banner17

İbn Fadlan'ın seyahatnamesi ibretlerle dolu

İbn Fadlan, 10. yüzyılda yaşamış bir din âlimi, diplomat ve seyyah. İdil Bulgarlarına İslam pratiğini öğretmek için yola çıkmış ve gördüklerini katdetmiş. Deniz Baran yazdı.

İbn Fadlan'ın seyahatnamesi ibretlerle dolu

Geçtiğimiz haftalarda insanlık tarihini son derece ilgi çekici şekilde anlatan bir belgeseli izlemeye koyulmuştuk ailece. 12 bölüm süren “Mankind” belgeseli, insanlık tarihinin baştan günümüze en mühim noktalarına değinerek bir özet çıkarmak niyetindeydi. Elbette İslam tarihine dair birçok mevzu da bu özette yerini almıştı. Birçoğu bildiğimiz meseleler olduğundan ötürü bilgilerimizi tazeleme mahiyetindeydi. Fakat biri hariç… En azından benim için.

Belgeselin ortalarında bir bölümde Müslüman bir gezgin, âlim ve diplomat olan İbn Fadlan’ın seyahatine önemle yer ayrılmıştı. Belki benim cahilliğim, daha önce İbn Fadlan hakkında bir şey duymamış olmanın tesiriyle oldukça ilgimi cezbeden bu kısmı defaetle izledim. Nitekim gerçekten insanlık tarihinde, medeniyetlerin etkileşimi bakımında sembolik değeri yüksek görülüyor olsa gerek, koca İslam tarihinin içinden bu belgesel için seçilen noktalardan biri idi İbn Fadlan’ın seyahati. Derhal merakımı cezbeden bu şahsiyeti araştırmaya koyuldum. Belgeseldeki kısımda Volga Vikingleri (“Rus” diye geçtiğini göreceksiniz yazının ilerisinde) ile olan münasebet ve İbn Fadlan’ın bu topluluk içerisinde geçirdiği zamanlar canlandırılmıştı. Kendi dilinden anlattıkları baz alınmıştı bu canlandırmada, bu yüzden öncelikle bizzat yazdıklarına bakmam gerekliydi.

Bilgi kırıntıları için ilk baktığım yer bültenimiz, yani Dünya Bizim’di. Maalesef bizim sitede pek bir şey bulamadım. Fakat çok şükür, zorlanmadan ankara.edu.tr adresinde bulduğum, Lütfi Doğan tarafından çevrilmiş seyahatnamelere eriştim. O kadar bilgisizdim ki eserin adına Wikipedia’dan baktıktan sonra esere ulaşabilmiştim. Çeviriyi hızlıca okuduktan sonra ufak bir araştırma yürüttüm. İbn Fadlan’ın serüveni beni öyle bir meraka sürüklemişti ki sıfır bilgi ile yola çıkıp kısa sürede bir şeyler yazabilecek kadar bilgi edinmiştim kendisi hakkında. Sırada bilgilerimi burada paylaşıp Dünya Bizim’de bu önemli zat hakkında olan gediği kapamak kaldı.

Tabi, benim gibi İbn Fadlan’dan yeterince haberdar olmayanlara yönelik kısa bir nesnel bilgi aktarımının akabinde ilgimi cezbeden parçaları yazarak kapıyı aralamak niyetindeyim. Kapıdan içeri girmek ancak seyahatnameyi bizzat okumak ile olacaktır ki çok ilgi çekici şeylere rastlayacaksınız.

İbn Fadlan’ın yolculuğu sıradan bir yolculuk olmadı

İbn Fadlan, 10. yüzyılda yaşamış bir din âlimi, diplomat ve seyyah. Abbasi hükümdarı Muktedir’e ulaşan M.S 920 yılında İdil Bulgarları hanı Almış Han, İslam’ı kabul eden toplumundaki bilgi açığını kapamak için mürşid talebinde bulunur. İbn Fadlan’ın meşhur seyahatinin başlangıcı ise buradadır. Devam etmeden ise bir not düşmek isterim (belki beni mi fazla heyecanlandırıyor?) bir toplumun ve hükümdarın İslam’ı kabul edip de İslam pratiğinden bu denli habersiz olmaları, fakat yine de imanlarının ardına düşmeleri garip geliyor.

Muktedir, 921 yılında hazırladığı bir kafileyi İdil Bulgarlarına gitmek üzere vazifelendiriyor. Yetkin insanların yer aldığı bu kafilede İbn Fadlan da var. Kendisi sadece bir diplomat değil, aynı zamanda saygıdeğer bir fakih. Bu yüzden onun vazifesi basit bir diplomasinin çok ötesinde, kendisi için bir “dava” niteliğinde. O, İslam’ı yaymak ve öğretmek için yola koyuluyor. Zaten onun seyahatini sıradan bir seferden ayıran da bu ruh hali ve inanç. İbn Fadlan’ın yolculuğu, yolda görecekleriyle, tecrübe edeceği hadiselerle, karşılaşacağı birbirinden farklı toplumlarla pekişecek bir manevi ve felsefi yolculuk aslında.

Detaya girmeyelim, lakin belirtelim ki İbn Fadlan’ın her durağında hissettiklerini samimiyetle kaleme alışı bizi de İslam’ın sadeliğine götürüp özüne yaklaştırıyor sanki. Aslında heyecanımı tasvir etmekte zorlanıyorum. Ama doğru cümle bu sanırım: Onun seyahati boyunca sorguladıkları ve yaşadıkları bizi kalıplaştırdığımız ve karmaşıklaştırdığımız birçok meseleden koparıp, çok daha saf, çok daha yakın bir İslam’a götürüyor. Hani bazen o kadar basit ki derdi de yorumu da… İnsan bu basitlikte kuvvetli bir iman hissediyor. Bu his İbn Fadlan’ı özel kılıyor, o seyahat günümüzdeki ikilemlerimize bile temas ediyor. Bu kadar izah edebiliyorum.

Seyahat sırasında İbn Fadlan'ın geçirdiği şoklar

İbn Fadlan’ın “Rihla” adlı seyahatnamesinde not düştüklerinden birkaç anekdot vererek devam edelim. Elbet bütünlüklü şekilde değerlendirmek ve benim hissettiklerimi –belki- hissedebilmek için tümünü okumanız gerekebilir. Rihla’dan ve öneminden biraz bahsetmek gerekirse, İbn Fadlan’ın seyahat gözlemleri ve anıları eski çağlarda başka kişilerin yaptığı alıntılardan ötürü biliniyor olsa da orijinal metin 1923’e kadar ortaya çıkmamış. Orijinal metni bulmak ise büyük araştırmacımız Zeki Velidi Togan’a nasip olmuş. 1923 yılında İran/ Meşhed’de bir kütüphanede İbn Fadlan’ın yazdığı orijinal metne ulaşan Togan, bu eser hakkında makaleler yazdığı gibi 1935 yılında Viyana Üniversitesi’nde Rihla üzerine doktora tezini yazdı ve Leipzig’de yayımladı. Bu yayının akabinde birkaç Avrupalı bilim adamı da konuya eğildi ve neticesinde eserin yazıldığı yıllarda Fadlan’ın 4000 km yol katettiği coğrafyadaki toplumlar hakkında çok mühim bilgilere ulaşıldı. Dönemin siyaset hayatından geleneklerine ve sosyal yaşantısına kadar birçok alana değinen Fadlan’ın ilginç gelecek birkaç anısını aktaralım:

Öncelikle not düşmek gerekir ki, İbn Fadlan’ın dönemin en kozmopolit coğrafyalarından olan Ortadoğu’dan ve birçok toplumu barındıran İslam topluluğundan gelmiş olmasına rağmen geçirdiği şoklar büyüktür. Bu şoklar ve sorgulamalar başlı başına medeniyetlerin etkileşimi hususunda yapılacak araştırmalara ilham olacak niteliktedir. Ayrıca bu şoklardan yola çıkarak bir kıyas yapmak gerekirse o dönemde köklü, yerleşik toplumlara sahip olan Ortadoğu coğrafyasının ve tabi ki toplumsal nizam-edep getiren (bir nevi kamu düzeni kriterlerini ortaya koyup genel ahlakın tesisini yapmaya çalışan) İslamiyet başta olmak üzere semavi dinlerin etkisi ile çok farklı medeniyetlerin ortaya çıktığı söylenebilir. İbn Fadlan’ın ait olduğu ümmetin değerleri ile yeni gördüğü bu insanların değerleri tamamen farklıydı. Dolayısıyla yaşantıları, manevi dünyaları da farklıydı. İşte bu noktada yeri gelip dehşete kapılan ve üzülen, her daim samimi bir iman penceresinden gördüklerini idrak etmeye çalışan Fadlan’ın içinden geçenlerin bugünü andırmadığını kim söyleyebilir?

"Oğuzlar doğal gereksinimden sonra bile kendilerini yıkamıyorlar. Seminal sıvının pisliğini de temizlemiyor, vücutlarını arındırmıyorlar. Özellikle kış gelince suya dokunmak istemiyorlar sanki. Oğuz komutanı, heyetimizin kendisine armağan ettiği yeni kaftanı giymek için sırtındaki işlemeli kaftanı çıkardığında, iç giysilerinin kirden çürümek üzere olduğunu gördük. Bu insanların geleneğine göre ten üstüne giyilen iç giysi eskiyip parçalanıncaya kadar üstten çıkarılmıyor.

...

Bunlar deri çadırlarda oturan göçebe insanlar. Bir süre bir yerde kalıp, sonra başka yere gidiyorlar. Yol üstünde bunlara ait çadırların her yanda kurulu olduğunu görüyoruz. Yaşayışları güç, ama kendileri de yollarını yitirmiş eşekler gibi davranıyorlar. Onları Tanrı'ya bağlayan bir dinleri yok. Mantıklarını da kullanmıyorlar. Hiç bir şeye tapmıyorlar. Başlarındakilere "bey" diyorlar, içlerinden biri Bey'e danışmak istediği zaman ona gidip, "Bey, falanca işte ne yapayım?" diye soruyor. Ne yapacağına, aralarında yaptıkları toplantıda karar veriyorlar. Ama kararı verip uygulamaya geçecekleri zaman, içlerinden en basit, en aşağılık olanları bile ortaya çıkıp, karara karşı gelebiliyor."

Fadlan’ın o zamanın Türkleri hakkında geçirdiği şoklar bunlarla sınırlı değil tabi. Zina, hırsızlık, oğlancılık gibi bazı temel ahlak kurallarına dair yaptırımları olmasına rağmen göçebe şeklinde yaşayan ve genel olarak İslam ile bağdaşması zor inanışlara sahip olan Türk boyları, Fadlan tarafından iyi biliniyor. Çünkü kendisi Başkırtlar, Peçenekler, Oğuzlar gibi birçok boyu geziyor. Bu bakımdan seyahatnamesi o günün Türklerini araştırmak için bulunmaz bir nimet.

Türk kavimlerinden birine misafir iken Kur’an okumasına dair ilginç bir anekdot da var: “Biri bana Kur’an oku, dedi. Kur’an’ı okuyunca hoşuna gitti ve tercümana eğilerek: 'Ona susmamasını ve okumaya devam etmesini söyle.' dedi. Bu adam bir gün tercüman vasıtası ile bana: 'Bu Arab'a sor aziz ve celil olan Rablerinin bir kadını var mıymış?' diye sordu. Bunu büyük bir günah telakki ederek Allah’a tövbe ve istiğfarda bulundum. O da benim gibi tövbe ve istiğfar etti. İşte Türklerin adeti böyledir, ne zaman bir Müslüman tövbe ve istiğfar etse onlar da aynı şeyi tekrarlarlar.”

İbn Fadlan'ın Ruslarla ilgili düşünceleri

Şimdi şahsen kendisine ilgi duymaya başladığım Volga Vikingleri ile (Ruslar diye geçen bir topluluk) olan münasebetinden örnekler verelim. Nitekim ilgimi cezbeden belgesel de bu anılar üzerine kurulmuştu. İslâm medeniyetinden gelen bir aydın kişinin bambaşka bir medeniyetle ve sosyal değerlerle yüzleşmesi ilginç bir tecrübe olacaktı. Biliyoruz ki İslam devleti yayılırken mücadele ettiği müşriklerden sık sık etkileşim içinde olduğu Hristiyan ve Yahudi toplumlara kadar farklı inanç sistemleri ile karşı karşıya gelmiş olsa da birçoğunun temelinde aynı öz yattığı için pratikte uyuşma olan birçok toplumsal değer vardı. Nihayetinde bu derğerlerin birçoğu tahrifata uğrasa dahi yine hakiki vahiy kaynaklara dayanıyordu. Fakat kuzeyde karşılaşılacak olan yepyeni ve bu kaynaklardan uzak bir toplum sarsıcı bir yabancılığı hissettirmekteydi. Bu sebeple İbn Fadlan’ın İskandinav kökenli toplumlarla karşılaşması daha çarpıcı: ''Ruslar, Allah'ın en pis mahluklarıdır. Büyük ve küçük tuvaletten, cünüplükten sonra yıkanmazlar; yemek yedikten sonra ellerini yıkamazlar.''

Görüldüğü gibi İslam toplumunun (sadece İslam toplumu da değil aslında, Fadlan’ın Ortadoğu’da alışık olduğu tüm köklü inanç sistemlerinin de) değerlerine asla ve asla uyuşmayan vakıalar söz konusu idi. Yüksek ahlâkı global ölçekte tesis etmeye çalışan bir dinin dava adamı olan İbn Fadlan için aynı cinsten olduğuna inanması güç olacak düzeyde bayağı bir yaşantı süren bu topluluklar kendisini derin bir tiksintiye ve üzüntüye gark etmişti. Nasıl olurdu da zinanın da ötesine geçen -alıntı maksadıyla dahi olsa yazıya koymaya hicap ettiğimiz- böyle bir sapkınlık zuhur ederdi.

''Aralarından bir reis ölürse ailesi onun cariyelerine ve kölelerine -içinizden hanginiz onunla ölmek ister?- diye sorarlar. Aralarından biri 'Ben' der. Bunu söyleyince ölmesi kesinleşir. Reisi geminin içine koyuyorlar. Kızı da gemiye koymadan önce reisin arkadaşları kızla ilişkiye giriyor ve kıza 'Efendine söyle bunu seni sevdiğim için yaptım.' diyorlar. Daha sonra töreni yöneten ihtiyar kadın cariyeyi öldürüyor ve kızı da gemiye koyuyorlar. Ayrıca bir köpek, iki at, iki inek öldürüp parçalarını gemiye atıyorlar. Sonra gemiyi yakıyorlar.”

Bu da kendisinin şahit olduğu ve konuk olduğu müddetçe derin bir dehşet ve tiksinti ile izlemesine rağmen seyirci kaldığı bir cenaze törenindendi. Bu basit alıntılar dahi yükselmekte olan İslam medeniyeti ile karşılaşılan toplumların genel ahlâka ve toplumsal adaba yaklaşımlarındaki derin uçurumu göstermektedir. Ve tekrarlamak gerekirse İbn Fadlan’ın bu manzara karşısında düştüğü hayret ve üzüntü aslında bizim hikâyemizdir.

'Doğru olduğunu bilsek, söylerdik.'

Velhasıl İbn Fadlan vazifesini başarıyla ifa eder. Karşılaştığı tüm idraki zor tablolara rağmen onun da yaymayı misyon edindiği bir hakikat vardır ve taşıdığı misyonun önemi daha da aşikar hâle gelmiştir. İdil Bulgarlarına vardığında içinde namaz kılma usulünün de yer aldığı birçok yanlış uygulama görür ve derhal düzeltir. İlginç ve beni oldukça etkileyen bir husus ise öyle veya böyle İslamiyet’i seçmiş bu toplumda kimsenin Kur’an okumayı bilmiyor olmasıdır. Fadlan, ilk iş olarak başta İhlas Sûresi (yanlış bilmiyorsam) olmak üzere Kur’an’dan parçalar öğretir. Nihayetinde ciddi bir hizmet icra etmiş olarak vazifesini tamamlar.

Ne kadar heyecanıma tercüman oldu dilim bilemiyorum. Lakin basit bir belgesel ile başlayan merakım beni bu değerli zatın hikâyesine götürdü. En azından başkaları da benzer heyecanlar yaşar diye paylaşmak istedim İbn Fadlan’ın serüvenini. Yine kendisinin anılarından trajikomik bir anekdot ile bitirelim: "İbn Fadlan bir Türk'le yan yana yolculuk ederken, Türk ona yakınmış: 'Başbuğ bizden ne istiyor? Öldürecek bizi bu soğukta! Ne istediğini bilsek, hemen verir kurtulurduk.' demiş. İbn Fadlan buna cevap olarak, ‘Bütün istediği, Allah'tan başka tanrı yoktur demeniz' diye karşılık verince, Türk gülmüş: 'Doğru olduğunu bilsek, söylerdik.'"

Not: Seyahatnameye dair bahsettiğim çeviri için: http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/37/1691/18028.pdf

Ayrıca Prof.Dr. Ramazan Şeşen tarafından yazılan ve henüz okuma fırsatı bulamadığım bir kitap da mevcut. Tavsiye edebiliriz.

Not: Başrolünde Antonio Banderas’ın oynadığı “13.Savaşçı” filmi Fadlan’ın anılarından uyarlanarak çekilmiş.

Deniz Baran yazdı

Güncelleme Tarihi: 17 Aralık 2018, 17:03
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Seyma
Seyma - 2 yıl Önce

Merhaba. Ben ibn i fadlan la ilgili michael crichton un 13.savasci adli kitabini okuyorum. Seyahatnamaden kesutler veriyor. Sorum su :bu kesitlerde ibni fadlanin da gittigi yerlerin bazilarinda zina yaptigi soyleniyor kitapta. Bunla ikgili bir bilginiz var mi?

Hasan
Hasan - 1 yıl Önce

zeki velidi togan'ın iran'ın meşhed kentinde bulduğu el yazması Risâletü İbn Fađlân fî vaśfi'r-riĥle, önceLütfi Doğan, sonra ramazan şeşen son olarak ta deniz baran cılkını çıkarmışsınız. en başında arapça er-rıhle seyahatname demek, bilgin ettiğiniz ibn fadlan basit bir katip ve yanında islam'ı öğretmek için talep edilen hocalar ve para ile iki Türk'ün rehberlik ettiği kervan yolculuğu yapan bir elçi ve tuttuğu rapor. salak birisi iki rehberine rağmen vikingleri rus diye inat edip anlatıyor..

banner19

banner13

banner20