Hülasa-i İlm-i Kelam'ı üç ayda nasıl okudum?

Bir asır önce kaleme alınmış, yaprakları ağaç kokan “Hülasa-i İlm-i Kelam”ı okurken en az onun kadar ihtiyacım olan kitap, Ferit Devellioğlu’nun Lügat’iydi.

Hülasa-i İlm-i Kelam'ı üç ayda nasıl okudum?

 

Dedem, elini beyaz ve uzun sakallarının başladığı çenesine doğru götürüp kitaba daha bir dikkatle baktı. Hafifçe de eğildi ki dikkati dağılmasın. Böylece biraz durdu. Sonra kitabı masaya bırakıp geriye doğru yaslanırken bir yandan da gözlüklerini çıkardı ve gözlerini hafifçe ovuştururken, “Artık yazılara uzun uzun bakamıyorum oğlum.” dedi. “Hele yeni yazıya hiç bakamıyorum.”

Dedemin gözünü bunca yoran yazı, 120 sene önce yazılmış bir kitaba, Cemaleddin Efendi’nin Hülasa-i İlm-i Kelam’ına ait. El yazması olan eser, Mekteb-i Mülkiye-i Şahane’nin üçüncü senesinde ders kitabı olarak okutuluyormuş ve aynı müessesenin taş baskı tezgâhında basılmış. Kitabın girişinde “müellifi” değil de “muallimi” yazdığına göre Cemaleddin Efendi’nin kitabın aynı zamanda hocası da olduğu neticesini çıkarmamız, bilmiyorum, yanlış olur mu? İbare şöyle: “Muallimi: Meclis-i Maârif Âzây-ı Kirâmından Faziletlü Cemaleddin Efendi”

Dedemle bir kelam kitabı okumanın ayrıca artısı var

İki ay kadar evvel dedemin yanına gidip bana alıştırma yapmam için eski harflerle yazılmış bir kitap vermesini rica ettiğimde, yazısı bu derece karmaşık bir eseri vereceğini tahmin etmiyordum elbette. Tabiri caizse, dedem vurmayıp öldürdü. “Bu kitabı okursan diğer yazılar çocuk oyunu gibi gelir sana.” diyor dedem. Nitekim ben de öyle düşünüyorum. Kitabın okunuşu ayrı zor, anlaşılması ayrı. Kelam kitabından bahsediyoruz, bazı kısımlar öyle okunup da geçilecek cinsten değil. Hele bazı kısımlar, üzerinde bir iki saat konuşulmadan sathî de olsa anlaşılacak gibi değil. Okunuştaki zorluksa şuradan geliyor: Rika yazının karakteristik tüm hususiyetlerini mündemiç bir el yazması olduğu için, mesela, bir sayfadaki “mukarenet” kelimesini iki sayfa sonra tekrar geldiğinde okuyamayabiliyorsunuz. Çünkü müellif, -herhâlde ruh hâline göre- hızlı hızlı yazdığı yerlerde karman çorman bir görüntü ortaya çıkarıp yavaş yazdığı yerlerdeyse daha okunaklı bir yazı ortaya çıkarmış.

Cemaleddin Efendi, Hülasa-i İlm-i Kelam
Cemaleddin Efendi, Hülasa-i İlm-i Kelam
Cemaleddin Efendi, Hülasa-i İlm-i Kelam
Cemaleddin Efendi, Hülasa-i İlm-i Kelam
Cemaleddin Efendi, Hülasa-i İlm-i Kelam

Görselleri büyütmek

için üzerini tıklayınız

Dedemle bir kelam kitabı okumanın ayrıca artısı var. “Hacı Dursun Efendi bu mevzuyu uzun uzun anlatırdı bize.” deyip girdiği küçük hatıraları ve bazı noktalara düştüğü küçük şerhleriyle kitap okumayı daha da zengin ve anlamlı hâle getiriyor. “Eskilerden” biriyle bırakın kitap okumayı, yan yana oturmanın bile çok faydası var.

Nedir bu ilm-i kelâm?

Cemaleddin Efendi, âdet olduğu üzere hamdele, salvele ve besmeleyle başlıyor kitabına. Sonra da ilmin tarifi geliyor: “Akâid-i imaniyeyi edille-i akliyye ile isbat ve akâidde de eslâf-ı ümmet ve ehl-i sünnet ve cemaat mezhebi olan tarik-i müstakimden inhiraf eden ehl-i bidati red hususlarını mutazammındır.” Alelade bir tarif değil bu. Hoca efendi, kitap boyunca yer yer göndermeler de yapacağı modernist-reformist-tevilci (o zaman bunlar henüz ufak tabii…) tayfayı bir kere en başta, daha tarifte “haklayıp” sonrasına lüzum bırakmamış oluyor. Sonrasında “73 fırka” hadisini zikredip “bir fırkası ehl-i cennet olup bâkisi nârdır.” diye bitirdikten sonra ehl-i cennet olan ehl-i sünnet ve cemaatin Maturidiyye ve Eşariyye kollarını anlatıyor.

İki büyük imamın arasındaki “ihtilaf”ın, biri diğerini bidatle itham edecek kadar derin olmadığı ve ayrılığın “bazı cüziyyât-ı mesâil-i kelamiyyede” olduğunu söyleyen müellif, bu iki imamın aslında birçok noktada buluşturulup ittifaklarının mümkün olduğu meselesine geçiyor. Mezheplerden Hanefîler’in Maturidî, Şafiîler’in Eşarî olmasını da mezhep imamlarının “usûl-ü itikadiyâtlarının” bunların reylerine muvafık olmasıyla açıklıyor. “Amelde Hanefî olanlar itikadda Maturidî ve amelde Şafiî olanlar itikadda Eşari” olmuş oluyor.

İspat, ama nasıl?

Kelam, aslında Müslüman olanların peşinen ve sorgulamadan kabul ettikleri hükümlerin akıl ile (rasyonalizm değil) ispat edilmesi olduğundan, ilim bunları pozitivizmin laboratuarına sokarak değil, İslam’ın argümanlarıyla yapmayı hedefliyor. Dolayısıyla, mesela, Allah’ın vahdaniyetinin kabul edilmesinin şart oluşunu domatesin içinden çıkan Allah yazısı veya gökyüzünde kuşların birdenbire oluşturdukları esrarengiz ism-i peygamberî gibi şeylerle değil,  Müslüman’ın kabul etmesi hâlinde her biri bir başkasını şart koşmak mecburiyetinde zincir gibi olan iman esaslarıyla ispat ediyor: “Malum ola ki tahkik-i münimin şükrü, münamün aleyh üzerine aklen vacibdir. Marifet ise şükrün mukaddimesidir. Bu surette makdur-u beşer olan vacib-i mutlak aklın mukaddimesi de vacibdir. Binaenaleyh, marifetin de aklen vacib olması lazım gelir.”

Kâinattaki bunca mevcudâtın nasıl bir kudretin eseri olabileceğini de sık sık örneklerle göstermeye çalışıyor: “Nazarımıza gayet basit görünen ufak ağaç yaprağına bakmış olsak anda bile nice esrar-ı acibe görürüz. Şöyle ki, yaprağın ortasında bir damar mümtedd olmuş ve andan etrafa nice urûk-ı kesîre intişar ve teşe’ub etmiş ve her damarında da gözle görülmeyecek dereceye kadar hesabsız damarlar çıkub iki cânibine dağılmış ve cenâb-ı hakkın anda halk buyurmuş olduğu kuvve-i câzibe ile ka’r-i arzdan mevâdd-ı gıdâiyyeyle cezb ve gıdâ her urûka dağılıyor.”

Allah’ı bilmek, ama nasıl?

Nimet verenini ve onun “zat ve sıfât-ı kemaliyyesini” tanımayanın ona hakkıyla şükredemeyeceğiyle başlayan şükür bahsinde müellif, “Hatta” diyor, “İbn-i Abbas radıyallahu anhüma hazretleri, “Vemâ halaktü’l cinne ve’l inse illâ liya’büdün (Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.) ayet-i kerimesini ‘illa liyarifun’ (ancak beni bilsinler diye) ile tefsir buyurmuşlardır.” Bu “bilmek” bahsini ince ve veciz bir ihtarla da uzatıyor: “Maazâlik, künh-ü zatını bilmek vacib değildir. Zira göz, cürm-ü şemse bihakkın nazara aciz ise akıl da cenâb-ı hakkın künhünü idrak ve ihatadan acizdir.” Bu bahsi ispat için, kitabın diğer bütün kısımlarında olduğu gibi hadisleri de delil gösteriyor.

Küçük hacmine bir sürü bahsi sığdırmış bu dolu dolu kitapta daha bir sürü başlık var ama bunların hülasası bu kadarsa asıllarını okumanın her yiğidin kârı olmayacağı da âşikâr. Her biri uzun uzun, bir bilenin dizi dibinde öğrenilmezse anlaşılamayacak olan dallı budaklı meseleleri hülasaten anlatan müellif, bazen Arap şairlerinin şiirlerine, bazen o devirde yaşamış reformist zihniyetli zevatı tekzibe ve sık sık da Fahreddin Razi ve Gazali’nin tefsir ve İhya’sına müracaat ediyor.

Okumak için nereden bulunabileceğini bilmiyorum; belki sahaflarda dahi ender tesadüf edilebilecek bir eser (iddialı olur diye bulunmaz demiyorum). Ama Osmanlı’nın son devrinde yaşamış bir âlimin kaleminden çıkmış, gayret mahsulü ve yaprakları tatlı tatlı kokan böyle bir kitabı –okumak şöyle dursun- elinde tutmak bile, antikaya kıymet yükleyen insanların takdir edeceği bir zevk.

Üniversitenin yoğunluğuydu, haftada sadece bir kere dedemin yanına gidiyor olmamdı, başka işlerin köstek oluşuydu derken ben kitabı ancak üç ayda bitirebildim. Daha kısa vakitte okusaydım bu kadar zevk alır mıydım bilmiyorum.

 

Sadullah Yıldız yazdı

Yayın Tarihi: 19 Şubat 2013 Salı 11:38 Güncelleme Tarihi: 26 Mart 2013, 11:00
banner25
YORUM EKLE

banner26