banner17

Her anlattığında beşeri bir derde işaret ediyor

Akif Hasan Kaya, öyküyü 'olay'ı ve 'insan'ı göz ardı etmeden kuran yazarlardan. İşte tam da bu yüzden farklı ve kıymetli bir kitap 'Uzun ve Lacivert Günler'. Suavi Kemal Yazgıç yazdı.

Her anlattığında beşeri bir derde işaret ediyor

Öyküyü atmosfere, kişisel izlenimlere, lirik ve şiiriyeti olan aforizmalara, iç gözlemlere bağlayan pek çok yazar var. Olaysız ve insansız pek çok metne rastlıyoruz. Bu parantezin içine alabileceğimiz metinlerin bir kısmı öykünün hakkını vermeyi başarıyor. Ancak bu tarz metinlerin büyük bir bölümü “özenden” ziyade “özentiden” kaynaklanan bir “özsüzlükle” muzdarip. Bu tarz metinlerin bize tercüme kitaplarla intikal eden “bilinçakışı” tekniğinin ve “varoluşçuluk” akımının kolaycı sentezleri olduğunu düşünüyorum kendi adıma.

Neyse bu yazının amacı o öyküleri eleştirmek değil. Farklı bir öykü damarına işaret edebilen Akif Hasan Kaya’nın “Uzun ve Lacivert Günler” adlı yeni kitabına dikkat çekmek amacıyla, onda neyin farklı olduğunu vurgulayabilmek için bu girizgâhı lüzumlu gördüm. Daha önce “Islak Kibritler” ve “Ölmüş Oyuncaklar Müzesi” isimli iki öykü kitabına imza atan Akif Hasan Kaya, öyküyü “olay”ı ve “insan”ı göz ardı etmeden kuran yazarlardan. İşte tam da bu yüzden farklı ve kıymetli bir kitap “Uzun ve Lacivert Günler”.

Yeri geldikçe fantastiği, yeri geldikçe gerçekçiliği kullanıyor

Akif Hasan Kaya, öyküsünü canlı, rahat, kompleksiz, nümayişsiz bir anlatımla kuruyor. Mekanı, insanı ve olayları öykü için gerekli kompoziyona yerleştiriyor ve en önemlisi de her anlattığında beşeri bir derde işaret ediyor. Bir derde merhem olmasa da onu duymamızı, hissetmemizi sağlıyor. Böylece enformasyon bombardımanının nasırlaştırdığı/duyarsızlaştırdığı zihinlerimizi tazeliyor. Akif Hasan Kaya, kendisiyle yapılan bir röportajda “yazı macerasının” esbabı mucibesini şu sözlerle özetlemiş: “Yazarak ve bunları paylaşarak, zamanıma, sorumlu olduğum zamana karşı şahitliğimi yaptığımı düşünüyorum. Yoksa bu kadar dağılmışlık ve parçalanmışlık içinden bakmak zor olur. Ama burada dikkat ettiğim asıl mesele, öyküleri yazarken melodrama düşmemek ve olayı ajite etmemek. Öyküyü kendi bütünlüğü içinde kurgulayarak, olay örgüsünü işleterek bir atmosfer oluşturmak.”

Bu durum, Akif Hasan Kaya’nın sadece savaş, göç gibi toplumsal okumalara açık öyküleri için değil, bireysel travmaları anlatırken de ayniyle vaki bir durum. İlk öykü “Ben Yapmadım”, kişisel bir travma olarak, hatta bir mizah hikayesiymişcesine başlayıp bambaşka boyutlara ulaşıyor. “Gecenin İpi”nde bıçak sırtı bir konu o denli naif bir dille anlatılıyor ki okurda bıraktığı iz çok daha derin oluyor. “Koleksiyoncu”daki “aile yapısı” gerçekten uzun uzun konuşmaya değer. “Yanlış Hesap” sinema filmine uyarlansa kesinlikle muhteşem olur. Kaya, yeri geldikçe fantastiği, yeri geldikçe gerçekçiliği kullanıyor ve bazen de bu ikisini ustaca harmanlıyor. Ancak şunu itiraf etmem lazım ki kitapta yer alan “Göl” adlı öykü, an itibariyle Türk edebiyatında okuduğum öyküler arasında beni en çok etkileyen üç-beş öyküden biri oldu.

Öyküleriyle nakavt eden bir yazar”

Bu noktada öyküye “pragmatik bir misyon” yüklediğim ve bu yükü taşımayanları saha dışı saydığım düşünülmesin. Yazmak bir seçim işidir. Akif Hasan Kaya da seçimini bu yönde yapmaktadır ki bu bence fazlasıyla saygıdeğer bir tavırdır. Evet, öykü yazarı röportaj yazarı değildir. Ancak en güzel röportaj kitaplarının Yaşar Kemal, Sait Faik gibi yazarlara ait olması da göz ardı edilmesin lütfen. Çünkü röportaj bir “soru-cevap dökümü” değil, insanın-zamanın-mekanın yazı ile ifade edilmesidir. Akif Hasan Kaya, bir “derde” işaret ediyor yazdıklarıyla ve okurunu bir o dertten haberdar kılıp o derdin mazlumu ile “yüzleşmeye” davet ediyor.

Ancak burda Akif Hasan Kaya okumak isteyenlere ifade etmek istediğim bir not daha var. Onun işaret ettiği derdin “illa” politik bir bağlama oturması ve indirgenebilmesi gerekmiyor. Bu yüzden de “Filistin”i anlatan öykü pekala başka bir mazlum coğrafya için de okunabilir. Bir haber metninden farklı olarak 5N1K’ya ihtiyaç duymayan öykülere imza atıyor Kaya. Bu özelliği de onun yazdıklarının bir haber metninden daha “geniş” zamanlı dertleri ifade edebilmesini sağlıyor.

Bu noktada Doğukan İşler’in, Akif Hasan Kaya’nın bir önceki kitabı “Ölmüş Oyuncaklar Müzesi” için yaptığı tespitleri “Uzun ve Lacivert Günler” için de tekrar edebiliriz: “Akif Hasan Kaya, tutarlı bir gerçekçi ve yaşadığı ortamı/dünyayı iyi ölçebilen bir toplumcu. Daima mazlumdan yana; hem de basit manada bir 'toplumcu-gerçekçi' tavırdan oldukça uzak, yetkin bir şekilde kotararak yapıyor bunu. Öyküyü, hikâye anlatmayı ciddiye alan, ama bu ciddiyet içinde en fazla da okuru ciddiye aldığı için onu sıkmayan, bunaltmayan bir anlatıcı. Öyküler ile okuru baş başa bıraktığı zaman, okuyucuya, öyküleri tekrar kurarak olaylara başka türlü bakabilme imkânını sunan bir kalem. Ve yine Cortázar’ın o meşhur sözünden ilhamla bitirirsek bu yazıyı, öyküleriyle nakavt eden bir yazar diyebiliriz Akif Hasan Kaya için; bu öykülerin sonunda mazlumlardan yana gardınızın düşmemesi mümkün değil, onlarla hemhal olmamanız. Kara da olsa, gerçek öyküler hepsi demiştik çünkü.”

Akif Hasan Kaya’nın ilk üç kitabında belli bir olgunluğa ulaştırdığı bu kavi çizgisini yeni kitaplarla daha da güçlendirip derinleştirmesini temenni ediyorum.

 

Suavi Kemal Yazgıç yazdı

Güncelleme Tarihi: 22 Şubat 2016, 13:34
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20