banner17

Hayatın acı gerçekleri burada!

Abdullah Harmancı’nın kısa öyküler kitabı Yerlere Göklere yaşayan insanı anlatıyor.

Hayatın acı gerçekleri burada!

 

Öykü, bir iddiayı anlatmalıdır. Salt olayı anlattığında da bir iddiası vardır, olmalıdır. Yerlere Göklere öykülerinin yazarı hüküm vermiyor, kahramanlarını yargılamıyor. Bu açıdan suçlu ile suçsuza, günahkar ile günahsıza aynı mesafede duruyor. Yargılamayı zaman yapıyor ve hükmünü veriyor. Yazar sadece bir anlatıcıdır. Anlatırken ifade gücünü gösteren, o güçle anlatımı etkili kılan bir aracıdır. Maksat, eserde anlatılandır; maksat, anlatıcı değildir.

Kitapta neler var?

Geriye dönüş tekniğinin bolca kullanıldığı Yerlere Göklere kitabında iki olay akıyor. Birincisi kocanın, âşığın dünyası; ikincisi kadının düşleri, kurmak istediği ama kuramadığı dünya.

Tema bütünlüğünün bulunması öykü kitaplarında bir gereklilik değildir. Bu bütünlüğün bulunması kitabın daha rahat okunmasını, anlaşılmasını sağlıyor, işte bunun için de önemlidir. Bundandır ki, öykü yazarları kitaplarını yayımlamakta daha titiz davranırlar. Öykülerin yayınlanış tarihini, kitabın yayın tarihini ve ayrıca öykünün yazıldığı tarihi dikkate alırsak öykücünün tutumu hakkında sağlıklı bir fikir sahibi oluruz. Örneğin Manzara Resmi öyküsü ikibinüçte yazılmış, ikibinbeşte Hece Öykü’de yayınlanmış, ikibinyedide kitaba alınmış.

Emre Miyasoğlu, yazarın öykülerinde ele aldığı izleği “Abdullah Harmancı hikâyelerinde kendisiyle çatışan insanın uyanmak ve uyanmamak arasında bocalayışını, bildiği doğrular ve kendisine öğretilmeye çalışılanlar arasında kararsız duruşu trajik bir şekilde anlatıyor.” sözleriyle anlatır.

Jilet gibi öyküAbdullah Harmancı, Yerlere Göklere

Öykü yazarının tutumu, onun öykü anlayışını gösterir. Bir söyleşiye verdiği cevapta Harmancı, nasıl öykü yazmak istediğini ‘zehir gibi jilet gibi öykü’ cevabını vermişti.

Harmancı bu kitabında, birkaç öyküyü dışarıda bırakırsak, aile içi sevgileri, kavgaları, düşleri, düş kırıklıklarını, eş ihanetlerini, kan davalarını, eş memnuniyetsizliklerini anlatıyor.

Günümüz toplumunun temel sorunu aile içi kavgalar ve ölümlerin sıradanlaşmasıdır. Boşanma sebeplerinin başında gelen, ikinci kadındır. Evli olduğunu bildiği halde erkeği baştan çıkaran kadın; evli olduğunu bildiği halde kadını baştan çıkaran erkek... Boşanma oranlarının hızla arttığını göz önüne alırsak Harmancı ciddi bir sosyal olayı, sosyolojik tahlillere girmeden ele alıyor ve okuyucusunu muhakemeye çağırıyor.

Öykü anlayışını `anlık coşumsallıkla yazmak` olarak ifade eden yazar, atmosfer öykü yazıyor. An’ların içinde geçen düşlemeler, şuur akışı tekniğiyle veriliyor.

Kentler ve kasabalardan sahneler

Abdullah Harmancı, genç hikayeciler arasında metinlerin sadeliği, üslubunun samimiyeti ile öne çıkıyor, diyen Mustafa Kutlu genç öykücünün önünü açacak bir tavır sergiliyor.

Harmancı bazı Anadolu kentlerini ve kasabalarını anlatıyor. Sonraki öyküleri Ertesi Dünya ve Yerlere Göklere’de iç tasvire, iç akışa özen göstermiş. Dış olay kadar kahramanlarının ruh dünyasını vermeyi önemsemiş.

Yazarın amacı bir taşra öğretmenini, sıkıcı, sıkıntılı ve sınırlarını aşmaya meyilli bir insanı anlatmaktır. Harmancı sözünü ettiğimiz üçüncü kitabında da aynı sıkıntılı insanı anlatıyor. Burada kahramanları biraz daha çeşitlenmiştir. Bir iş adamı, bir memur, bir bekar, bir iş kadını vs...

Anlatım biçimi bakımından Yusuf Atılgan, Ferit Edgü, Cemal Şakar ve Sadık Yalsızuçanlar çizgisinde bulduğum Harmancı kısa öyküde dış iç ve atmosfer betimlemesi ve yoğun dil kullanması bakımından başarılıdır.

Hikayede yaşayan insan

Harmancı'nın öykülerinde "kahramanlardan" ziyade etiyle, kemiğiyle, zaafıyla, günahı ve sevabıyla "yaşayan" insanlar dolaşıyor, hayal kuruyor ve sükûtu hayale uğruyor. En fantastik, en uçuk öykülerinde bile insan olmanın gerçeği okuru yakalıyor. İnsanlık hallerinin gayri resmi vakanüvisliğini yapan Harmancı, kısa öykünün imkânlarının sanılandan çok daha zengin olduğunu ve insanın bunalımlarının okuru bunaltmadan da anlatılabileceğini ispatlıyor.

Bir söyleşiden soru ve Harmancı’nın cevabı şöyle:

"Yokuş Aşağı"da Mehmet'in hikayesini okuyoruz. Eşiyle sevgilisi arasında, bir bakıma gelenekle modernite arasında seçim yapamıyor Mehmet? Kısmet'in yaptığı reçelleri Nazan yapamaz, Nazan'ın bilinç düzeyine Kısmet erişemez... Erkek zihninde arka planı nedir bu seçimin?

Yaşadığımız hayat, geleneksel olanla modern olanı bir tramvay durağında yan yana getiriveriyor. Sosyolojik tahliller bir edebiyatçının işi değil. Ama o tramvay durağı edebiyatçıyı ilgilendiriyor. Şalvarlı, yazmalı, elleri kınalı kadınlar, streçli, pirsingli, makyajlı kızlarla aynı ailenin bireyleri bile olabiliyorlar. Bizim ülkemizde bu çok daha yoğun olarak böyle. Beni bu ilgilendiriyor. Bizde ne modern tam olarak modern, ne geleneksel gerçek anlamıyla geleneksel... Nasıl bir seçim yapılacağı elbette seçim yapanla ilgili. Ben gene de "tehlikeli" bir genelleme yapmak isterim: Türk erkeğinin gönlünün bir tarafında hep modern hanımlar yaşayagelmiştir, ama onlar çoğunlukla geleneksel hanımları tercih etmişlerdir. Çünkü geleneksel hanımlar daha az "maliyetlidir."!

Hayatın acı gerçekleri

Huzurun "bağlanmak"ta olduğunu ifade eden yazar, bir yandan da bütün aşkların bir gün biteceğine, bütün sevdaların yarım olduğuna işaret ediyor.

"Manzara Resmi" öyküsüyle "aşkın" bir boyuta, yani "göklere" yakın; "Bir Cumartesi" öyküsü "yerlere" daha yakın duruyor.

Harmancı’nın bu kitabında kırk üç (43) öykü bulunuyor. “İnsan yerde yaşar ama göklerle çevrilidir.” yargısını doğru çıkaracak şekilde, insanın yeryüzündeki varoluşsal konumuna paralel olarak, hayatı en “aşkın” ve en “süfli” boyutlarıyla kavramaya çalışan öyküler; aşkı, evliliği, ölümü, öldürümü, yaşadığımız hayatın kışkırtıcılığını, acımasızlığını, “kısa öykü” türünün imkanları çerçevesinde anlatmaya çalışıyor.

Recep Şükrü Güngör analiz etti

Güncelleme Tarihi: 12 Mayıs 2016, 14:13
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20