Her oturan tembel, her koşan çalışkan mıdır?

Peyami Safa, “Fatih ve Harbiye” eseriyle döneminin edebiyatçıları tarafından da sıkça konu edilen Doğu-Batı çekişmesini işlemiş ve özellikle gençlerin iki kültür arasındaki gelgitlerini okuyucuya sunmuştur.

Her oturan tembel, her koşan çalışkan mıdır?

Fatih ve Harbiye, birbirine zıt iki semt. Biri Doğulu, biri Batılı. Doğulunun sıkıcılığı ve Batılının can alıcılığı karşı karşıya. Modern ve geleneksel kültürler arasında bocalayan bir genç kız, Neriman.

Neriman, ailesi tarafından Doğu kültürüyle büyütülmüş bir genç kızdır. Hem arkadaşı hem de sözlüsü sayılabilecek Şinasi ile birlikte konservatuvarın alaturka musiki bölümünde eğitim almaktadır. Fatih’te oturan Neriman, okuluna ulaşmak için Fatih-Harbiye tramvay hattını kullanır. ancak tramvayın iki ucu, Neriman için iki ayrı uçurumdur. Onun gözünde Fatih Doğu’yu, Harbiye Batı’yı temsil etmektedir.

Peyami Safa’nın 1931 yılında yayımlanan eseri “Fatih-Harbiye”, modern hayatın geleneksel hayat üzerinde etkisinin yeni yeni hissedilmeye ve sorgulanmaya başlandığı yıllarda geçer. Hikâyede genç bir kızın iki kültürün arasında yaşadığı kimlik problemleri anlatılır.

Konservatuvar Çıkışı

Neriman ve Şinasi, konservatuvar çıkışı Vezneciler’e kadar beraber yürüdüler ama Neriman, Beyazıt’ta bir arkadaşının davetine yetişmeye çalıştığı için pek konuşmadılar. Neriman’ın ondan bağımsız önden önden yürümesi Şinasi’yi rahatsız edince Beyazıt’a varmadan ondan ayrılmak istedi. Bu istek karşısında Neriman’ın duyduğu mutluluğu fark ettiğinde daha da canı sıkıldı.

Tütüncüye girip sigara aldı. Akşam Gazetesi’nin ilk sayfasına göz atacaktı ki rahat etmeyip Neriman’ın peşinden Beyazıt’a doğru yürümeye başladı. Neriman, İtfaiye’de oturan bir arkadaşına gidiyordu. Arkadaşı, Şinasi’den hoşlanmadığı için iki defadır davetine çağırmamıştı onu. Şimdiye kadar buna alınmamıştı ama bugün Neriman da ondan ayrılmaya hevesli olunca ağırına gitmişti. Beyazıt Meydanı’na vardığında Neriman’ı tramvay beklerken gördü. Yanına gidecekti ki Neriman’ın hâlinde bir tuhaflık fark etti. Arkadaşına gider gibi değildi. Gelen Fatih-Harbiye tramvayına herkesten önce binmeye çalışacak kadar telaşlıydı. Tramvayın arkasından koşmak istedi Şinasi ama bütün sesler, görüntüler kayboldu birdenbire. Beyni uğuldamaya başladı sanki, kalbinde şiddetli bir çarpıntı oldu. Hiçbir şey yapamayacağını anlayınca sigara yaktı, yere düşürmek üzere olduğu kemençesini yeniden koluna takıp köşedeki kahveye kadar yürüdü.

“Ne yapmalı?” diye düşündü kahvede oturduğu sürece. Neriman’ın değiştiğini çoktandır fark ediyordu Şinasi. Konservatuvara gelmediği ve eve geç gittiği günler sıklaşmıştı. Süsündeki değişiklik de dikkat çekiyordu. Şinasi’yle konuşurken eskisine göre daha asabiydi. Neredeyse yirmi gündür okula sazını da getirmiyordu. Son zamanlarda gözüne çarpan değişiklikleri düşündü durdu, sonunda kahveden çıktı. Süleymaniye tarafına döndü. Yıllardır bu yollarda beraber gidip gelmişlerdi. Yedi sene önceki siyah saten gömlekli, siyah başörtülü kız, bugünkü gibi koşmazdı. O kızın başı önünde, gözlerinde korku olurdu, Şinasi’yi görene kadar. Fatih’e kadar yürüdü Şinasi. Aynı mahallede yaşıyorlardı. Eve girince odasına çıktı ve kemençesiyle belki sekiz on defa aynı şarkıyı çaldı. Yemeğin ardından Neriman’ın evine gitti. Saat on buçuktu ve Neriman hâlâ gelmemişti. Faiz Bey, kızı geç kaldığı meraklanmıştı. “Geçen ay da bir kere geç gelmişti ama onu önceden haber vermişti, sen de yanındaydın.” dedi. Şinasi, Neriman’ın bugün okuldan çıktıktan sonra Fahriyelere gittiğini söyledi. Fahriye de gece yatıya tutmuştu demek ki. Bir süre sessizce beklediler sonra da Faiz Bey’in Şinasi geldiğinde okuyor olduğu Mesnevi’den konuştular biraz. Her zaman derin sohbetlere dalan bu iki adam, bu gece ikisinin de aklı Neriman’da olduğundan bir sohbet açamadılar. Şinasi çok oturmadan kalktı. O gittikten sonra Faiz Bey uyumaya çalıştı ancak uyku tutmadı. Pencereden sokağa baktı. Bir otomobil sesi duyunca pencereye iyice yaklaştı ve arabadan inen Neriman’ı merdivenin başında karşıladı. Parmaklarının ucunda korkarak eve girmişti. Karşısında babasını görünce korkudan nerdeyse bayılacak olan Neriman, hızlıca geçti oradan ve odasına gidip kendisini yatağa attı. Faiz Bey arkasından baktı, yere düşen kâğıtlar gözüne takıldı. Lambayla eğilip baktığında kâğıtların konfeti olduğunu anladı. Yatak odasına dönünce uzunca bir süre ayakta kalakaldı. Kulağında otomobil sesi, gözünün önünde Neriman’ın o otomobilden inişi ve korkuyla eve girişi…

Beyoğlu’nun Renkli Akşamları

Neriman, ertesi sabah geç uyandı ve yataktan hemen kalkma cesaretini gösteremedi. Başında bir ağrı, aklında dün gecenin hatıraları vardı. Gözünün önünde Maksim salonunun renkli ışıkları ve güzel giyimli kadınları, damağında içtiği içeceğin acı tadı... Yatakta kıvrandı, kalkamadı. Macit’le akşam saat altıda Löbon’da buluşmuşlardı. O kadar saat yalnız kalmalarına rağmen hiçbir çapkınlık yapmamıştı Macit. Uzun ince elleri gözünün önünden gitmiyordu.

Hizmetlileri Gülter odaya gelip Neriman’ı kaldırdığında saat ikiye geliyordu. Odadan çıkıp babasını rahatlatmasını istiyordu Neriman’dan. Kendisi odadan çıkmadan, Gülter’den babasına gidip gece Fahriyelerde olduğunu, geç saate kadar saz yaptıklarını, sonra dayısıyla birlikte otomobille getirdiklerini söylemesini istedi. Gülter’in arkasından kulağı sesteydi, babasının haykırışını duyacağını zannediyordu ama Gülter döndüğünde babasının rahatlayıp çıktığını söyledi. Dün gece Şinasi’nin de geldiğini söyledi Gülter. Doğru ya! Babasından sonra bir de Şinasi vardı hesap vermesi gereken.

Şinasi konservatuvara geç gitti o gün. Neriman dersten sonra Fahriye’yle yürürken Şinasi’nin oturduğu kahvenin önünden geçtiler. Şinasi önce onları görmezden geldi ama dayanamayıp yanlarına gitti. Sessizce yan yana yürümeye başladılar. Fahriye, her zamankinden daha sıcak davranıyordu ama Şinasi bu samimiyetin altında yatan sebebi anlıyordu. Sonra Neriman başladı konuşmaya. Dün önce Fahriyelere gittiğini ama oradaki toplantı iptal olduğu için Macit’in ısrarı üzerine Beyoğlu’na çıktıklarını, Maksim’e gittiklerini anlattı. “Macit’le beraberdik.” demesi Şinasi’nin kulaklarında çınladı. Fahriye’ye hiç gitmediği hâlde böyle yalan söylemesini hazmedemiyordu. Dayanamayıp yanlarından ayrıldı. İki kız, yürümeye devam ettiler. Neriman birdenbire asabileşip söylenmeye başladı, “Bu ud da sinirime dokunuyor. Babam Şark terbiyesi almış diye ney çalıyor, bana da udu musallat etti. Alaturka musikiyi okuldan kaldırsalar da kurtulsam. Oturduğum mahalle de sinirime dokunuyor artık. Fatih meydanından geçerken bütün adamları kahvede boş otururken buluyorum. Ama Beyoğlu öyle mi? Her yer güzel, herkes zevk sahibi. Dükkânlar da insanlar da başka. Macit’in ve Şinasi’nin elleri bile birbirinden farklı. Birininki bir kadın kadar bakımlı, diğerininki kemençe çalmaktan yaralı.”

Neriman, Fahriye ile konuşurken Şinasi’den vazgeçemediği için kendine sinirlenmişti. “Doğru. Yedi senedir neredeyse gece gündüz beraberiz. Bizim evin erkeği gibi bir şey.” dedi. Yol boyunca yedi yıldır bu yollardan beraber okula gittiklerini düşündü. Oturdukları yerleri hatırladı ve Şinasi’nin onu mutlu ettiğini anımsadı.

Ancak Fatih’e gidecekken tramvayı görünce yine arzuları uyandı ve binip Beyoğlu’na gitmeye karar verdiler. Bu arzusunun altında Macit’i görme ihtimali vardı. Galatasaray’dan Tünel’e yürüdüler. Fatih, çok uzakta kalmıştı. Neriman bir süredir içinde yeni bir hayata, yeni bir medeniyete dair isteğin uyandığının farkındaydı. Fahriye’yle birlikte mağazaların vitrinlerine baktılar. Itriyat mağazasının önünden geçerken bir gün Şinasi’yle de durup bu vitrine baktığını hatırladı. “Bu vitrinler kim bilir kaç Türk kızını baştan çıkardı ve çıkaracak.” demişti Şinasi. Löbon’a girdiler, Macit’in yanında başka bir kadın vardı ama Neriman’ı görünce hemen ayağa kalktı. Birlikte oturmayı teklif etti, oturdular. Gelecek Perşembe Perapalas’taki bir baloya davet etti kızları. Neriman gece çıkmanın her zaman kolay olmadığını söyledi. Macit ise ısrarcıydı, isterse bir yolunu bulacağını söyledi. Fatih’e dönene kadar baloyu düşündü. Dokuz gün vardı ve o baloya gitmenin, giderken de güzel giyinmenin bir yolunu bulmalıydı.

Şark’ın Kedisi, Garp’ın Köpeği

Şinasi eve döndüğünde kız kardeşi yanına geldi ve iki gündür Neriman’ı yanında göremediğini söyledi. Ancak Şinasi’nin suskunluğundan bugün onunla hiç konuşulmayacak bir gün olduğunu anlayarak yanından çıktı. Şinasi neredeyse on beş, yirmi gündür yeni bir şey çalışamıyor, çalamıyordu. Notalar bir yerde, kemençesi bir yerdeydi. Bu dağınıklık onu rahatsız etti çünkü o düzensiz bir adam değildi. Son günlerdeki ruh hâlinin odaya da yansıdığı aşikârdı. Biraz sonra kardeşi Nezahat ve Neriman içeri girdiler. Neriman, onları evlerine çağırmaya gelmişti ama Şinasi gitmek istemeyince Nezahat de gitmedi.

Bu mahallede akşamın erken olması, bütün seslerin gün ışığıyla birlikte gitmesi Neriman’ın sinirlerini bozuyordu. Yastığına uzandığında duyduğu lavanta kokusu bile hoş gelmiyordu artık. Hâlbuki çocukken çok sever, elbiselerinde bu kokuyu duymazsa rahatsız olurdu. Babasının eve geldiğini duyunca hızla yerinden kalkıp kapıya koştu. Baloya gidebilmek için babasıyla iyi geçinmesi şarttı. Babasının getirdiği poşetleri elinden aldı ve Gülter’e “Ben de yardım edeyim de birlikte kızartalım bunları.” dedi. Gülter şaşırmıştı çünkü Neriman mutfağa hiç uğramazdı. Onlar mutfağa doğru yürürken Faiz Bey yağı idareli kullanmalarını söyledi. Neriman bu ikazdan babasının elinin darda olduğunu anladı. Bu durumda balo için yeni bir elbiseyi nasıl isteyebilirdi? Utandı bu isteğinden. Babası fedakâr bir adamdı, bu defa fedakârlık yapma sırası ondaydı.

Yemek hazırlarken Gülter, Neriman’ı yanında bulmanın mutluluğu ile “Siz hatırlamazsınız küçük hanım ama anneniz çok hamarat kadındı.” diye eskileri anlatmaya başladı. O anlatıyordu ama Neriman’ın kulağı orada değildi. Onun aklı Perapalas’taydı. Bu hâliyle Perapalas’a ne kadar da uzaktı...

O akşam yaptığı her şeyi babasına göstererek yaptı Neriman. Bir ara babasının “Maşallah” dediğini duydu. Bütün akşam neşeli geçti, Neriman’ın da keyfi yerindeydi. Aslında bu evde babası ve Şinasi’yle mutlu olabileceğini görüyordu ama içindeki o kuvvetli Beyoğlu arzusu Neriman’ı bırakmıyordu. Zihninde sürekli Fatih ve Beyoğlu’nu karşılaştırıyordu. Sokakları, insanları, çarşıları, buradaki camilerle oradaki Avrupa salonlarını karşılaştırıyordu.

Aklından bunlar geçerken birden kedileri Sarman kucağına atladı. Son zamanlarda onu bile ihmal etmişti. Belki Sarman da Neriman’daki değişimi anlamış, ona pek sokulmaz olmuştu. Neriman düşününce Şarklıların kedileri, Garplıların ise köpekleri sevdiğini fark etti. Müslümanların evinde kedileri, Hristiyanların evlerinde köpekleri vardı. Bu yakınlığın sebebini Müslümanların kedi gibi yiyip içip uyuyup doğurmalarına, Garplıların ise köpek gibi çalışıp çevik olmalarına, uyurken bile uyanık olmalarına bağladı. Bu fikrini babasıyla paylaşmak istedi ama babasıyla böyle fikri konularda konuşmadıkları için önce çekindi, sonra cesaret etti. Kitap okuyan babasına “Bakın, Gülter de uyuyor Sarman da. Hatta Fatih uyuyor. Bence bütün Şark kedilere benziyor. Garp da köpeklere.” dedi. Faiz Bey şaşırmıştı bu benzetmelere, “Neden?” diye sorunca Neriman devam etti. Az önce aklından geçirdiği benzetmeleri tekrar etti. “Benzetmen doğru. Şarklılar tembel, Garplılar çalışkandır. Peki, her oturan adam tembel, her koşan çalışkan mıdır?” dedi Faiz Bey ama Neriman bir şey demeden kendisi devam etti. “Bazı adamlar sabahtan akşama kadar otururlar ama düşünürler, düşünce zenginidirler. Bazıları da bütün gün ayakta çalışır, bahçıvanlık yapar örneğin ama yaptığı iş o kadardır. Yani kimisi zihniyle çalışır, kimisi de beden gücüyle. Zihin gücüyle yapılan daha değerlidir. Görünüşe aldanma. Çalışmak, sadece koşmak değildir. Bak şu elimdeki kitabı bir Şarklı yazmıştır.” diye kitabını gösterince “Sizden başka kim okuyor ki onu?” dedi Neriman. Faiz Bey “Senden başka birçok insan, hatta Avrupalılar bile... Bir İngiliz kızına Sadi’yi sorsan bilir ama sen bilmezsin.” diye sitem etti kızına. Gerilen ortam üzerine bugünlük bu kadar ders yeter diye düşünüp ortamı yumuşatmak için “Haydi kalkalım da Şarklılar gibi güzelce uyuyalım.” dedi.

Şarklı Şinasi, Garplı Macit

Sabah uyandığında baloya altı gün kala babasıyla böyle bir tartışmaya girdiğine pişman oldu Neriman. Odasından çıktığında babası onu, “Bonjour Matmazel!” diyerek karşıladı. Anlaşılan Faiz Bey geceki zaferinin tadını çıkarmaya devam ediyordu. Matmazel kelimesini kahvaltı boyunca birkaç defa daha tekrarladı. Neriman sonunda bunun kötü bir şaka olduğunu söyledi, sonra da “Benim yaşımdaki kızların nasıl yaşadığını bilmiyorsunuz. Ben sizi üzmemek için bir şey istemiyorum, siz benimle alay ediyorsunuz.” diye isyan etti. Üzüldü, Faiz Bey ama sesini çıkarmadı.

İçindeki tehlikeli arzulardan korkmaya başladı Neriman. Şinasi aklına gelince daha da korkuyordu. Yoksa artık onu sevmiyor muydu? Hâlbuki altı ay öncesine kadar her yerde, her şeyde Şinasi vardı. Yedi yıl önce Neriman’ın annesinin vefatından sonra Faiz Bey Kuruçeşme’deki yalıda oturmak istememişti. Varlığı da azalmaya başlamıştı. Hizmetlilerin çoğunu bırakıp sadece Gülter’i alarak Fatih’teki bu eve taşınmıştı. Neriman, on beş yaşındaydı o zaman. Gittiği lisede Nezahat’le tanışmış, yakın oturdukları için okula Nezahat ve kardeşi Şinasi’yle gidip gelmeye başlamıştı. Kendisi ney çalan Faiz Bey, Şinasi’nin kemençe çaldığını duyunca onunla tanışmak istemişti. Oğlu olmayan Faiz Bey, Şinasi’nin karakterini çok beğenince onu bir erkek evlat gibi sahiplenmişti. Ortak yönleri çoktu. İkisi de Şark kültürünü, tasavvuf edebiyatını ve alaturka musikiyi seven, vakur insanlardı. Neriman ve Şinasi hem iki kardeş hem de sevgili gibi birbirlerine bağlanmışlardı. Faiz Bey, Şinasi’den ve kızından emin olduğu için bu yakınlaşmadan rahatsız olmuyordu. Bu durum komşularda da bir rahatsızlık meydana getirmiyor, kimse dedikodu etmeden muhabbetle nikâhı bekliyordu.

Ancak, altı ay önce Neriman Macit’le tanıştıktan sonra aralarındaki ipler gevşemeye başlamıştı. Macit, konservatuvara keman dersi almaya gelmiş, bir ay anca devam etmiş ancak o süre Neriman’la yakınlaşmalarına yetmişti. Birkaç defa Şinasi’den gizli Beyoğlu’nda buluşmuşlardı. Neriman’daki değişime Macit sebep olmuş gibi görünse de aslında o yalnızca içinde yatan gizli isteklerini açığa çıkarmıştı. Çocukluğunda anne ve babası Neriman’a Şark terbiyesi vermiş ancak Neriman’ın Galatasaray’dan sonra eğitimini Avrupa’da tamamlayan dayısı ve kızları onun Garp’a olan merakını uyandırmıştı. Genç kız, iki ayrı medeniyet arasında mücadele etmişti ancak Macit’le tanışınca Garp’a olan hayranlığı ağır basmaya başlamıştı. Neriman için Şinasi Şark, Macit ise Garp demekti.

Bir gün Faiz Bey, Neriman’a uzun süredir Şinasi’yi görmediğini, okulda görünce eve davet etmesini söyledi. Neriman’la Şinasi’nin daha önce de darıldıkları olmuştu ama hiçbirinin böyle ciddi bir sebebi olmamıştı. Neriman bu durumun düzeltilmesinin zor olduğunun farkındaydı ama yine de onu görmek ve aralarını düzeltmek istiyordu. Onu görene kadar okulda vakit geçirdi, görünce de yanına gidip ders çıkışında buluşmak istediğini söyledi. Bu defa kol kola değil, biri önde biri arkada eve doğru yürüdüler. Neriman babasının onu görmek istediğini söyledi. Şinasi hep sessizdi. Eve yaklaştıklarında Neriman konuşmaya başladı: “Sana haber verme fırsatı bulamadan o davete gittiğim için kızmakta haklısın ama bu kadar uzatılmaz ki! Büyütecek bir şey yok! İçinde bir şeyler kurup böyle davranmana gerek yok!” dedi. O, bunları anlatırken Şinasi’nin gözünün önüne Neriman’ın tramvaya binerkenki görüntüsü geliyordu...

Neriman’ın Arzusu

Birçok anıları olan bu yolda epey yürüdükten sonra Şinasi tüm açıklığıyla “Peki, neden sen eski sen değilsin? Neden böyle oldun? Neden biz çok değerli bir şeyimizi kaybetmiş gibiyiz?” diye sordu. Böyle bir soru beklemeyen Neriman, “Çünkü ben artık Fatih kızı olmak istemiyorum! Eskiden kurtulup yenileşmek istiyorum.” deyiverdi. Şinasi öfkelendi ve “İyi ya! Sana layık bir kavalye de bulmuşsun o zaman.” diye karşılık verdi. Sapsarı kesildi Neriman, sallanmaya başladı. Şinasi onun geçirdiği sinir nöbetlerini bildiği için bayılmasından korkup koluna girmek istedi. Neriman onu itmeye çalışırken kollarında düşüp bayıldı.

Şinasi, önce onu otomobille eve götürdü. Eve gittiklerinde Faiz Bey ve Gülter hiçbir şey demeden Neriman’ı odasına çıkardılar. İkisi de bu krizin sebeplerini tahmin edebiliyordu. Gülter, Neriman’la odaya girince Faiz Bey, Şinasi’ye “Neriman’ın bu hâli beni korkutuyor, daha fena şeyler görmeden sizin gecikmiş işinizi en kısa zamanda halledelim istiyorum.” dedi. Şinasi başını sallayarak bu isteği tasdik etti.

Neriman ertesi gün uyandığında çok hâlsiz ve bitkindi. Dün Şinasi ile aralarında geçen konuşma aklından çıkmıyordu ama o yine de günleri saydı; baloya beş gün vardı. Kalktı ve babasının yanına gitti. Faiz Bey, kızını sevecen bir şekilde karşıladı ve onunla önemli bir mesele hakkında konuşmak istediğini söyledi. Yeni bir şey değildi söyleyecekleri. Artık Şinasi ile evlenmesinin zamanının geldiğini söyledi. Neriman da babasına hak veriyordu, bunca yıl bu kadar yakınlıktan sonra Şinasi’yle evlenmesi gerektiğinin bilincindeydi. Babasını ne Şinasi’ye ne de komşulara mahcup edemezdi ancak kendisini toparlamak için ağlayarak babasından üç ay müsaade istedi. Faiz Bey bu gözyaşlarının ve istediği sürenin sebebini anlamaya çalıştı. Tahminleri vardı ama bir şey sormadan kızının bu isteğini kabul etti. Şinasi’yle aralarında tatsız bir şey geçip geçmediğini sordu. Neriman, “Bu semtte her şeyden mahrum bir şekilde yaşamak, sinirlendiriyor beni. Ben daha medeni bir hayat yaşamak istiyorum ama biliyorum ki Şinasi de benim arzularımı anlayamayacak. Bakın, birkaç gün sonra Perapalas’ta bir balo var, bütün arkadaşlarım gidecek ama Şinasi ve siz gitmeme razı olmayacaksınız.” dedi. Her şeye rağmen aklında hâlâ baloya gidebilmek vardı. Faiz Bey arkadaşlarının kim olduğunu sordu önce. Fahriye, Ulviye ve Nezahat cevabını alınca, “Nezahat varsa Şinasi de olacaktır. Gitmenizde ne mahzur olabilir?” dedi. Bir şekilde izin aldığına göre şimdi de elbise ihtiyacını söylemeliydi Neriman. Onu da dile getirdi ve “Hâllederiz” cevabını aldığında içi rahat etti.

Babasına Şinasi’nin geleceğini de söylemişti oysa bu hiç istediği bir şey değildi. Babasından bunu da anlamasını beklerdi Neriman ama o, anlamamıştı. Kızını iyi anlamadığına göre demek ki onu çok sevmiyordu. Bu düşünceye içerledi ama babasına belli etmedi. Hâlbuki Faiz Bey bir şeylerin Neriman’ın içine sinmediğini ve kabullenmediğini anlıyor ama ne olduğunu bulamıyordu.

Neriman, Şinasi’yle bir araya gelince babasından üç ay müsaade istediğini söyledi. Şinasi bu sürenin sebebini sorduğunda belli bir sebebi olmadığını söyleyerek geçiştirdi. Ardından balo meselesini açtı. “Gencim ve böyle şeylere arzu duyuyorum. Medeni bir hayat yaşamanın hayalini kuruyorum. Sen nasıl gençsin ki arzu duymuyorsun?” diye sordu Şinasi’ye. Şinasi baloya gitmekle medeni olunmayacağını anlatmak istedi, ancak Neriman’ın istekleri farklıydı. “Evet, sadece balo değil tabii ki. Anla beni, isteklerimi anla. Macit beni davet ettiğinden beri cesaretimi toplayıp size söyleyememek beni mutsuz ediyor.” dedi. Şinasi baloya onunla gelmeyi kabul etti ama Beyoğlu’na gidip kumaş bakma teklifini geri çevirip yanından ayrıldı.

Küçük Bir Uyarı

Şinasi, Neriman’la aralarındaki farkları daha net görmeye başlamıştı. Faiz Bey ona evliliği teklif ettiği zaman bunu bir görev olarak kabul etmişti ancak bu birlikteliğin kötü sonlanma ihtimalini de düşünüyordu. Neriman’ın bu baloya gitme istediğinin altında Macit’e duyduğu bir aşk olabileceği dahi aklına gelmeye başlamıştı. Derin bir kedere düştü Şinasi. Ağlamak istedi ama bu aciz duyguya sahip değildi.

Kahvede oturup bunları düşünürken arkadaşı Ferit geldi yanına. Şinasi ona Neriman ile ilgili canının sıkıldığını söyledi. Ferit, durumun farkındaydı ve arkadaşına hak verdi, “Neriman eski Neriman değil. Herkes onu konuşuyor.” dedi ama konuşulanların Macit’le de ilgili olduğunu söylemedi. Şinasi bunu duyunca çok şaşırdı. Demek, herkes ne olduğunun farkındaydı. “Küçük Hanım medenileşmek istiyormuş. Fatih’i beğenmiyor. Balolara gitmek, lüks hayat yaşamak istiyormuş.” dedi. Ferit duyduklarını gülerek karşıladı, “Bizimkilerin anladığı medeniyet anlayışı bu maalesef. Onun bir kültür meselesi olduğunu anlayamazlar. Kadınlar, medeniyeti gözleriyle anlamak isterler. Bir İngiliz kızı böyle değildir ama. Onun için medeniyet, renk cümbüşünden ibaret değildir çünkü. Bizimkiler fantezi düşkünüdür, onlar ideal sahibidirler.”

Şinasi, Neriman’ın Macit’e gitmek için kendisine yalan söylediği günden başlayarak olayları anlattı. Söz verdiği için baloya gideceğini ama hiç istemediğini ve bu değişimden rahatsız olduğunu söyledi. Ancak evlenmeye mecbur olduğunu düşünüyordu. Ferit, gerçekleşecek bu mecburi evlilikte, Neriman üzerinde etkili olması gerektiğini söyledi. Önce evlenip yuvalarını kursunlar, sonra eğlenceye, baloya sıra gelirdi. “Doğru!” dedi Şinasi. Ne balo ne de Macit! Hiçbir şeye izin vermeyecekti. Mizacı gereği şimdiye kadar böyle bir baskı kurmasa da şimdiden sonra Neriman’a farklı davranmaya karar vermişti.

Ferit, o akşam evlerinde arkadaşlarıyla toplanacaklarını söyleyip Şinasi’yi de davet edince o da Neriman’ı da çağırmasını, herkes gittikten sonra onun yanında konuşmak istediğini söyledi. İki arkadaş anlaşıp ayrıldılar. Neriman, Beyoğlu’nda dolaştıktan sonra Şişli’de oturan dayısının kızlarını görmeye gitti. Evlerine girdiğinde yaşlı bir kadın ağlayarak çıkıyordu. Neriman kim olduğunu sorunca kızlar anlatmaya başladı.

Yaşlı kadın, Rusmuş ve güzel bir kızı varmış. Bu kız gitar çalan, fakir Rus bir gençle yaşamaya başlamış. Evlenmeden o çocukla Beyoğlu’nda sefil bir hayat yaşamış çünkü lükste hiç gözü yokmuş. Ancak yıllar sonra karşısına çok zengin Rum bir adam çıkmış ve kızı çocuktan ayırıp lüks içinde yaşatmaya başlamış. Her baloda şıklığıyla göz kamaştırmış, otomobille gezmiş dolaşmış. Bunca şeye rağmen kızda hep bir mahzunluk varmış çünkü kızın aradığı böyle şeyler değilmiş. Aşık olduğu Rus gençte aradığını bulurken zengin Rum adam onu mesut edememiş. Her şey sahte gelmeye başlamış ve hatasını anlayıp Rus genci aramaya koyulmuş. Beyoğlu’nda bir meyhanede gitar çalarken bulmuş onu. Herkesin içinde bağırarak özür dilese de genç dönüp yüzüne bakmamış. Kızı da evine döndüğünde bunları bir kâğıda yazıp intihar etmiş.

Neriman duyduklarından çok etkilenmişti. Rus kızı kendisi, sevgilisini Şinasi, Rum genç ise Macit olarak gözünün önüne gelmişti. Şinasi ile konuşmak için geldiği evden çabucak ayrıldı.

Beni Affet

Neriman tramvaya bindiğinde kimse yoktu. Çantasından allığını çıkarıp aynasına baktı ve gözlerindeki hüznü gördü. Gözlerini kapattı, yaşlı kadını ve Rus kızını düşündü. Allığını sürmeden çantasına koydu. O kadar dalgındı ki tramvayın dolduğunu bile görmüyordu Neriman. Gözünün önüne bir meyhane geliyor, o meyhanede Şinasi kemençe çalıyor. Neriman gidip “Beni affet.” diyor ama Şinasi dönüp yüzüne bakmıyordu.

Macit de aynı tramvaya binmişti. “Dalgınsınız, Neriman Hanım.” dedi yanına yaklaşıp. “Görüşmeyeli nasılsınız? Baloya gelecek misiniz?” diye sordu. “Canım pek istemiyor.” dedi Neriman. Macit gelmesi için ısrar ediyordu. Bugün Macit’i beğenmemişti. Hâlinde bir gariplik, ciddiyetsizlik hissetti. Macit tramvaydan inince düşünceler içinde uykuya daldı. Uyandığında inmesine az kalmıştı. Kendinde bir boşluk hissediyordu Neriman. O an ne Macit’i ne Şinasi’yi ne de baloyu hiç bir şeyi canı istemedi.

Tramvay Fatih’e doğru giderken babasına karşı kalbi yumuşamıştı. Babasının ona balo elbisesi alabilmek için para bulmaya çalıştığını hatırladı, inşallah parayı bulamamıştır diye dua etmeye başladı. “Ben, o Rus kızın düştüğü hataya düşmeyeceğim!” diye kendisine telkinde bulundu. Tramvay ilerliyor, Beyoğlu arkada kalıyordu. Neriman uzun zamandır ilk defa Fatih’e bu kadar istekli gidiyordu.

Eve gittiğinde Gülter ona Şinasi ve Ferit’in gelip Faiz Bey’i Feritlere götürdüklerini, Neriman eve gelince onların da gitmesini tembih ettiklerini söyledi. Neriman bu gece babası ve Şinasi’yle konuşmak niyetindeydi ama madem oraya gidilecekti, dönerken yolda konuşmaya karar verdi. Aceleyle yemeğini yerken Gülter ona bir şey söylemek için izin istedi. “Küçük hanımcığım, babanız son günlerde çok üzgün. Sizi üzmemek için günlerdir sarraf sarraf gezip para arıyor. Size söz verdiği için yarın da çıkıp dolaşacak. Hasta adamın yüreğine inecek diye korkuyorum.” dedi. Yemeği boğazına dizildi Neriman’ın. Çatalını bıraktı, lokması bitene kadar konuşmadı. Ağlamamak için kendini zor tuttu ve “Merak etme Gülter, ben vazgeçtim. Baloya gitmeyi de yeni elbise almayı da istemiyorum.” dedi.

Feritlerin Evinde Bir Münakaşa

Yemekten sonra Feritlere gittiler. Herkesi tanıyordu Neriman. Konservatuvardan hocalar, Ferit’in udi bir arkadaşı, Nezahat, Şinasi ve Faiz Bey oradalardı. Neriman içeri girince oluşan sessizlikten bir konuyu tartıştıklarını anladı. Onu selamladıktan sonra grubun yarısı tartışmaya geri döndü. Ferit’in arkadaşı Muammer, Neriman’a dönüp “Konservatuvarın alaturka kısmının kapatılacağı söyleniyor, bunu tartışıyoruz. Eğitim almanıza rağmen siz de orada kalmak istemiyormuşsunuz. Neden istemediğinizi merak ettim.” dedi. Ferit’in evinde sürekli böyle tartışmalar olması Neriman’ı gülümsetti. “Henüz kesin kararımı vermedim. Alaturka bölümün kapatılmasıyla ilgili bir fikrim de yok doğrusu.” dedi Muammer’e. “Peki, alafranga kısmına geçme isteği nasıl oluştu sende?” diye sordu bu defa Ferit. Onu da “Bilmiyorum. Bir ara ud çalmaktan soğudum sadece.” diye cevapladı.

Ferit diğerlerine dönerek “Görüyorsunuz ya! Medeniyet kadının gözlerine hitap ettiği için onlar genelde el hareketlerini beğendikleri piyanoyu çalmayı tercih ederler.” diye söylendi. İtiraz eden sesler yükseldi. Oradan bulunan büyük hocalardan Şeref Bey’in fikrini sordular. Şeref Bey ise kalabalığa başka bir soru yöneltti. Teknikte Garplılaşmakla yetinilmeli miydi, yoksa kültürümüzde mi Garplılaşmalıydı?

Her âlim kültür meselesine başka anlamlar yüklemiştir. Ziya Bey’e göre her kültür milli kalmalıydı. Onlar konuşurken Neriman’ın gözü babasına takıldı. Gülter’in dediği gibi çok üzgün olduğu her hâlinden belliydi. Oturduğu yerden dikkatle sohbeti dinliyordu. Neriman uzaktan babasını izlerken Şeref Bey’in kendisinden bahsettiğini duydu. “Neriman Hanımın udtan soğumasını yalnızca şekline bağlamak abartılı olur. Garplılaşmaya eğilimin sadece teknikte değil kültüre de girdiğini zannediyorum.” dedi. Neriman, bu tartışmadan hiçbir şey anlamıyordu. Sonra yine adını duydu. Bu defa Muammer konuşuyordu. “Ülkemizdeki genç kızların çoğu Neriman Hanım gibidir. Ferit haklı, bizde kadının gözünü boyamak yeterlidir. Ud, şişman bir saz olduğu için sevilmiyor, keman gibi narin sazlar daha çok tercih ediliyor.” Ferit, Muammer’e müdahale etti. “Hayır! Yeni şekillerin Neriman’ı cezbetmesinin altında yeni kültürlerin onu cezbetmesi yatmaktadır. Ud ve keman iki ayrı kültürdür, şekilden ibaret değildir. Bizim kadınlarımız bilinçsizce öteki kültüre ilgi duymaktadır ama Garplılaşma eğilimleri yüzeyseldir henüz. Ben de Şeref Bey gibi eminim ki bu mesele Şark ve Garp kültürlerinin mücadelesidir.”

O zamana kadar hiç sesini çıkarmayan Şinasi de söze karıştı ve “Ben Muammer’e hak veriyorum. Bu şekilcilik bazı kızlarımızı züppeleştiriyor, düşürüyor.” dedi. Faiz Bey de onu başıyla onayladı. Neriman bu sözlerin kendisine bir saldırı olduğunu anladı ama tepki vermemek için kendini tuttu. Öyle biri değildi Neriman! Baloya gitmekten bile vazgeçmişken Şinasi nasıl böyle söylerdi? Aklından geçenleri söylememek için Nezahat’la birlikte dışarı çıktı.

Yeniden döndüklerinde Ferit konuşuyordu. “Şark ve Garp meselesidir bu. Hâlbuki her ikisinde de birbirinden izler vardır ve daha da çok olmalıdır. Garp medeniyetinin sanayileşmesi onu barbarlaştırmıştır ve bu etkilerden kurtulmak için Şark unsurlarına ihtiyaç duymaktadır. Garp mistikleri bunu ister. Amerikalı makineleştikçe hayal gücü zayıflar, bir saat bile icat edemeyecek hâle gelir. Şark ve Garp bitişik iki kaptaki su gibi birbirinin eksiğini tamamlamalıdır. Türkiye, Şark ve Garp kavşağındadır âdeta. Garp’tan etkilenmekten korkmamalı ancak bu etkilenme kültürümüzün temeline kadar inmemelidir. Garp’ta Türk musikisine ilginin arttığı şu günlerde konservatuvardaki alaturka kısmı kaldırılmamalıdır.”

Bu kez Faiz Bey söz aldı, Ferit’ten sonra. “Bizi bizden daha iyi biliyorlar. Mesnevi’yi, Rubaileri, Gazali’yi, Farabi’yi bizden çok okuyorlar, bizi bizden çok takdir ediyorlar. Bizim en büyük düşmanımız yine biziz.” dedi. Şinasi, Neriman’a yaklaşıp “Duyuyor musun? Sen yine çalma udunu.” diye çıkıştı. Neriman bir anda bu toplantının kendisine bir ders verilmek için tertip edildiği kuşkusuna düştü. Çünkü bütün sohbetlerin sonu gelip ona dayanıyordu. Orada bulunanların hepsi ona düşmandı sanki. Gözleri karardı ve bağırmaya başladı:

“Hiçbiriniz beni anlamıyor, tanımıyorsunuz! Bundan sonra ben de sizi tanımıyorum ve şimdi buradan çıkıp Beyoğlu’na gidiyorum! Ne de olsa cahil ve züppeyim ben!” Sözlerinin ardından oradan çıkmak yerine oturup hüngür hüngür ağladı. Faiz Bey ve Şinasi şefkatle yanına oturup onu sakinleştirmeye çalıştılar. Neriman babasına dönüp “Baba ben ne cahil ne de züppe değilim. Baloya gitmekten vazgeçmiştim. İnanmazsanız Gülter’e sorun.” dedi.

Yan odada sakinleştikten sonra yeniden salona geldiğinde Şinasi ve Muammer saz çalıyorlardı. Bu kez Neriman da onlarla birlikte ud çalmak istedi.

Neriman, eve dönüş yolunda babasına balo elbisesi parası için dolaşmasına da evlenmek için üç ay beklemelerine de gerek kalmadığını söyledi. Faiz Bey günler sonra derin bir “Oh!” çekti.

Yayın Tarihi: 31 Aralık 2020 Perşembe 12:34
banner25
YORUM EKLE

banner26