Hattatların destanı yeniden hayat buldu

Gelibolulu Mustafa Âlî’nin Menakıb-ı Hünerveran adlı eseri, avuçlarımız arasından kayıp giden mazîye dair ruhumuzdaki nedamet duygusunu tekrar harekete geçiriyor..

Hattatların destanı yeniden hayat buldu

Osmanlı dönemi hat sanatının serencamına dair dönemin billûr kalemi Gelibolulu Mustafa Âlî tarafından meşk edilen Menakıb-ı Hünerveran, çeşnisi bol, isimleri kavi, hülyalık bir bahçeden sesleniyor şimdilerde. Şimdilerde deyişim, merhumun ilk olarak bin beş yüz seksen yedi tarihini kayıt düştüğü eser, sonrasında İbnülemin Mahmut Kemal İnal tarafından 1926’da, yenilerde ise 1982 tarihli Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları’ndan baskısının ardından yıllarca unutulmuş, üzeri küllenmişti. Neyse ki merhum Dr. Müjgân Cumbur’un himmet ve gayretiyle yeniden ve fakat içerik ve biçim olarak aslına sadık kalınarak sadeleştirilmiş, sözlük, dizin ve gözlere şenlik levha örnekleriyle bayram yerine dönüştürülerek sunulmuş kültür hanemize.

Büyüyenay Yayınları’nın incelikli zevk işçiliğini esasen kutlamak gerek. Eserin yüzyılların ardından yeniden gündeme getirilmiş olması, şüphesiz ki kültür aktarımını alfabe yoluyla devam ettiren bir hayat kaynağının kurutulmasıyla her şeyin ters yüz edildiği bir dönemin ardından,  ademe mahkûm edilen böylesi eserlerin yeniden okurla buluşturulması bir kadirşinaslık örneği olarak takdire şayan bir çalışma, yeri doldurulmuş bir göz nuru halinde ilgiyi fazlasıyla hak ediyor.

Gelibolulu Mustafa Âlî’nin Menakıb-ı Hünerveran’ı (Hüner Sahiplerinin Menkıbeleri) bir güzel unutulmuşlar albümü halinde, uzakta kalmış, özlenen, buğulu tarih levhalarının bir dizi olarak sıralandığı seremoniyi sergiliyor. Şark klasikleri arasında hatt, nakkaş, musavvir ve teclid (ciltleme) hizmetinin azad kabul etmez üstadlarının yer aldığı eser, binbir işçilik ve geniş bir araştırma neticesinde kendi hallerince sırlanan isimleri gün yüzüne çıkarıyor. Kendi hallerince sırlanmışlardır ki caize telaşına düşmüşlerin yanında, hünkârın iltifatıyla bir ömür düş evrenine uğramışların hikâyesiyle çevrelenir sanat dediğimiz şey.

Kayıp giden mazîye dair ruhumuzdaki nedamet duygusu

Marifeti yüzünden okumak bize yakışmaz: İlim çevrelerinin el üstünde tuttuğu eser, tumturaklı bir Osmanlıcanın ardından Arapça ve Farsçanın hâkimiyeti altında seciler, edebî sanatlarla dolu bir inşa dili kullanılmış olmasına rağmen, Türkçenin kollarına yaslanan tüyden hafif övgü nağmeleriyle dillere bal badem şekerler sunuyor. Dilin güzelliğine sinmiş buğulu, acem âşıklarına has cilveli kalemiyle Mustafa Âlî, meşk sunduğunun farkında bir kalem erbabı olduğunu cümle âleme gösteriyor. İltifat mı, ötesi Ulu Tanrı’nın ‘beyt’i mamur’undan bir yol bulunursa, nasip işi, o kadar…

Kalemin ve yazının kudreti ve Allah’ın övgüsü ile Hz. Peygamberin hadislerinden yol alarak eserine başlayan Âlî, mebzul miktarda sanatıyla yer edinmiş güzide isimleri zikrederken mana âleminin yolcularını, kudretli devlet adamlarıyla birlikte rahmete gark eyliyor. Hatt sanatının öncelikli olarak yer aldığı eser, beş bölümden müteşekkil. Yazı erbablarının, üstadlarının, ustalarının, aynı güzellikte esere düşen yüzleri birer birer nakşediliyor sayfalar boyunca. Edebî, tarihî ve sosyal bütünlüğüyle yetkin bir heyecanın kaleminden Arap, Fars ve Türk sanatçıların isimlerini ve kaylule uykusu kadar tatlı üslubunu okuyunca, avuçlarımız arasından kayıp giden mazîye dair ruhumuzdaki nedamet duygusu bir kere daha kahırlanıyor.

Yazının bir mucize olduğuna dair incelikli değinilerde bulunan Mustafa Âlî, sahabeler ve yazıcıların bütünü hakkında, süslü nesir örnekleri sunuyor. ‘Üstadan-ı seb’a’ ismiyle meşhur Cemaleddin Yakut Musta’samî, Argun Kâmil, Abdullah Sayrafî, Yahya Sofî, Mübarekşah Süyufî, Mübarekşah Kutb ve Şeyh Ahmed Sühreverdî’nin yanı sıra, Arap Fars ve Türk kültürünün ziyadesiyle soluklandırdığı kültür havzasında yetişen yazı erlerine, erenlerine, âşıklarına, maşuklarına vasıfları itibarıyla bir çeşit zeylnameler yazıyor. Eh bu kadar güzide ismin ‘Şeş kalem’ olarak sülüs, nesih, ta’lik, reyhanî, muhakkak ve rıka tertibini meşk ettiklerine dair hatırlatmaya gerek yok elbette. Zira hepsiyle ünsiyet kurmuş, hepsini bihakkın gözlerinin ışığı hürmetince, elifi elifine kamışa ve mürekkebe amade kılmış taifenin öpülesi elleri vardır. Bu eller arasında İdris Peygamber başta gelmektedir ki kalemle yazan ilk insan olarak ukbada şefaatini dileriz. Eh, madem peygamber bahsine gölge yaptık, Çâr-yâr-ı ba-safâ ve vahiy kâtiplerini de mürekkep kokan dilimize yakın kılalım. Bu yakınlığın ‘safalı dört dost’u olarak, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali ki vahyin ilk kâtipleri arasında müstesnadırlar.

Üzeri küllenen ateşi yeniden yakıyor

Gelibolulu Mustafa Âlî’nin müstesnalar arasında zikredilen Menakıb-ı Hünerveran’ı, Doğu’nun çehresini sanatla değiştiren hükümdarların, sultanların bahtlarına dair ayrıca bir fasıl sunuyor. Osmanlı sanatının zirvesi olarak eserde isimleri zikredilen padişahların yanı sıra Hüseyin Baykara’nın dillerde dolaşan sanat tutkusu çevresinde önemli hikâyeler, menkıbeler çeşnisi ziyafet babından sunuluyor okura. Mustafa Âlî, nesirde gösterdiği başarının kaydını bu eserle mukayyed kılıyor. Sadece bir göz aydınlığı, gönül rızası olarak değil, mücellitleri menbaına hevesli bir serhoş ademoğlunun sahtiyan ve murakka üzerine zerefşan şemse cilt karşısındaki hayranlığına tabi olmak farz-ı ayn olsa gerek. Zira musavvirlerin binbir müşkilatla meşk ettikleri zarif çini nevinden zeminlerin remil ilmi karşısında vefk yazan hattatların toprağında büyüden, sihirden eser mi kalırmış?

Büyülenmiş bir dünyanın son temsilcilerine içtenlikli bir gönül aynası tutan Mustafa Âlî, “Sözün sonucu, (her şeyi en çok bilen Tanrı’ya hamd olsun) ki, Menakıb-ı Hünerveran adlı ve anıları belirlenmiş, hattatların bilgileri Tanrı’nın himmetinin bereketiyle bitip son buldu. Bitirilmesi icab eden bu övülmesi gerekli kitap, yazı güzelliğine rağbet eden kudret, itibar sahibi kimselerin büyükleri ve büyüklenmeye lâyık fazılların ulularının hizmetlerinde bulunması ve her zaman kütüphanelerinde saklanması, yapılması gerekli şeylerden olduğunun doğruluğunu ortaya çıkarmıştır.” sözüyle eserini hitama erdirir.

Bir destan tadında sürükleyen eseri ve nesrin gücüne iman eden mazbutluğuyla Mustafa Âlî, üzeri küllenen ateşi yeniden yakıyor ki gönlünde bu ateşi duyanlara ne mutlu!..

Reşit Güngör Kalkan yazdı

Güncelleme Tarihi: 24 Aralık 2018, 12:23
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13