Hırsız Batı veya Tarihin Hırsızlığı

''Batı, kendi hırsızlığını/sirkatini, şecaat sadedinde söylemektedir. Bu husus, postmodernizmin şekil değiştirerek, ölmekte olan modernizmin yerine geçmesi gibi bir şeydir. Batı’nın eleştirisi Doğu’yu güçlendirmek yerine; Batı’nın el çabukluğunu meşrulaştırmaktadır.'' Kamil Yeşil, Jack Goody'nin 'Tarih Hırsızlığı' kitabı üzerine yazdı.

Hırsız Batı veya Tarihin Hırsızlığı

"Grek" kelimesi mecazi olarak "fripon, escroc” (hilekâr, hırsız, dolandırıcı) anlamına gelir (Grand Dictionnaire). Fransızca Larousse'da da aynı anlam yazılıdır (Larousse du XX. Siela, 1930 baskısı, 3. Cilt, s. 867). Bu anlam Yunan ruhunu yaraladığı için II. Dünya Savaşı'ndan sonra, Yunan hükümetinin başvurusu üzerine "Grek" kelimesinde düzeltme yapılmıştır. Artık Grek yerine Yunanlılara "Hellen" denilmektedir.

Kelimenin bu anlamı yüklenmesi ile mitolojide Promete’nin Olimpos dağından ateşi çalması arasında bir ilgi var. Rivayetlerden birine göre Promete, bir asanın ucunu içe doğru deler ve o deliğe bir köz/kor parçası sıkıştırır. Böylece ateşi çalarak Zeus’tan intikam almış olur.

Mitolojik de olsa Tanrıları hırsızlık yapan ve bununla övünen bir kültürden bahsediyoruz. Batı uygarlığının üç temel direğinden biri olan Yunan kültürü; felsefe ve edebiyat yolu ile halkı Hristiyan ve hukuku Roma olan bütün milletlere yayılmıştır. Onlar da kültürlerinin kaynağını böyle bilir.

Geçmiş övünç vesilesi olduğu kadar hesaba çekilme vesilesidir de. Bir Molla Kasım çıkar ve saçın ak mı kara mı olduğunu ortaya döker. Batı’nın Eski Yunan’dan tevarüs ettiği hırsızlığı modern tarihyazıcılar eliyle resmileştirdiğini, bütün dünyaya yaydığını söyleyen bir antrpolog Jack Goody.

Yazar, buraya kadar anlatmaya çalıştığımız hususu kitabına ad koşmuş: Tarih Hırsızlığı.

G. M. James de benzer bir konuyu Kuzey Afrika ve Mısır örneğinden hareketle işlemiş ve o da kitabının adını “Çalınmış Miras” koymuştu. Ortak noktaları hırsızlık olan bu eserler Doğu’ya hakkını teslim etmek niyetiyle yazılmış. Siyah halkları medeniyet dışı halklar olarak damgalayan Batı emperyal tarihçilerinin aksine Batı uygarlığının bilimsel, sosyal, tarihsel, felsefi, teolojik, ahlaki oluşum ve gelişiminin temellerini atan Doğu ve Afrika gerçeğini dile getiriyor bu eserler. Ne var ki bu birikim Afrika’nın yer altı ve yer üstü zenginliklerinde olduğu gibi çalınmıştır.

Batı’nın hırsızlığı, kurumlar ve değerlere kadar uzanıyor

Konumuz hırsızlık ise bunu işleyen bir hırsız vardır. O da Batı, Batılı tarihyazıcıları. Nereden çalmışlar? Doğu’dan. Ne çalmışlar? Şunları: Zaman ve Mekânı.

Zamanı çalmışlar ve bunu dönemselleştirmişler. Bir “Antikçağ” icat etmişler. Alfabe’yi çalmışlar. Asya’ya despot demişler ve bunun karşılığı olarak çalıntı demokrasiyi kendilerine mal etmişler. Türkiye’de “sultanın ordusu”nun, köylüleri köle olarak kullandığını yazmışlar. Önce “geri kalmış” demişler, sonra da geriliğimize bizden sebep bulmuşlar. Durağan toplummuşuz onlara göre.

Jack Goody, bundan sonra Rönesans Avrupa'sının; bilimi, yönetim şekli olarak demokrasiyi ve üretim ilişkilerinin sonucu ortaya çıkan burjuvaziyi ve hukuku nasıl çaldığına getiriyor sözü. En büyük hırsızlar Needham, Elias ve Braudel. "Uygarlık" hırsızları bunlar. Braudel "Kapitalizm" hırsızı.

Hırsızlık, kurumlar ve değerlere kadar uzanıyor. Üniversite hırsızlığı ve hümanizma hırsızlığının nasıl yapıldığını öğreniyoruz. İslam'da eğitim meselesine eğiliyor yazar. Demokrasi, bireycilik, sekülerleşme, eşitlik, özgürlük gibi değerlerin Batı tarafından icat edilmediğini, sadece isimlendirildiğini ve bu isimlendirilmenin temellük olarak anlatılmasını eleştiriyor. O kadar ki Batı; hayırseverlik ve duygular üzerinde hak iddia ediyor. Oysa Batı bir aşk hırsızı.

Saat bilinci ve haritalar icat etti ve bunun için zamanı çaldı

Jack Goody’nin “Tarih Hırsızlığı” olarak nitelediği durumun ayrıntılarına girdiğimizde şunları görüyoruz:

Batı, demokrasi veya özgürlük gibi etkinlikleri veya değerleri icat etmiş olmak iddiasında. Bu, tarihe, yukarıdan aşağıya bakmak (veya bugünden geriye) demektir. Gerek zamanın gerekse de mekânın halihazırdaki boyutları Batı tarafından kurulmuştur. Ve bunun adı “zaman hırsızlığı”dır. Batı, tüm dünyaya yayılmak, coğrafyanın yanı sıra zamansal çerçeveyi de vermek için saat bilinci ve haritalar icat etti ve bunun için zamanı çaldı. Halbuki “sözlü kültürlerde zaman, güneşin gece ve gündüz içinde günlük ilerlemesi, gökyüzündeki konumu, ayın evreleri, mevsimlerin geçişi gibi doğal olaylara göre hesaplanırdı.”

Geçmişte zamanın hesaplanışını Batı kendine mal etmiştir. Tarihin dayandığı yıllar, İsa'nın doğumundan [Milat] önce ve sonraya göre ölçülür. Hicret'le, İbrani veya Çin Yeni Yılı'yla ilişkili diğer takvimlerin kabulü, tarihsel araştırmaların ve uluslararası kullanımın marjinal alanına itilmiştir. Bu zaman hırsızlığıdır; yine yazılı kültürlerin kavramları olan yüzyıl ve binyıl adlandırmaları da hırsızlıktır.” Çünkü sömürge ilişkileri “Hıristiyan takviminin on yılları, yüzyılları ve binyılları aracılığıyla kurulur.” Oysa “Merkezin yanı sıra, Doğu'nun aklında da çoğu zaman başka binyıllar vardır.”

Zamanı sadece yüzyıl olarak değil yıl, ay ve haftalar olarak da çalan Batı aslında keyfi bir bölünme yapmaktadır.

Okuryazar toplumlarda zamanı hesaplamanın farklı yöntemlerinin hepsi esasen dini bir çerçeveye sahiptir ve referans noktası olarak peygamberin, kurtarıcının yaşamını veya dünyanın yaratılışını kullanır. Pazar gününün tatil günü olduğu yedi günlük haftanın yanı sıra Noel, Paskalya, Cadılar Bayramı gibi yıllık bayramlar da artık uluslararasıdır.” Bu, Batılı olmayan diğer kültürlerin ve özellikle Müslümanın zamanını çalmak demektir. "9.00-17.00 arasındaki işleyiş aslında bir ‘tiranlık’tır, ‘ücret köleliği’dir.

Zamanın bölümlenmesinin daha genel bir yönü daha vardır ki, O da Batılı zaman algısının çizgisel, Doğulununsa döngüsel olarak nitelenmesidir. “Benim görüşüme göre” diyor yazar; “bu tanım, kültürleri ve potansiyellerini mutlak, kategorik, hatta özcü tarzda bir aşırı genelleştirmenin ürünüdür.”

Mekân kavramı da Avrupa'da yapılan tanımlardan yola çıkmıştır. Mekân üzerinde hâkimiyet kurma açgözlülüğüyle, Avrupa'nın İslam'a ve Yahudiliğe mensup halklarla olan ilişkilerinin tarihine, Avrupa'yı Hıristiyanlık açısından tanımlamak için resmi bir girişimde bulundular.” Batı kadim kutsal mekanların yanına, kendi kutsal mekanlarını koymuş ve mekanı çalmıştır.

Aslında Persler, Yunanlar kadar "uygar"dılar

Tarihin ve ilerlemenin çizgisel olduğu iddiasının salt Avrupa’ya bağlanamayacağını söyleyen Goody’e göre, “çizgisellik zaten mevcuttu; yaşam çizgisel biçimde ilerliyor; aylar ve yıllar döngüsel olarak hareket ediyormuş gibi görülmekle birlikte, bunun nedeni büyük ölçüde zamanın geçişini hesaplamak için elde yazılı bir şemanın olmamasıdır.” İlerleme sadece maddi değildir, bazı toplumlarda temel ilerleme biçimi manevidir buna göre. Batı’nın bir gerileme evresinden geçtiği söylenmelidir. Oysa Batı tarihçileri dünya tarihini sadece Batı Avrupa'da gerçekleşen olaylarla doğrulanan bir aşamalar silsilesi olarak anlamakta ve böyle anlaşılmasını istemektedir.

Antikçağ’ın bazıları tarafından, "polis"in, "demokrasi"nin ve hukukun hâkimiyetinin başlangıcı olarak kabul edilmesini reddediyor Goody. Grekler, bugünkü alfabeyi Hint-Avrupa dilinden hareketle geliştirmişlerdir. Batı Avrupa'nın tarih hırsızlığı, feodalizm ve Rönesans aracılığıyla kapitalizme az çok düz bir çizgi halinde ilerleyen arkaik toplum ve antikçağ kavramlarıyla başlamıştır. Aslında Persler, Yunanlar kadar "uygar"dılar. Alfabe’nin de çalıntı olduğunu söyleyen Goody’e göre Mısır’da, Hint’te, Çin’de temel iletişim aracı olarak alfabe zaten vardı. Yazar, kitabında ayrıca, demokrasi, özgürlük, eşitlik, insanseverlik, hayırseverlik gibi değerlerin rüşeym olarak Afrika, Hint ve Çin’de olduğunu söyleyerek örnekler de veriyor. Avrupa’nın kendi uydurduğu “Asyalı Despotizmi” kavramı ile bu gerçeği örttüğünü söyledikten sonra şöyle diyor: Çünkü “Onlar Müslümandı. Avrupa'nın gözünde Türkiye, genel olarak, özellikle de 17. yüzyıldan sonra, entelektüeller tarafından bile despotik olarak görüldü. Machiavelli, Hükümdar’ında Osmanlı sarayının uyruklarını, tek bir efendinin hükmü altında yaşayan ve onun kullarıyla hizmetkârlarından oluşan bir kitle olarak tanımladı.” diyerek bunun kaynağını işaret eder.

Tarih hırsızları “Türkiye'de özel mülkiyetin yokluğunu iddia ediyorlar ve buna inanıyorlar. Şark despotizmi kavramını icat ediyorlar. Nasıl ki antikçağda Persler Yunanların gözünde Doğu despotizmini temsil ediyorduysa, Türkiye de yeniçağ başlarında Şark despotizminin örneği haline geldi. Oysa bu coğrafyadaki kültürlerin tümü, Yakındoğu'nun Bereketli Hilal'inden Çin'e kadar uzanan ve antikçağdan itibaren Avrupa'da ki gelişmelerinin temelini oluşturan bronz çağı uygarlıklarının varisleriydi.” “Köylüler başka yerlerdekine benzer bir statüye sahiplerdi ve imparatorun köleleri değillerdi. Daha da önemlisi, sözde despotik yönetim özel teşebbüs de dahil ticareti teşvik etti ve özellikle ipekli, kâğıt (bu ikisi için aynı zamanda üretimi de) ve baharat ticaretinde merkantil bir ekonominin gelişmesini yüreklendirdi.

Avrupalı görüşte Osmanlı başarıları kimi zaman "bağımlılık kuramı" ile yorumlanmıştır; bu kuram onları kendi başlarına bir seri sanayii kuramayan "üçüncü sınıf üretici" olarak görür, bu durum Türklerin dağınıklık veya yetersizliklerinin kanıtı olamaz. Dolayısıyla, "ödünç alma" Türklere özgü bir imtiyaz değildi ve Avrupalılar da yeri geldiğinde işgücü "kiralıyorlardı."

Özetle, hümanizma ve insani davranış kavramı etrafında odaklanan bir dizi değer üzerinde Batı hak iddia etmiştir.

Çalınan aşk: Avrupalıların duygular üzerindeki hak iddiaları

Avrupa sadece kendine özgü olduğunu söyleyerek, çok değer verilen belirli kurum ve değerler üzerinde hak iddia etmekle kalmamış, aynı şeyi bazı duygular, özellikle aşk konusunda da yapmıştır. Bazı aşk biçimleri, kimi zaman aşk düşüncesinin kendisi tamamen Batılı bir hadise olarak görülmüştür.

Modern aile üzerine yazan tarihçiler, aşk ilişkilerinin benzersizliği kavramını, kapitalizmin büyümesinde büyük ailelerden küçüklere doğru demografik geçişle ve ailenin rolüyle bağlantılı ev yaşamının belirli özelliklerini açıklamakta kullanmışlardır. Bazı sosyologlar aileyi modernleşmenin, özellikle duygusal yaşamın modernleşmesinin anahtarı olarak görmüşlerdir.

Duyguların üzerine ipotek koyan Batı’ya şu sözlerle haddini bildiriyor Goddy: “Endülüs'ün Müslüman sarayları, aşk şiiri yazılması ve okunmasında önemli merkezler olan İspanya'nın geri kalanıyla aynı geleneğin parçasıydı. Aşk sanatı hakkında bir şiir olan (kimi zaman alegorik şekilde yorumlanan) Tavkü'l-Hamame'nin (Güvercin Gerdanlığı, 1022) yazarı ünlü şair İbn Hazm, bu geleneğin bir temsilcisiydi. Elbette İslam âleminin her yerinde yazılan, Somali yarımadası kadar ücra bölgeleri bile etkileyen pek çok aşk şiiri vardı. Fakat Güney İspanya'da bu gelenek yalnız erkekler değil, kadınlar arasında da güçlüydü. Bu kadınların en tanınmışlarından biri, Halife'nin kızı olan ve Kurtuba'da bir edebiyat salonu oluşturan Vallada'ydı. Endülüs'te bazı Yahudi kadınlar bile aynı üslupta aşk şiirleri yazmaya giriştiler.”

Batılılar bugün çoğu zaman örtünen kadın imgeleri, çokeşlilik ve kız çocukların okula gitmesinin pek teşvik edilmediği bilgisinin etkisi altındadır.”

Akdeniz bölgesinde örtünme, tıpkı Rönesans İtalya'sı veya Victoria Avrupa'sında olduğu gibi toplumsal konuma dayanıyordu. Hükümdar haremleri bir yana, özel koşullarda, örneğin bir vâris sağlamak amacıyla yapılan çokeşli evlilikler, evliliklerin yüzde 5'ini bile bulmayan küçük bir azınlığı oluşturuyordu. Bu çokeşlilikte, VIII. Henry'nin çok bilinen evlilik silsilesiyle büyük benzerlikler vardır.” Cariyelik ve evlilik dışı ilişkiler gibi çokeşliliğe benzer diğer uygulamalar, Avrupa halkları arasında da yaygındır.

Bir toplumsal öğreti olarak aşka ilginin, İslam'da çok erken dönemlerinde mistik tarikatlarla doğduğu söylenebilir. Endülüslü tasavvuf şairi İbn Arabi'nin Tercümanü'l-Eşvak adlı eseri Nizam'a adanmıştır ve İlahi Komedya’da bu ilişki Dante ve Beatrice arasındakiyle karşılaştırılmıştır. Sanatı kendi başına Greklerin icat etmesi gibi bir şey olamaz. Söz gelimi, Yunanistan'ın yuvarlak sütunları Mısır'dan geldi.” Bütün bu tespitlere rağmen Batı’nın bu bakış açısına teslim olmalı mıyız? Hayır! Batı, kendi hırsızlığını/sirkatini, şecaat sadedinde söylemektedir. Bu husus, postmodernizmin şekil değiştirerek, ölmekte olan modernizmin yerine geçmesi gibi bir şeydir. Batı’nın eleştirisi Doğu’yu güçlendirmek yerine; Batı’nın el çabukluğunu meşrulaştırmaktadır. Çin örneğinde olduğu gibi Batı sık sık uyarılmakta ve Çin dikkatlere sunulmaktadır ki bu “Asya’dır ve fakat “İslam” değildir.

Bütün mesele şu:

Bize göre bir Doğulunun yazması gereken kitabı bir Batılı yazmış. Bu eser yeni bir “tarih hırsızlığını” ortaya koyarsa misyonunu tamamlamış demektir.

Jack Goody, Tarih Hırsızlığı, T. İş Bankası Yayınları

 

Kâmil Yeşil

Güncelleme Tarihi: 10 Mart 2018, 14:49
banner12
YORUM EKLE

banner19