Hayalleri bir insanı hayatta tutmaya yeter mi?

Uğultudan duyulmayan ya da duymamak için uğultu yayılan dünyada hanımların sesine ‘Ayak İzlerinde Uğultu’ kitabındaki öyküleriyle can vermiş yine Cihan Aktaş..

Hayalleri bir insanı hayatta tutmaya yeter mi?

Uğultudan duyulmayan ya da duymamak için uğultu yayılan dünyada hanımların sesine öyküleriyle can vermiş yine Cihan Aktaş. Beklediğimiz ve özlediğimiz gibi… Cihan Aktaş’ın son öykü kitabı Ayak İzlerinde Uğultu, Mayıs 2013’de İz Yayıncılık’tan çıkmış bulunuyor.

Ayak İzlerinde Uğultu kitabını okuma sürem uzadıkça baş taraflarda okuduğum öyküleri “acaba başka bir kitapta mı okumuştum?” diye soracak kadar dönüp dönüp kontrol etme ihtiyacı hissettim sürekli. Zira uzun zaman önce okuyup gönlüme yerleştirmişim gibi aradan yıllar yıllar geçtiğini hissettim kitabın sonlarına geldiğimde. Henüz okumuş olmama rağmen bu kadar çabuk nasıl sahiplenebildiğime ben de şaşırdım doğrusu. Derinlerdeki yeri evveliyattan hazır olsa gerek ki bu öyküleri kabul ederken hiç zorlanmadı kalbim.

Anne-kız öykülerinden de öte

Cihan Aktaş’ın öykülerinde sanki asıl anlatılmak istenen ustaca yedirilmiş cümlelerin içerisine gibi gelir bana hep. Ayan beyan ortada değildir her şey. Tıpkı bir bulmaca çözer gibi emek vererek okumak gerek bu öyküleri. Kalabalıklar içerisinde yalnızlaşmak. Hep bir göçebe olma durumunun insanı, olayları dışarıdan bir gözle izleyerek değerlendirebilecek kadar iyi terbiye edebilmesi ve içerinin kargaşasından, uğultusundan beri kalarak diğerlerinin göremediğini yakalamak.

Anne-kız arasında geçen bir konuşma mesela; kimi zaman çoğu annenin hissedebileceği tedirginliği, o hali aynıyla seçilmiş cümlelerden okuyabiliyoruz: “Onun yüzünde apansızın, bir zamanlar aynada bana görünen ifadeye yakalanmıştım. Ben onun yüzündeydim şimdi…” Ona bakmak aynı zamanda eski kendine bakmak gibi. Karşındaki kararlı tavrı tanıyıp, ısrarından gönüllü vazgeçmek zorundasın. Çünkü aslında biraz da geçmişteki kendinle konuşuyorsun. Çok yakın olup, birbirinden uzak olmak böyle bir şey olsa gerek.

Ve başka bir anne-kız ama bu sefer çocuklaşan anne ile annesine annelik yapmak durumunda kalan bir kızın öyküsü. Geceleri iyice kendini çocuk hissettiğinden kızının yanına yatmasını isteyen ve bitmeyen aslında hiç de bitmeyecek işleri yüzünden bu çağrıya olumlu cevap vermediği için “sen benim kızım mısın, annem misin yoksa” sorularını annesinden işiten kız ile çocuksu bir ruh taşıyan annenin öyküsü.

Diğer bir öyküde ise annesinden daha fazla sorumluluk duygusuna sahip bir kız ve uzak diyarlara biraz da sorumsuzca giden bir annenin arasında geçenler anlatılıyor. Kızın annesine nazaran üstlendiği fazladan bir mesuliyet duygusu var ki adeta annesi ile rolleri değiştirmiş olduklarını düşündürtüyor insana.

Bir diğeri de birbirinden çok uzak iki şehirde yaşayan anne ve kızının ilişkisi. Bu anne ise kızını hakikaten çok iyi tanıyor ve daima çocuksu kalan kızına dair sesli düşüncelerinden anlıyoruz ki aralarında çok uzak mesafeler olsa da birbirlerine çok yakınlar.

Hayallerine sahip çık ey insan!

Çocuksuluk, duygularımıza sirayet eden kokular ve geçmişle birlikte yürümek var bu öykülerde. “Çürük Ayva Kokusu” isimli öyküde gurbetin nasıl koktuğunu anlayabiliyoruz misal. Bunun izahı öylesine zor ki. İnsanın hafızasında olumlu ya da olumsuz bir yer teşkil eden her mekanın kendine has bir kokusu olduğunu kim inkar edebilir. Ve o mekânlarda cereyan eden olaylar hafızanızda canlandığında kokusunu da yanında getirmediğine şahit olanınız var mı ki?

Terk edilmişliğin, bırakılmışlığın ağırlığı bir kadının duruşundan, daha ötesi gölgesinden bile anlaşılabilir mi? Yazarın cümlelerine nüfuz eden duyguların anlatımı o derece canlı ki “ipli kadın” öyküsünü okurken karşımda oturduğunu hissediyorum. Sahi oturmaya vakti var mıydı ki? O hep koşturmak zorunda. Ama yüzündeki çizgiler öylesine belirgin ki, adeta tüm yaşadıklarını yüzünden okumak mümkün. Ayrılıklar, gidenler, hep bir arada kalma durumu var sanki bu öykülerde. Hayallerine sahip çıkmak ve beklemek, umutla ve sabırla beklemek.

İnsanın kendini sürekli bir sınamadan geçirme hali ve belki cevabı bilip de cesaret edip doğru olduğunu bildiğiyle ve hatta emin olsa dahi yüzleşememesi. Hayalleri bir insanı hayatta tutmaya yeter mi? Hayallerine inanıyorsa evet. Desenine, kokusuna, çıkardığı sese varıncaya değin yakınındaysa hayalleri elbette onu ayakta tutacak ve elbette diriltecektir. İstersek eğer hayal ederek dünyanın öteki ucundakini bile ayaklarımızın altında akan suyun serinliğinde hissedebiliriz. Suyun ferahlatıcı gücüyle özlemini çektiğimiz ile aramızdaki mesafe sıfırlanabilir.

Bu kitabı okuyunca sanki on iki öykü değil de on iki kitap birden okumuş hissine kapılıyorsunuz. Çünkü yazar bilhassa her zaman öncelediği hanımlara ait meselelerin ki -bunlar aynı zamanda bütün bir toplumu ilgilendiren tüm çetrefilli sıkıntılarımıza tekabül ediyor-  derinine kadar inip, yaşanılan sıkıntıların özünü detaylıca anlatıyor. Akıcı ve her cümlesinde merakımızı kamçılayan üslubuyla.

F.Kebire Gündüz Karaaslan kalbine nakş olan kitabı yazmaya çalıştı

Güncelleme Tarihi: 03 Mayıs 2019, 18:12
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13