Hülagü'nün yanında ilim âşığı bir âlim

Yetkinlik kavramı ve İslam düşünce tarihinde üzerine söylenenler hakkında Dr. Osman Mutluel’in 'İslam Düşüncesinde Yetkinlik Kavramı ve İnsanın Yetkinleşmesi' adlı çalışması, bu ve bundan fazlasını kuramsal olarak İslam tarihi geçmişindeki ulema nezdinde toparlayıcı özellikte bir kitap. Sadullah Yıldız yazdı..

Hülagü'nün yanında ilim âşığı bir âlim

https://www.ktpkitabevi.com/urun/yetkinlik-kavrami-ve-insanin-yetkinlesmesi-114100041Bir şeye yetkin/yeterli olmak nedir, kimler yetkindir ve hangi alanlarda yetkinlik insan için mümkündür? Peygamber efendimize göre yetkinlik skalası neydi? Yetkinlik kavramı ve İslam düşünce tarihinde üzerine söylenenler hakkında Dr. Osman Mutluel’in Ötüken Yayınları’ndan çıkan “İslam Düşüncesinde Yetkinlik Kavramı ve İnsanın Yetkinleşmesi” adlı çalışması bu ve bundan fazlasını kuramsal olarak İslam tarihi geçmişindeki ulema nezdinde toparlayıcı özellikte bir kitap.

Esasen sadece konunun ilgililerinin eğileceği kadar ihtisasî bir dili ve kapsamı olan kitapta popüler olana alaka duyan okuyucu için fakir bir ortam varsa da, bu alanın ilgilisi feylesof erbabı için o kadar zevkli. Bu bakımdan eserin akademik dilinin, muhatap kitlesini de kasıtlı olarak kısıtladığını söylemek mümkün.

Nitelik bakımından kendinin üstünde bir şey düşünülmemesi hâli, her bakımdan en üstte olma” şeklinde tarifini alıntıladığı “yetkinlik” mefhumu için müellif, giriş bölümünde kavramsal farklılıkları da içeren değişik tariflere farklı açılardan baktıktan sonra Antik döneme de değiniyor. Sonrasında ise eserin merkezine, İslam filozoflarının gözünde kavramın evrilişine geçiyoruz: Kindî, Farabî, İbn Sina, Gazalî ve başka diğer büyük Müslüman filozoflar.

Descartes var olmayı düşünmeye bağlıyordu, Tusî yetkinliği düşünceye

Nasıruddin Tusî’de yetkinlik, varlığın/insanın yetkinleşmesi için hem ona has hem de diğer varlıklardan farklı olan bir özelliğinin olması gerek: “Bu özellik o varlıkta ancak en üst seviyede bulunduğu zaman o varlığın yetkinliğinden bahsedilebilir. Örneğin, delip geçme ve pürüzsüz kesme bir kılıcın özelliği, biniciye itaat etme ve hızlı koşma bir atın özelliğidir ki bu özellikleri itibariyle başka şeylerin onlara ortak olmaları düşünülemez.” Her ne kadar balta da kesiyor ve eşek de yük taşıyorsa da Tusî’ye göre bir şeyin yetkinliği, kendisinin özelliğinin onda tam olarak ortaya çıkması ve eksikliğinin de mezkûr özelliğin yetersiz kalmasından kaynaklanıyor. Yani kılıcın kılıçlığı, onu diğer demirlerden ayıran kesme özelliğini taşıdığı süreyle mahdut. Bu neyi belirler peki?

Tusî’ye göre insanın yetkinliği, canlı/cansız başka birçok varlığın özelliğini de üzerinde taşıyor oluşundan ayrı bir şey: “Çünkü bir canlının yetkinliği, sadece kendine has olan özelliklerini en üst derecede kullanması ile ortaya çıkan bir özelliktir. İşte Tusî’ye göre insanın yetkinliğinin ortaya çıkışı, kendine has olan ‘düşünme’ özelliğini en üst derecede kullanması ve düşünememe gibi bir noksanlığının bulunmaması ile ortaya çıkar.” Descartes var olmayı düşünmeye bağlıyordu, Tusî yetkinliği düşünceye.

Yazarın inceleme konusundaki Tusî’ye ait felsefî muhtevalı görüşlerinden başka onun hakkındaki dipnotlar dikkatimi çekti daha çok. Evvela kısa bir tanıtım: Felsefenin hâlâ en çok referans verilen sütunlarından biri olan bu dev isim, Türkmenistan’daki Tus şehrinde doğmuş ve ilköğrenimini babasından almış. Sonra matematik, astronomi, felsefe, kelam, tıp ve başka ilimlerin de yoğrulduğu yoğun bir öğrenim devri.

Devlet çatısı altında vazife alan Tusî, astronomiye dair bilgi ve ilgisinden dolayı müneccimlik yapadurmuş ama bu esnada Abbasî Sultanı Mutasım’la mektuplaşması faş olduğundan cezalandırılmış, kötü şöhretiyle bildiğimiz Alamut’a sürgün edilmiş. Tusî’nin dönüşü, bir iktidar kavgasından muzaffer olarak çıkan Hülagü’nün (bildiğimiz, nehirleri mavi ve siyah akıtan, kütüphane yıkan Hülagü) danışmanı olmasıyladır ve Bağdat, Hülagü tarafından zaptedilirken de Tusî onun yanındadır.

Tusî’nin Hülagü’nün yanında olmasını neyle açıklamak lazım?

Peki Tusî nasıl olur da Hülagü’nün yanındadır? Artık bir nevi efsaneleşmiş haklı bir kötü şöhreti olan ve zulümleri bugün okunurken bile fantastik öyküymüşçesine hissettiren Hülagü Han’ın yanında, onun yağma ve katliamına ses çıkarmayan bir İslam âlimi. Bu manzara çok da yabancı değil ama hiçbir zaman da garipsenmekten kurtulamayan bir ikilem. Kadim zamanlarda İslam âlimlerinin başı daima selâtinle dertteymiş zaten. Kırbaçlanan Ahmed bin Hanbel’ler, güzide eseri Minhâcü’l-Kâsıdîn’in nerdeyse her konu başlığında mevzuyu sultanların günah ve belalarına getirip cümlesini yerden yere vuran İbnü’l-Cevzi’ler… Örnekler saymakla tükenmeyecekken Tusî’nin bu tavrını neyle açıklamak lazım?

Osman hocaya göre Tusî asıl ününü 1259 yılında Azerbaycan’daki Merağa Rasathanesi’ni kurmakla kazanmış. Bunun hikâyesi ise enteresan: “Hülagü’nün haberi olmadan sarayın çatısında kazan yuvarlatmış, kazanın çıkardığı gürültü sonucu Hülagü büyük bir korkuya kapılıp yerinden fırlarken o korkmamış ve ‘Korkma, kazanı ben yuvarlattım. Gördüğün gibi olayı önceden bildiğim için korkmadım.’ diyerek, aynı mantıkla, bir rasathane kuracak olurlarsa yıldızlara bakıp meydana gelecek semavî hadiseleri önceden bilmelerinin mümkün olduğunu söylemiş.” Böylece Hülagü rasathane kurmak için ikna olmuş.

İslam medeniyetinin en nefis eserlerinden ve yüzlerce âlimin yetişmesine vesile olan Merağa’nın kısa hikâyesi böyle. Tusî de 1259’dan 1274’teki vefatına kadar rasathaneden hiç ayrılmamış ve sürekli ilimle meşgul olmuş. Bu süre zarfınca devlet erkanı tarafından rahatsız edilmek şöyle dursun, destek dahi almış. Osman hoca, “filozofumuzun Moğol hükümdarının yanında yer almasının ve onun savaşlarda yaptığı zulüm ve talana karşı sessiz kalmasının altında, hayalindeki rasathaneyi kurabilmek olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır” diyor.

Hülagü’yü, devrin bilim adamlarını Merağa’ya toplamak için de ikna etmiş

Merağa’yı yalnızca sıradan bir rasathane olarak da inşa et(tir)memiş Tusî; “o zamana kadar rasathanelerde kullanılan araç gereçleri temin etmesinin yanında, o güne kadar kullanılmayan yenilerini de icat ederek” rasathaneyi modernleştirmiş. Büyük âlimin tek yaptığı bu da değil. Astronomi ilminde kullanılacak mekaniğe getirdiği yeniliğin yanında bir de işletmeye dair inceliği Osman Mutluel aktarıyor: “Rasathanenin giderleri ile burada çalışacak bilim insanlarının maaş ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayacak olan vakıf sistemini hayata geçirmesi de işletmeye dair bir yeniliktir. Tusî, Hülagü’den aldığı topraklardan elde edilecek gelirlerin tümünü rasathane giderlerinde kullanılmak üzere vakfetmişti.”

Diğer rasathanelerden farklı olarak da Tusî, Merağa’ya büyük bir kütüphane kurmuş. Hülagü Han’ın askerleri Bağdat’ı talan edip taş taş üstünde bırakmazken oradan kurtardığı 400 bin ciltlik büyük bir kitap hazinesini buraya getirmiş ve ulemanın hizmetine sunmuş. Sonrasında Hülagü’yü, devrin bilim adamlarını Merağa’ya toplamak için ikna etmiş ve çıkarılan emirnameyle o zamanın tıp, matematik, felsefe, astronomi ve dinî ilimler sahasından birçok âlim Merağa’da toplanmış. Tusî’nin vefatına kadar ve ondan da sonra devam eden kesintisiz bir ilim ışığı yanmış Merağa’da.

Herhangi bir olguya karşı tavrımız, onun tarihin tozlu sayfaları arasında oluşu veya bugün yaşanması durumlarının ikisinde birden aynı şekilde olmuyor. Henüz dumanı üzerinde bazı vakalar, tarihteki Tusî ve Hülagü örnekleriyle birebir örtüşecek kadar benzeşiyorlar ama bu olayları yargılarken tek ihtiyacımız olan biraz daha insaf, merhamet, izan ve soğukkanlılık.

Sadullah Yıldız, geçmiş bütün ulemamıza minnet ile yazdı

Yayın Tarihi: 09 Mayıs 2014 Cuma 12:12 Güncelleme Tarihi: 20 Aralık 2018, 15:54
banner25
YORUM EKLE