Hindistan'dan gelmiş Karaçililer!

Makamat gibi muhteşem bir eserin müellifi Suruçluymuş. Ve Suruç'ta doğruysa eğer susuzluk bitmemiş.

Hindistan'dan gelmiş Karaçililer!

Temmuz ayı yollarında/ Ateş soluyan bir koca “Dev”/ Rüzgar alev alev!Şurada toprak/ Mermergibi ak,/ Öteden kan kırmızı Ninelerin saçları, gelinlerin avuçları gibi…/ Kızarmış yaya toprak,/ Kına toprak, ana toprak!

Sağnak sağnak ateş yağıyor göklerden,/ Koca bir fırın Suruç Ovası…/ Yer yer/ Acaip toprak yığınları: Köyler…/ Köyler ki omuzlarında yüzyılların yası/ Ve yüzyılların gerisinde yaşarlar" Halide Nusret Zorlutuna

Bu şehrin ne bir kalesi, ne bir hanı, hamamı, tarihi bir camisi –var ama pek de eski değil-, bir kilisesi, bir havrası yok ise eğer, orda durup düşünmek lazım gelir. Hem de kara kara düşünmek gerekir, değil mi dostlar…  

Karaçililer

Bazen bu konularla ilgi olarak düşündüğümde, başıma cinlerin üşüştüğünü de hissetmiyor değilim.  Neredeyse küçük bir kasabanın bile var olduğu düşünülen tarihi, şunu bunu arkeolojik kazılara, kültürel çalışmalara, konferanslara konu olurken, orası için nice çabalar sarfedilirken Suruç neden es geçilir? Yoksa diyorum kendi kendime, daha oraya sıra gelmedi mi, ya da başka nedenler mi var acep!!! Kestirmeden gitmeyi sevmem ama, bana öyle geliyor. Burada siyasi bir irade engel teşkil ediyor. Bu iş onlarca yıldır halledilmez miydi yoksa?! Neyse büyüklerin demek ki bir bildikleri var.(!) 

Bu vesileyle, ne Suruç’un sıradan, hüday-ı nabit gibi bir şekilde yerde bitmiş herhangi bir bitki gibi olduğunu belirtelim, ne de tarih boyunda hiçbir önemi olmamasına rağmen, sonradan talihinin yüzüne gülmesiyle şişim, şişim şişip arz-ı endam edip beton yığınlarından ibaret kıyamet alemeti türünden bir şehir olduğunu vurgulayalım! Yine şairemizin dediği gibi eskiden olduğu gibi şimdi de bizler için “ana topraktır, kına topraktır…” O bizler için vatandır, bağrında umutlarımızın yattığı ana kucağıdır, vesselam…  

Gerçi Suruç, umutlarımızı kırarcasına, geçmişimizi hatırladıkça iç geçirdiğimiz ender diyarlardan biridir. Şu anki durumuna bakıp, kesin bir karar vermeye çalışırsak Suruç’u tanımamış oluruz. Sadece olayın bir vechesine bakmış oluruz. O da şöyle olur; Uzak geçmişinin bir medeniyet içre güzellikleri ve günümüze yansıyan halinin tel tel dökülüşü! Evet, bu bir hakikat. Ama gerçeğin tam kendisi değil ki!

Mazideki Suruç

Mazideki Suruç kitabının mazisi

Bu kadar laf-ı güzaf’tan sonra, sevgili ağabeyimiz Abdülkadir İkbal’in değerli bir çalışması olan “Mazideki Suruç” adlı eserine dönebiliriz. Bu eser, adı geçen müellif tarafından 2000’li yılların başlarında “Yaşadığım Bir Suruç Vardı” adıyla ve kendi kıt imkânlarıyla basılmıştı. Ve sanırım hiç kimsenin ilgisini pek çekmemişti. Benim şahsen bu kitaptan haberim ne bir gazetenin kültür sanat sayfasında, ne herhangi bir tv’nin kitap tanıtım programında ve ne de o günler pek yaygın olmayan herhangi bir internet sitesinde! Belki 2002’nin o çok mu çok sıcak kavurucu yaz sıcaklarında kalkıp Suruç’a gitmeseydim ve otuz-kırk yıllık baba dostum bir ailenin ferdi, değerli ağabeyim kitapçı Vakkas Durmaz’ın Uzun Çarşı’da zamana karşı duran dükkanına uğramayıp, ikram edilen bir yudum çayı içmeyip ve en sonunda da arkamda uzayıp duran mahzun bakışlı kitap rafına göz gerdirmeseydim; “Yaşadığım Bir Suruç Vardı” adlı eseri, belki bugüne kadar okuyamayacaktım! Sordum, ‘satılıyor mu?’ diye. Pek ilgi görmediğini, haliyle de satılmadığını söyledi. Zaten o kitabı görenler Suruç’u doya doya yaşıyorlardı, bu bir. İkincisi ise; Vakkas ağabeyin satış stratejisi de bence en önemli etkendi…  

Emniyette dergi çıkarmak isteyen İslamcı Suruçlu! 

İşte o kitaptan iki-üç adet aldım. Birisini kitabın şu anki yayıncısı Süleyman Çevik’e verdim. Sağolsun ilgilenmişti. Zaten İkbal ağabeyi de tanıyordu. Süleyman bey, o dönem özellikle de Güney Doğu illerini kapsayıcı kitap çalışmalarına başlamışlardı. Bu kitabın yayım işini ise, bir-iki yıl önce kararlaştırmışlardı. Bana yayıncısı olan arkadaş söylemişti. Kitabın bilgisayar çıkışlarını alıp evde hem okuyup, çeşitli noktalarını düzeltme yoluna gitmiş –tabii ki metne sadık kalarak- ve hem de konuları itibarıyla kitabın kenarına aldığım notları düşmüştüm; yani eskilerin tabiriyle ‘derkenar’ eylemiştim! Ama basımı biraz uzun sürdü. Belki de maddiyat meselesi. Ben de uzun bir dönem kıyısından köşesinde kitap işinde çalıştığımdan, yayıncılığın kırılgan ve zahmetli bir iş olduğunu bilirim. Tabii ki dergiciliğin de. Şimdi hatırladım. 1987 yılında Antep’te çıkarmayı düşündüğümüz bir dergiden dolayı Antep Emniyeti’ndeki polis amcaları ancak iki ayda aşabilmiştim, dergi çıkarmak anayasal hakkımız olmasına rağmen… 

Orada da sorun derginin kendisi değil sadece. Sorun birazda Suruçlu ve İslamcı oluşumla alakalıydı. Üstüne üstlük, kazık derecesinde maddi bir külfette yüklenince, derginin basımını Konya’da, tanıtım işini ise, her şeyin başkenti olan İstanbul’da gerçekleştirmiştik… Polis diretiyordu. “Madem çıkarmaya niyetlisin, git Suruç’ta ya da Urfa’da çıkar. Sana burada o hakkı tanımayız” diye. Amma sonunda mağlup oldular. Allah’tan başka güvencesi olmayan bir Suruçlu olarak ayak direttim ve beni başlarından bela kabilinden gördükleri için, izin verip kurtuldular! Fakat bizde ancak 5-6 sayılık para bulabildiğimizden dergiyi, 5-6 sayı sonra kapatmış olduk. Sadece, emniyete bir Suruçlu olarak, iki-üç gün yük olmuş, o dönemin şartlarında bir nevi sessiz direniş örneği sergileyerek Suruçlu olduğumu, serbest ama, esaslı bir halk siyasetinin kalbinden çıkıp geldiğimi, ovanın eli bükülmez ve satın alın(a)maz bir insanı olduğumu, bu vesileyle ilan etmiş oldum belki de… 

Suruç

Susuzluk Suruç'un kaderi mi?

Mazideki Suruç adlı kitabı, bir çırpıda eskiden aldığım notlarla birlikte okudum. Şu anda kitap elimin altında bir başvuru kitabı olarak duruyor. Uzun bir müddette duracağa benziyor. Kitapta neler yok ki, unuttuğumuz değerler, insan ilişkileri, onlarca yıldır izlerini kaybettiğimiz akrabalar, yakın dostlarımız, teyzelerimiz, dayılarımız, amcalarımız, aşiretimiz; kısacası kendilerinden bir şeyler aldığımız, bizi biz yapan değerleri, cömertçe bizlere sunan büyüklerimiz. Dindarlıklarına gıpta ile baktığımız insanlar, birde onun yanında dini sadece şekilsellikten ibaret sananlar… Dertler, ızdıraplar, elemler ve en önemlisi de bir zamanlar çevremizde ondan başka bolluk ve bereket kaynağı olmadığına şahadet ettiğimiz su… Şimdi ise yaklaşık otuz yıldır hasreti çekilen su, yine hasreti çekilesi bir imtihan vesilesi olarak karşımızda durmaktadır. Adeta, nüfusu on binleri bulan bir halkın sınanma noktası… Su bolluktur, berekettir, hayat kaynağıdır, medeniyetin menba’ıdır, bolluğun, bereketin adıdır, şanıdır. Velhasıl her şeyidir. Şehirlinin de, köylünün de belini doğrultan, ya da onları iki büklüm eden bir olgudur; aynen Suruç ve Suruçlu’nun özelinde olduğu gibi… Buna rağmen devlet babanın onlarca yıllık politikası pek değişmemiş, her gelen, oy isteyen “Suruç’a mutlaka su gelecektir.” demiştir demesine ama hiç kimse de verdiği sözü tutmamıştır. Bunda kutsal(!) işleri arasında ‘Suruçlu’nun su isteği de ne ola ki’ diye ötelenmiştir anlaşılan…  

Suruç’a su gelse n’olur; Suruçlu şımarır mı, ya da nimet-i küfran içre mi olur?... Yoksa tarlası verimli, ekonomisi düzgün, işi tıkırında, kendi öz benliğini kazanmış, biraz başına buyruk, biraz da özgür ve hür düşünebildiğinden olsa gerek hakk’a hizmet eden mesut kullardan olursa, kıyamet mi kopar dostlar?!…” diye soralım, yeri gelmişken… 

Kimler kimler Suruçluymuş, Hariri bile!

Yukarıda bir yerde “Kitapta neler yok ki” diye bir cümle kurmuştuk. Tarihin derinliklerinden gelen Makamat-ı Hariri, müellifi Hariri ve kitaptaki karakteri Ebu Zeydini’s-Suruci, Suruçlu Aziz Yakup, ilk dönem Müslüman alimlerden İshak es-Seruci ve Osman es-seruci, divan edebiyatının son temsilcilerinden Kıratlıoğlu Emin, cumhuriyet döneminde yetişip, bir kısmı halen yaşamakta olan yazarlar ve şairler, makaleleriyle kitaba katkıda bulunan değerli insanlar, efsaneler, anılar ki, bir kısmı yazar tarafından cumhuriyet döneminin zorlu yıllarının birer şehadet hükmünde olan anılar… ‘Tanrı uludur’dan Arapça ezanlara yeniden bir milletin dirilişinin Suruç penceresinden yaklaşık kırk, elli yıllık iz düşümü mesabesindeki anılar…  

Hindistan'dan Suruç'a gelmişler!

Şehrimizin fakir ama, mütevazı sakinlerinden olup, renklerinin esmerliğinden hep romanlarla aynı görülmek istenen, tek suçları belki de Hint alt kıtasından gelmek olan Müslüman Karaçılar… Yazarın amcasının gözünden Fransız işgali ve işgale karşı bir köy çobanının elindeki tüfekle karşı koyma çabaları… Buna bağlı olarak Urfa kurtuluş savaşından bir-iki hatıra… Said-i Nursi’nin kısa süren, ama anlamlı izler bırakan cumhuriyet öncesi günleri… Çeşitli yönleriyle Suruç aşiretleri… Daha neler neler…

Siz en iyisi mi, şehirlerin birer ruhu olduğuna inanıyor iseniz ve ‘kitaplığımda bu eser de olmalı’ diye düşünün…. Suruçlu olmanıza, orada doğup doğmadığınıza, orada yaşayıp yaşamadığınıza da gerek yok… Şehirler elimizden birer birer kayıp gidiyor, gökteki yıldızlar gibi… Zamanın gücü onları öldürüyor… Zira baskısını şedit bir şekilde hissettiğimiz modern zamanların vurduğu en önemli mekânlar şehirlerin ta kendileridir. Ya çöle döndürürler, ya da mekanik alanlara… Mutlaka sizinde yitip giden hayatınız içerisinde aradığınızı düşündüğümüz bir eksik tarafınız vardır. Olmaması zaten bu durumda mümkün değildir... 

Mazideki Suruç / Abdülkadir İkbal / Kent Işıkları Yayınları / İst. / 2009 / 192 Sh.

Sait Alioğlu haber verdi

Yayın Tarihi: 29 Haziran 2009 Pazartesi 17:30 Güncelleme Tarihi: 31 Aralık 2021, 22:30
YORUM EKLE
YORUMLAR
asiyenur  topal
asiyenur topal - 12 yıl Önce

neden yazarı ,yayınevini ,eserinadını ,basımını ve tarihini keşke yazsaydın.

banner19

banner36