giderek kendi istikametini bulan bir dilin açık ve nezih bir şekilde okuyucuyla buluşturulması için hiçbir fedakârlıktan çekinilmemiş. Bu dopdolu hayatı bizzat yaşayan hocama saygım büyük; ama bence Adnan Hoca büyük bir teşekkürü hak ediyor, hocanın öğrencilerinin teşekkürünü.

Hocanın hayatında, dikkatle okunduğunda Türkiye’nin içinden geçtiği dalgalı süreçleri birebir aynı netlikte görmek mümkün. Türkiye’nin en doğusunda hayatın resmen kıyısında başlayan bir çocukluğun giderek merkeze doğru yaklaşışını, orada geçmişten getirdiği değerleri çarçur etmeden yeni keşiflerle harmanlayışlarını, entelektüel duyarlılıkların dinî ve kültürel müktesebatı gözardı etmeden nasıl da çeşitlenebileceğini insan bu kitabı okuyunca daha iyi anlıyor.

Hocanın kendi çağına tanıklığı sıkıntılı bir yaşanmışlıkla iç içedir

İslamcı retoriğin özellikle 60’lı yıllardan itibaren takip ettiği güzergâhın kendi içindeki sayısız biçimlerini yakından görmek için, insanın oturup bu hatıraları dikkatle okuması gerekiyor. Bana kalırsa hocanın kendi çağına tanıklığı sıkıntılı bir yaşanmışlıkla iç içedir. Onu kahreden, bazen yalnızlaştıran, bazen öfkelendiren her ne varsa, bu, onun taşın altına elini koymaktan hiçbir şekilde kaçınmamasından kaynaklanır. Erzurum’da hoca profilinin giderek birbirinden ayrışan hatta zıt karakterlere dönüşen biçimlerinin neden böyle tahakkuk ettiğini anlamak için sadece insanların değil düşüncelerin de soykütüklerine eğilmek gerekiyor. İhsan Hoca’nın kitabı bunları bize gösteriyor.

Benim için hiç sarsılmayan bir karizma olarak İhsan Hoca, bu metinleri okuduğumda, orada yüksek samimiyet duygularıyla sıralanan itiraflarına kulak verdiğimde hiçbir şekilde değer kaybına uğramıyor. Aksine açık yüreklilikle paylaştığı her şey bende ona olan sevgimi daha da artıracak bir hayranlık uyandırıyor.

Hocayla Erzurum’dan sonra pek sık görüşemedik. Senede bir görüyordum, sonra o uzun bir Avusturya macerasına atıldı. Oradayken ancak sanırım gazete yazılarıyla ya da büyük bir enerjiyle kaleme aldığı kitapları sayesinde kendinden haberim oluyordu. Arada kitap fuarlarında aynı gün aynı saatte bir araya gelme heyecanı benim için çok özel bir lezzet oluyor.

Kitabın içinden konuşmaya dilim varmıyor. Yansıtma endişem var ve okuyucunun vakit kaybetmeden hocanın 70 yılı aşkın serüvenini bir an önce okumasını talep ediyorum. Orada benden de söz ediyor, benden nasıl korktuğunu da hafif eğlenceli bir şekilde anlatıyor. Ben okumayı, düzenli kitap takip etmeyi, dahası öğrendiklerimin sonuçlarına hemencecik ulaşma fantazisine bir son vermeyi hocamdan öğrendim.

Baksanıza devasa bir hikâyenin bile bugün neleri hayata geçirip nelere can verdiğini ancak şimdi görebiliyoruz. O zaman sabır.

 

Necdet Subaşı

Güncelleme Tarihi: 25 Nisan 2018, 18:31
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20