banner17

Hiçbir Kitaba Benzemeyen Bir Kitap

Süleyman’ın mührüyle Kutubların dürülmüş tozlu defterleri, Ali Toker'in ''Esrâr-ı Aşk’'ının sayfalarında çıkar karşımıza. Metin Erol yazdı.

Hiçbir Kitaba Benzemeyen Bir Kitap

Malum-u âliniz meşhur bir söz vardır: “Ne kendi kimseye benzerne kimse kendisine!” Bu sözün odağı şüphesiz ki ‘insan’dır. Ancak bu güzel sözün kullanım alanını genişletmekte bir mahsur olmasa gerektir. Mesela, “bu kitap ne bir başka kitaba benzer ne de bir başka kitap bu kitaba” kabilinden bir cümle kursak, kastımız anlaşılmış olur sanırım.

Âlemin Kutbu’nun defteri

İşte böyle bir kitap Buhara Yayınları’ndan çıkan Esrâr-ı Aşk. Yazarı Ali Toker. Yazarı mı desek yoksa çalanı mı desek daha doğru olur, bunu kestirmek zor. Bunun cevabı da kitabın içindeki birçok esrâr perdesinden yalnızca biri. Çünkü kitap Âlemin Kutbu’nun Savcı’ya bir emaneti. Bizler ne Âlemin Kutbu’nun kim olduğunu biliyoruz, ne de Savcı’nın kim olduğunu. Bu hususta tek bildiğimiz kitabın önsözünde yazanlar. İşin esrârı da orada zaten.

Savcı, İslambul’un sokaklarında kendi hâlinde gezerken bir anda kendini Kırklar Meclisi’nde bulur; elinde Devrin Kutbu’nun çantası. Mecliste olmanın şaşkınlığını üzerinden atamaz. Âlemin en kıdemli meclisindedir Savcı. Derken, Devrin Kutbu gelir meclise. Âlemin Kutbu heybeti ve davudi sesiyle meclisi selamlar. Savcı’nın kürsüye bıraktığı kalamazon defteri açarak dünyanın yedi kıtasına bakan Yediler’e hitap eder. Bu hitabı meclisteki Yediler’den başkası anlamaz. Sonra Kırklar’ın bulunduğu kıyamı yararak mihraba geçer. Sadece tekbir getirerek iki rekat namaz kılar. Savcı’ya döner ve rahlenin üzerindeki kitabı almasını söyler. Hızla mağaradan çıkar. Ardından, gâibûna içlerinden birisi sadece tekbirle iki rekat namaz kıldırır ve Kırklar’ın hepsi mağaradan çıkarlar. Savcı, rahlenin üzerindeki defteri alıp çantasına koyar. Kutb’un çıktığı oyuğa doğru hızla koşar, mağaradaki kandiller o koşarken tek tek söner. Sadece Kutb’un çıktığı oyukta ay ışığının yansıması kalır. Tam oyuğa geldiğinde görür ki bir uçurumun kenarındadır. Geriye doğru çaresizce döndüğünde kendisini evinin odasındaki yatağında bulur.

Esrâr-ı Aşk, yukarıdaki hikâyede Devrin Kutbu’nun Savcı’ya emanet olarak verdiği defterdir. Bu sebeple “yaşadığımız evrende varoluşun merkezi olan kalbe, din, dil, ırk içermeyen mucizevi ve gizemli bir yolculuktur.” Esrâr-ı Aşk, “aşk meclislerinde, Kutubların tozlanmış defterlerinden her devrin Süleyman’ı tarafından onaylanmış Belkıs’ın Süleyman’a (a.s.), Süleyman’ın (a.s.) Belkıs’a mektuplarından oluşur.”

Her mektup farklı bir elden

Süleyman’ın mührüyle Kutubların dürülmüş tozlu defterleri Esrâr-ı Aşk’ın sayfalarında çıkar karşımıza. Mektuplar tek bir adresten ve tek bir kişiden yazılmamıştır. Kimisi Konstantiniyye’den, kimisi Mekke’den, kimisi Medine’den, kimisi Nepal Tımarhanesi’nden, kimisi Delhi Tımarhanesi’nden, kimi Kahire Tımarhanesinden, kimisi Lhotse Tımarhanesi’nden, kimisi Jakarta Tımarhanesi’nden, kimisi Semerkant Tımarhanesi’nden, kimisi Palembang Tımarhanesi’nden, kimisi Melbourne Tımarhanesi’nden, kimisi Java Tımarhanesi’nden, kimisi Katmandu Tımarhanesi’nden, kimisi Vatikan Tımarhanesi’nden, kimisi Şam, kimisi Tebriz’den yollanmıştır. Bu adresler kitaptaki beyitlerin yazıldığı gün, Kırklar Meclisi’nin toplandığı yeri gösterir.

Adresler farklı olduğu kadar kalemi tutan eller de farklıdır. Bazısı devrin Kutbu olan “Ressam Kral” tarafından, bazısı eski devirlerin Kutupları olan “Müşarunileyh”, bazısı da Yediler’den olan “Savcı” tarafından kaleme alınmıştır. Bununla birlikte Savcı’nın Delhi’deki sevgilisi “Anastasya”dır ve Anastasya bir rahibin kızıdır. Anastasya’nın babası “Putperest Rahip”, mektupların uğradığı Nepal’daki rahipler ise “Budist Rahipler” olarak kitapta lâkaplandırılmıştır. Kırklar Meclisi’nin hâdim ve kâtipleri ise Esrâr-ı Aşk’ta “Serseri Kâtip” ve “Afilli Kâtip” lâkaplarıyla yer alır. Savcı’nın cellâdı, meclis sâkileri ve meczuplar “Dede” lâkabıyla, Savcı’ya Hızır Aleyhisselam’ın gönderdiği kız ise mektuplarda “Küçük” olarak geçer.

Kırklar Meclisi’nden onay gelince yazıldı

Kutupların tozlu defterleri, Himalayos’un Lhotse zirvesindeki Kırklar Meclisi’nden onay gelince Konstantiniyye’de Esrâr-ı Aşk kitabının sayfalarına dökülmüştür. Mektupların her biri “Süleyman’dan (a.s.) Belkıs’a gönderilen mektup gibidir. Hüdhüd değil sadece Anka tercüme edebilir” onları çünkü bir yüzü Allah’çadır mektupların bir yüzü kuş lehçesi.

Esrâr-ı Aşk, her an bir şân içinde olan âlemin sonsuzluğuna uzanan beyitlerle döşenmiştir. Ne başka bir kitaba benzer, ne başka bir kitap kendine. Esrâr-ı Aşk, aşkın esrârını öğrenmek isteyenlere, aşkın tarifsizliğini de gösteriyor.

Öyle ki; Savcı:

Aşk tuz gibidir

Tuz, iki madenden meydana gelmiştir

Tek olarak kullanılırsa insanı zehirler ve öldürür

İkisi karıştırıldığında tuz olur

Yemeklere lezzet, ağza tat verir

Sevgilimle ben de öyleyim

Biz bir paranın yazısı turası gibiyiz

Alnımın yazısı sevgilim, turası ise ben.” diyerek ünlerken, Âlemin Kutbu Ressam Kral, Moskova Tımarhanesi’nden şöyle sesleniyor:

 

Konstantiniyye’ye ve saçlarıma karlar yağıyor

Zaman kuşlarım, ömür dalımdan sahibine uçuyor

Kaderin alın yazısı sahibi ile silinir gider

Sevgilim mi?.. Yazdığını okuyamaz

 

Kara değil, kuru sevdaya tutulmuşsun

Bu aşk senin harcın değil

Bu kitabı ortasından okuyup başını unutup sonunu söyleyeceksin

Adamın misyonu işlerinden, vizyonu sevgilisinden

Adamlığı kavgasından, potansiyeli düşmanından belli olurmuş…

Ali Toker, Esrar-ı Aşk, Buhara Yayınları.

 

Metin Erol

Güncelleme Tarihi: 24 Şubat 2017, 11:53
YORUM EKLE
YORUMLAR
Dilek öz
Dilek öz - 2 yıl Önce

Kitabı iyi ki okumuşum ve bir başucu eseri değil sadece nasil anlatsam bu kitap başka bi şey

banner8

banner19

banner20