banner17

Hikâyesini Anlatma Derdinde Bir Islık

Eyüp Tosun 'Kör Islık' adlı ilk kitabında hikaye anlatmanın çabasına düşüyor. Hikayesini anlatırken, kendinden izleri serpiştiriyor cümlelere, kendi gezdiği caddeleri, şahit olduklarını. Ahmet Melih Karauğuz yazdı.

Hikâyesini Anlatma Derdinde Bir Islık

İnsan hatıraların toplamıdır. İnsan hatırlar. Hatırladığı kadarıyla vardır. Hatıralar uçup giderse, tarih gider, an sona erer, hikâye biter. Hatırlamak için anlatır. Anlatmak sonsuz uğraş. Bir fotoğraf karesiyle anlatır, bir müziğin notasında, bir filmin tiradında, bir romanın ilk paragrafında, bir öykünün epigrafında ya da sokağın bir köşesinde bir yerlerde, kısık sesle ya da bağırarak. Anlatır. Anlattıkça bir anlamı olur. Anlattıkça hatırlar. Bir şarkısı olur. Bir ıslık olur dillerde. İnsan hatıralarıyla insandır. Hatıralar, insanın duygu duvarına atılan çentiklerdir. Bırakılan izlerdir. İnsan, hatırlar. Hatırladıkça yaşar.

Her bir öykü kitabı, her bir anlatı, her bir sanat eseri, bizim, insanlığın hafızasını oluşturan birer çentik. Her biri insanlık tarihinde, hatırlanması gerektiğinde bir adım öne çıkan, birkaç desibel daha yüksekten konuşan, tüm karanlığın içinde rengarenk tonlarla etrafına renk veren birer hatıra, iz. Bunun için ortaya konan her eser çağının tanığı, görülmeyen tarafı, söylenmeyen sözü. Her eser niteliği çerçevesinde zamanı aşan, onu çoğaltan bir katalizör.

Genç isimler, ilk kitaplar, yükselen anlatı, altın çağlar ya da karanlığın yanan meşaleleri. Pek çok tanımlama, pek çok sıfat söylenebilir. Söylense de söylenmese de anlatmak ilk günden beri var ve son güne kadar devam edecek. Zamanının tanığı insan yazacak, söyleyecek. Geçip gittiği zamana tutunacak, zamanda kendi kırılmasını yaratacak.

Eyüp Tosun’un şahitliği öyküsüne de yansıyor

Genç kuşak öykücülerden olan Eyüp Tosun, ilk kitabıyla, geçtiğimiz aylarda kendi anlatı dünyasını okurlara açtı. Kendi zihin evrenini, hikâyesini. Tefrika Yayınları’ndan çıkan Kör Islık, öyküye ciddi emekler veren Eyüp Tosun’un bir anlamda çağa tanıklığı, gördüğü, bildiği, duyduğu olaylara verdiği ses, kendi zamanına attığı çentikle yarattığı bir kırılma. İki bölümden oluşuyor kitap. İlk bölümde uzun’lar diyebileceğimiz öyküler yer alırken, ikinci bölümde kısa’lar yer alıyor. Tosun’un kitabında kısa öykü diğer öykülere göre zayıf kalıyor. Kitapta yer almasa da okurun bir şeyler kaybetmeyeceği bir durum arz ediyor. Özellikle pek çok anlamda 140 – 280 karakterlik anlatıların hayatımızın her yerini işgal ettiği bu günlerde çok iyi kısalar okurken, çok kısa öykünün tarihsel olarak fazlaca başarılı örneklerini görünce de havada kalıyor Eyüp Tosun’un kısaları. Ancak kitabın ilk bölümünde yer alan öyküler dönemin anlatı dünyasında, bence, değerli bir yer işgal edecek öyküler olarak öne çıkıyor.

Kitabın ilk bölümünde yer alan dokuz öykü, tematik olarak birbirlerinden ayrılsa da, her biri bir şeyler anlatma çabası içerisindeler. Bu günümüz için bence fazlaca değerli bir eylem. Zira seri öykü üretiminin yaşandığı bir zamandan geçiyoruz. Belli başlı anlatı teknikleri kullanılarak, plastik öyküler okuyoruz çoğunlukla. Eyüp Tosun’un öyküleri buzlarla kaplı bir okyanusta bir buz kıran gibi ilerliyor. Kendi yolunu kendi çiziyor, bir şeyler anlatma, yapma amacıyla hareket ediyor. Çağına daha sahici bir bakışla yaklaşıyor. Şüphesiz her öykücü çağının tanığı, ne kadar reddetse de, ya da bunu aşma amacında olduğunu iddia etse de. Eyüp Tosun’un şahitliği öyküsüne de yansıyor ve Tosun bu şahitliğe ses veriyor, vücut bulmasını sağlıyor.

Kendi hikâyesinden parçaları Paşa’nın hikâyesine serpiştiriyor

Kitabın ilk öyküsü “Biraz Hüzünlenir Misiniz, Lütfen?” Bir sürgünün, bir kaçışın, arayışın hikâyesi olarak kitapta ön plana çıkıyor. “1900 Ankara Nallıhan doğumlu Paşa. Sekiz çocuklu ailenin tek erkek evladı. 1914 yazında on dört yaş ve üzeri bütün erkekler tutuklanıp Kırşehir’e götürüldüler. Sonrasında sağ kalanlar, Kayseri, İncesu, Eydeli, Pozantı, Tarsus’a doğru yola devam ettiler. Buradan Suriye çöllerinde Hama ve Meskene’ye sevk edildiler. Paşa ve babası da bunların içindeydi. Anne ve yedi kız çocuk Ankara’da kalmışlardı. Paşa’yı Türkiye’de bırakmak istiyordu babası. Tarsus’ta bir yolunu bulup firar ettirdi oğlunu.” Paşa’nın hikayesi böyle başlıyor. Daha sonra bir şekilde Paşa babasının tembihlediği, bulmasını söylediği Kirkor’u buluyor Konya’da. Ama ailesini hiç bulamıyor. İki yıl Konya’da kaldıktan sonra Ankara’ya gidiyor ve bir fotoğraf stüdyosunda geçiriyor tüm ömrünü. Öykü bu travmanın ve arayışın etrafında şekilleniyor. Hatıraya, zamana, hisse önem veren bir fotoğrafçı olarak ön plana çıkıyor Paşa. Aradığı, mücadele ettiği kendi gerçeği, kaybettikleri. Hatırından çıkmasın istediği kendi hafızası, hikâyesi. Hikâyede geçen şehirler, sadece Paşa’nın değil Eyüp Tosun’un da hayatında önemli yere sahip. Mamak-Ankara doğumlu ama Kırşehirli, Konya’da üniversite okuyor Eyüp Tosun. Kendi hikâyesinden parçaları Paşa’nın hikâyesine serpiştiriyor.

Kitapta öne çıkan bir diğer öykü “Hiçbir Şeyin Hiçbir Şeyi” başlıklı bir eleştiri öyküsü. Sağlam, ciddi ve sert bir eleştiri. Askerlik kurumuna karşı fazlaca cesur bir eleştiri sunuyor Eyüp Tosun. Askeriye içinde yaşanan anlamsızlıklar ve güçlünün güçsüzü ezme psikolojisi üzerinden bir hikaye anlatıyor. Anlatırken, iftiraya uğramış bir asker üzerinden, son sayfaya kadar kendini tamamen açık etmeyen bir hikâye. Cümleler ilerledikçe kurum için anlamsızlıklar ve sorunlar bir bir ortaya dökülüyor, mağdur karakterin sonu gelirken aslında bir kurumun da sonu geliyor. Bireyi suçsuz yere yargılayan kurum en sonunda aslında kendi meşruiyet ve anlamını yitiriyor.

Kitaptaki “Metruk Şifa” öyküsü biçimsel bir öykü olarak diğerlerinden ayrılıyor. Birbirinden kopuk, farklı dairelerdeki olaylara, kameraman tarafsızlığında bakıyor öykücü, oralardan bize sesler ve görüntüler aktarıyor. Ancak bir bütün teşkil etmiyor anlatılanlar. Parça parça anlara tanık oluyoruz.

Hikaye anlatma çabası

Kitabın diğer öyküleri de toplumsal hafızadan, yaşanmışlıktan, taşradan, ezilmişlikten, sevdadan izler taşıyor. Neşet Ertaş’tan, utangaçlıktan, çelişkilerden yansımalar sunuyor. “Arabesk Porno” bir müezzin üzerinden, mahcubiyetin ve aynı zamanda cinselliğin ve pek çok şeyin anlatımıyla okura bir şeyler anlatıyor. “Kırşehir Amour” Neşet Ertaş’ın Zahide’sini çalıyor öykü boyunca. Bir aşkı, bir utangaçlığı anlatıyor. Masumluğu. Merkezin dışında kalan yerlerde hayatın bir izdüşümünü sunuyor.

Eyüp Tosun ilk kitabında hikaye anlatmanın çabasına düşüyor. Hikayesini anlatırken, kendinden izleri serpiştiriyor cümlelere, kendi gezdiği caddeleri, şahit olduklarını. Bu da Eyüp Tosun’un hikayesini canlı kılıyor, yaşatıyor. Plastiklikten uzak bir anlatı olmasını sağlıyor. Kendi zamanına, kapakta kullanılan usturayla bir çentik atmasına olanak veriyor. Eyüp Tosun’un tutturduğu Kör Islık, yazarın ilerleyen yıllarda, okurun dudağına bir ezgi sunabileceğinin parıltılarını taşıyor.

Hiçbir şey güzel olmayacak ama Eyüp Tosun, hikayelerinde bir şeyleri yaşatıyor, bundan daha güzel bir şey var mı?

 

Ahmet Melih Karauğuz

Kör Islık, Eyüp Tosun

Güncelleme Tarihi: 13 Kasım 2018, 16:26
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20