banner17

Hacı mısın turist mi?

Nazife Şişman, Günün Kısa Tarihi’nde önemli şeyler söylüyor. Kitabın bazı kısımlarını inceledik.

Hacı mısın turist mi?

 

Değişen dünyayı tahlil eden yazılar günü anlaşılır kılma çabasında olunca okumadan olmuyor. Nazife Şişman’ın Günün Kısa Tarihi kitabı, bu şekilde bir arayış içinde olanların kaçırmaması gereken bir kitap. 2008 yılında Timaş’tan çıkan Günün Kısa Tarihi, Nazife Şişman’ı az çok takip edenlerin pek de garipsemeyeceği tespitler içeriyor.Nazife Şişman, Günün Kısa Tarihi

‘Modern’  denileni sorgularken geçmişi bu sorgulamada bir araç olarak kullanan Nazife Şişman’ın çarpıcı ve bir o kadar da önemli tespitleri var. Hızı ve değişimi ‘modern insan’ için iki önemli etken addediyor ve hızla akan zamana yetişmekte zorlanan insanı konu ediniyor kitabında. Yaşayışın hızlı ve yoğun olması nedeniyle düşünmeden geçiştirilen ‘şimdi’yi, kendi deyimiyle “süregelen bir parçalanmışlıkla malul şimdinin içindeki değişimi, dönüşümü, karmaşayı görmeye çalışmak” için uğraşıyor. Kitap denemelerden oluşuyor. Bunlardan ilgi çekici birkaç tespiti sizlerle paylaşmaya çalışacağız. Olur ki ilginizi çeker ve kitaba yönelirsiniz.

Tam anlamıyla mutluluk mu?

Ambalajlı mutluluk” yazısında mutluluğu tahlil eden yazar, birkaç karşılaştırmalı mutluluk tanımından sonra günümüzde moda olan mutluluk anlayışının varlığın anlamına dair ‘uhrevî bir boyut’ ve ‘manevî bir derinlik’ten yoksun olduğunu belirtiyor ki burada akıllara ‘yapaylık’ gelebilir. Yeni mutluluk anlayışının iyilikten uzak oluşu tespiti var ki, bu da önemli; “mutlu insan” günümüzde dünyanın gidişatıyla ilgili sorunu olmayan kimsedir genellikle. Dertlenecek çok şey var, güllük gülistanlık değil dünya. Tam anlamıyla mutlu olmak mümkün mü? Evet, bunları umursamayarak mümkün pek tabii.

Gereksiz bir biriktirme değil bu!

Kullanımın değişen yüzü”nde, bir hafızın görev yerine gidişinde duyduğu heyecana binaen insanların içine çıkacak olmasının verdiği telaş anlatılıyor ve giyilecek kıyafetin defalarca giyilmiş ama yenilenerek o kişiye giydirildiği belirtiliyor. Uzunca kullanılıyor bu şekilde kıyafetler yani, ‘eski zamanlar’da: Paltonun yenilenmesi, onun değiştirilmesi anlamına gelmiyor, bir şekilde işlemden geçirilerek yeniden dikilmesi ve tekrar kullanılır hâle getirilmesi demek oluyor. Bir anlayışın ipuçları verilmiş burada: Sınırsızca tüketmemek. Sınırsızca tüketilen bir şeyin geri dönüşümü zor olur elbette. İsraftan kaçınan bir kullanım/yaklaşım ve eşyayı mümkün olduğunca uzun kullanılacak şekilde tutma/bu şekilde kullanma amacı bir şeyin çöp olması yani kullanılamaz hâle gelmesini hayli zorlaştırır. Bu, çöp eve giden yolda bir aşama olarak algılanmamalı elbette. Zira gereksiz ve ileriye dönük olmadan yapılan bir biriktirme değil, “ne yapıp edip tedavüle sokma ameliyesi mevcut”. Güncel olana gelirsek, Genetik Testlerşişe kapaklarının atılmayıp bunlar aracılığıyla engellilere araba alınması örnek verilemez mi? Bu bilinçle hareket eden insanlar hâlâ var. Çok şükür “sadece kitaplardan okuduğumuz olaylar” kategorisine girmedi daha bu güzel mantık/uygulama.

Biyoteknoloji gelişiyor ama neden tartışılmıyor yeterince?

Nazife Hanım’ı özellikle son senelerde biyoteknoloji konuları üzerine yaptığı konuşmaları ve araştırmalarıyla takip ediyoruz. Genetik ve tıp alanında yaşanan değişimlere sessiz kalan Müslümanların sessizliğini bozma amacında olan yazar (bu amacı bizzat ondan duymuş değiliz ama bu şekilde görünüyor, bu ne güzel amaç), geçtiğimiz aylarda bir kitap çıkarttı (Yeni İnsan- Kaderle Tasarım Arasında) ve konuyu enine boyuna sorguluyor. Günün Kısa Tarihi’nde de biyoteknolojiyle alâkalı bir deneme mevcut. Yaşanan gelişmelere (2007’de Türkiye’de ilk klonlanmış kuzunun ‘üretilmesi’, kuzumuzun ismi ‘Oyalı’) ‘millî’ bir gururla bakmanın ciddi etik tartışmalara mahal vermemesi dikkat çekici. Bilimsel gelişmeye ‘iman’ derecesinde inanılması bu tartışmalarda eleştirel aklı yok etmesi bakımından önemli bir etken olarak önümüzde duruyor.in vitro döllenme

Müslümanlar tarafından olaya bakıldığında ise sessizlik zaten mevcut da, irdelenmesi gereken şey, acaba bu sessizliğin nedeni “matbaaya karşı çıkan gericilerle bir tutulmamak” mıdır? Türkiye tarafında olay böyle maalesef. Fakat ‘Dolly’ isimli koyun kopyalandığında dünyada klonlanmanın etiği üzerine yapılan tartışmalar halen farklı perspektifler ve konular etrafında devam ediyor. Bu konu üzerine daha birçok şey söylenebilir ve yazar da çok şey söylüyor. Doğal bir sürecin insan kontrolünde teknolojik bir sürece dönüşmesi, bunun sonuçları, doğum öncesi genetik tanı sonucunda olasılık dâhilinde bulunan müdahaleler, ‘in vitro’ döllenmeye yaklaşım ve daha birçok konu Türkiye’de enine boyuna ve özellikle farklı bakış açılarıyla irdelenmeyi bekliyor.

Müslümanların da cevaplaması gereken birçok soru var. Sorulardan önce, yaklaşım olarak ortaya çıkması gereken bakışları görmeliyiz aslında. Konu uzun. Bir yazıda bitirilecek kadar kısa değil, biyoteknolojik gelişmelerle ilgili söylenecekler. Ama yaşam kalitesi odaklı bir üreme algısının hız kazanarak yayıldığı çok açık. Günün Kısa Tarihi’nde yazarın “Down sendromlu çocuk” örneğindeki gibi, tedavisi olmayan ölümcül bir hasta yaşam kalitesine sahip olmadığından “yaşamasa da olur” denilerek göz ardı edilebilmekte, modern algıda. Kaliteyi artırmaya yönelik her şey meşru kabul ediliyor, zira bunu sağlayacak yöntemler mevcut. Yazarın alıntıladığı, Margaret Somerville’e ait şu söz, bu konuya yaklaşımda güzel bir perspektif sunabilir: “Bir toplumun ahlâkîliği onun zayıflara, küçüklere, en mağdur üyelerine nasıl davrandığı ile ölçülür.”

Müslümanın bakışı sabit

Yağmur duaları ve kozmik tasavvur” başlıklı bir metin var ki kitapta, bu da önemli bir hususa dikkat çekiyor, yağmur duasına çıkan insanlardan bahsediliyor. Bu sayede yere düşen her kar tanesinin bir melek tarafından yeryüzüne indirildiği şuuru hatırlatılıyor yazar tarafından. Gök gürlemesinde sadece eksi ve artı yüklü iki bulutun çarpışmasını görmeyen, bunu sonun bir habercisi olarak da algılayan ‘bakış açısı’nı hatırlatıyor. Müslümanların ‘bilim’deki herhangi bir gelişme karşısında kafalarındaki algıyı değiştirmemeleri sanırım yazıda geçen önemli hatırlatmalardan. Fizik Nazife Şişman, Yeni İnsandünyadan örnek verdik, devam edelim; zaten fizik dünya bir Müslüman için her an bir oluş hâlinde olup keşifler yahut icatlar “Kelâmî manada” bir problem teşkil etmiyor. Zaten bir inanış hali mevcut, oluşa- dolayısıyla olacaklara. Ama modern bilimdeki mantalite, hayreti ve kutsallığı yok etmek üzerine kurulu.

Turist ve hacı arasındaki fark mühim!

Geziyoruz, görüyoruz. Gezdikçe bildiklerimize ve gördüklerimize bir şeyler ekleniyor, duyduklarımızı bizzat görüyoruz, okuduklarımızın gerçek olduğunu fark edince, yalnızca kitaplarda yer alan yönü dışında bir şeylerin var olduğunu da anlayınca “ufuk” denilen mühim, ‘derinliği insan tarafından kazandırılan derya’ genişliyor. “Hacılar, seyyahlar ve turistler” başlıklı yazıda İsmet Özel’in şu dizelerini alıntılamış yazar: “Eskiler iz sürerdi, biz muttasıl arıyoruz yeni insanlar”.

Şu anda yoktur ama bilinir; eskiden Hacc’a gitmek bir meşakkat istermiş. Anlatılır, Nazife Hanım da kitabında bundan bahsediyor, anlatıyor ve bu yolculuğun insanı “kutlu belde”ye yolculuk dışında bir de yolcuyu dönüştürmesinin beklendiğini hatırlatıyor. “Böyle mi peki?” diye sorduğumuzda “dönüşüm”ün pek de anlamını ve inandırıcılığını koruduğu söylenemiyor. Elbette insanların dönüşümlerini, yaşadıklarını tahlil etmek ve bunlar hakkında yargıda bulunmak kimsenin haddine değildir. Sadece bakıyoruz, gözlemliyoruz ve görüyoruz ki Hacc’a en kısa nereden gidileceği, en fazla Hacc’ı yapanın kim olacağı, en soğuk ve rahat odanın kime kalacağının endişesi sarıyor yavaş yavaş Müslümanları. Niye? “Hacı” vasfımız dışında her an yanımızda olan ve bizim belki de boş bir anımızı bekleyen “turist” yanımıza mı yenik düşüyoruz yoksa?

Turistlerin en önemli özelliğinin ziyaret ettikleri yerlere ait olmamaları olduğunu söylüyor Bauman. Gittiği yer ile arasına mesafe koyan, oraya mümkün olduğunca dıştan bakan ve yalnızca hareket eden. Varmak, özümsemek, bulunduğu yerde kısa bir süre de olsa yaşamak turistin mantığında yer almaz. (Burada hacı ve turist karşılaştırması bir örnek. Elbette ‘hacı’ yerine Müslüman bir gezgin, turist yerine de yine ‘turist’ getirilebilir. Önemli nokta, Müslüman bakış açısını seyahatine de yansıtanı anlatabilmekti.)

Başörtüsü: Özü koruyucu bir kabuk

Kitabın bir yerinde kıyafetin dışa yansıması konusunu irdeleyen yazar, konuyu başörtüsüne getirip bunun zahire ait ama kişinin batınını da etkileyen bir dinî uygulama olduğunu anlatıyor okurlarına. İbadetin hatırlatıcı rolünü göz ardı etmeyen Nazife Şişman, gerçekten hassas bir noktaya güzel bir yaklaşımla dikkatleri çekiyor. Çokça tartışılır meclislerde, sosyal medyada bu konu. “Dışarıdan benim nasıl göründüğüm niçin önemli olsun ki? Allah bilmiyor mu zaten ne hissettiğimi, neye inandığımı?” gibi bir sorgulamaya tam anlamıyla yanlış denilebilir mi? Denilemez sanırım, asıl Allah biliyor neye inandığımızı evet, ama yazarın da hatırlattığı gibi bir toplumsal düzenlemeden bahsedilirken kıyafet/ diğer insanlara nasıl göründüğümüz göz ardı edilemez.

Başını örtmek daha iyi bir Müslümanlığın işareti olmayabilir. Fakat başını örten kadına yaklaşımda onun Müslümanlığı göz önünde bulundurulur diğer insanlarca. Yazarın bu konu hakkında söylediklerini aynen alıntılayalım: “…bir öncelikler sıralaması yapıldığında, elbette özdür önde gelen. Diğer taraftan, hububattan meyveye kabuğu olmayan bitkinin bile çürüdüğü gibi basit bir akıl yürütme, özü koruyucu bir kabuğa ihtiyaç duyulduğunu da gözler önüne serer.”

 

Esad Eseoğlu birkaç alıntıyla bir kitabı tavsiye etti

Güncelleme Tarihi: 12 Mayıs 2016, 15:01
YORUM EKLE
banner8

banner20