Gurbetine düşülen tek dil Türkçe mi?

Necati Mert dil ve Türkçe üzerine yazdığı denemelerini bir araya getiriyor ‘Kelepir Sepet'te. Din'le problemli olmak, dil'le problemli olmayı getiriyor diyen yazar, bunun tarihsel sürecini de açıklıyor..

Gurbetine düşülen tek dil Türkçe mi?

Hikâye, deneme ve inceleme türünde eserler veren Necati Mert, dil ve Türkçe üzerine kafa yoran değerli isimlerden biri. Kelepir Sepet, yazarın dil üzerine yazdığı, çeşitli dergilerde yayımlanan seçme yazılarından oluşuyor. Okur Kitaplığı'ndan çıkan kitap, iki bölüme ayrılmış. 'Dil ve Türkçe Üzerine' adlı ilk bölümde Türkçe'nin öztürkçeleştirilmesi serüveni anlatılıyor. Tanıtım yazısında belirtildiği gibi, dil devrimcilerini kızdıracak yazılar bunlar. İkinci bölüm 'Sözcükler Üzerine’de ise anlamları karıştırılan, yanlış yazılan sözcüklerle ilgili makaleler var.

Kelepir kitap değil kelepir sepet

Kitaba "Kelepir Sepet" isminin verilmesi yazarın başından geçen bir olaya dayanıyor. Adapazarı'nda kitapçılık yapan yazarın, kitabevinde, içinde yarı fiyatına sattığı kitapların bulunduğu sepetin üzerinde yazılı "kelepir sepet". Gelenlerin dikkatini çekiyor; neden kelepir kitap değil de sepet yazılmış? Açıklaması şöyle: "Sözcük sözcüğün yerine kullanılabilir. Benzetme amaçlı olabilir bu, olmayabilir de. Olmadığında yine de adlandırılabilir bir ilişki kurulur iki sözcük arasında. Sözgelimi, ‘cepten arayacağım’, ‘İki bardak içti’, ‘Sırtını çıkar’, ‘Bu depo kaç kilometre götürür’ dendiğinde ‘cep’, ‘bardak’, ‘sırt’, ‘depo’ mu anlaşılır? ‘Kelepir sepet’ de böyle: ‘Sepet’ yazılı ama sepettekidir kastedilen. Kitap.”

Yabancı sözcük değildir dili öldüren, yabancı kuraldır

"Dili yabancı kökenli kelimelerden arındırmak..." Sıklıkla duyduğumuz bu deyimle nedense hep Arapça ve Farsça kelimeler kastedilir de, Batı dillerinden gelen asıl yabancı kelimeler düşünülmez. Bunun altında dilin laikleştirilmesi yatıyor. Necati Mert, öztürkçeciliği savunmakla, dilde sadeleşmeyi savunmanın aynı şey olmadığını söylüyor. Yazara göre farklı dillerden gelen kelimelerin kurallarını almamak kaydıyla dile girmesinde bir sakınca yok. Problem kural almakla başlar. Yazar bu konuda kendini Ömer Seyfettin'e yakın görüyor.  Ona göre Ömer Seyfettin, sözcük milliyetçiliği yapmıyor, halk tarafından benimsenmiş olan sözcükleri Türkçe sayıyor ve sözcüklerin kökenleri ile ilgili analizleri ırkçılık sayarak reddediyor.

Yazar, "din'le problemli olmak, dil'le problemli olmayı getiriyor" diyor ve bunun tarihsel sürecini açıklıyor. Ulus devleti kuran kadronun amacı, devamında ulusal dil ve edebiyat kurmaktır. Çünkü dine düşmanlık, onunla ilgili olan her şeye düşman olmayı gerektirir. Yapılan inkılâplara bakılırsa, dil meselesinin dinden bağımsız yürütülmediğini görmek mümkündür. 1928 Nisan ayında Anayasa'da yapılan operasyonla "Devletin dini İslam'dır" ibaresi kaldırılır, hemen ardından dille ilgili çalışmalara başlanır. Aynı yılın Mayıs ayında "anlaşılmayan ve anlamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak mecburiyetinde olduğumuz" dile getirilir. Geçmişini, edebiyatını, tarihini okuyamayan, Osmanlıcayı yabancı dil sanan nesiller oluşturma politikasının ilk adımı atılmıştır böylece.

Milletin hafızasını yok etme girişimleri

Cumhuriyeti kuran kadronun pozitivist anlayışı dil politikalarına da yansımıştır. Latin harfleri kabul edildikten sonra, ibadet diline de el atmak lazım geldiği düşünülür. Bir dizi çalışma yapılır, hayatımıza yerleşmiş sözcükleri sökmek için. Okullardan Arapça ve Farsça dersleri kaldırılır. 1932 yılında kurulan Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin (sonraki adıyla Türk Dil Kurumu) bu yöndeki çalışmaları yadsınamaz. Kur'an, ezan ve kametin Arapça okunmasının 18 yıl boyunca yasaklanması bundan sonradır. Okul müfredatlarından da din dersleri çıkarılmıştır.

"Yabancı sözcüklerin" ayıklanma aşamasına gelmiştir sıra. Üç buçuk ay içinde 1382 Arapça ve Farsça sözcüğe yeni karşılıklar bulunur. Yazarın deyimiyle bu 'anarşi'nin ilginç gerekçesi de vardır: "...yabancı dillerden alındığı sanılan birçok sözcük esasen başlangıçta Türkçeden o dillere geçmiştir." Milletin hayatında müdahale edilmemiş alan bırakmayan kadronun unuttuğu bir ayrıntı vardır. Dili tarihten, toplumdan, doğup geliştiği çevreden bağımsız düşünemeyiz. Anadilimizle sevinir, hüzünlenir, düşünür, hissederiz. Bu yüzden millet hafızasından koparmak mümkün olmamıştır kimi sözcükleri, ne kadar engellenseler de.

Eskicide dillerinden sürülmüş insanlar anlatılır

Bir makalesinde Refik Halat Karay'ın ‘Eskici’ öyküsünü ele alıyor Necati Mert. İlkokul kitaplarında hemen hepimizin okuduğu, dil üzerine yazılan belki de en güzel hikâyelerden biridir bu öykü. Hasan'ın anadiline yabancı olan insanların içinde düştüğü yalnızlık, boğazda bir yumru oluşturan cinstendir. Yazar öyküyle ilgili incelemesini can alıcı bir soru ile bitiriyor. Aklımıza gelen fakat üzerinde çok düşünülmeyen, geçiştirilen bir soru bu muhtemelen: "Gurbetine düşülen tek dil Türkçe mi? Oysa bir Fransız için Fransızca, bir Arnavut için Arnavutça, bir Kürt için de Kürtçe bizim Türkçemiz gibi değil midir?”

Yazı imlayla beslenir

Kitabın ikinci bölümünde yazar, imla ile ilgili sık yapılan yanlışlara değiniyor. Gazetelerde yapılan yanlışlar, ‘iftihar‘ yerine ‘itiraf‘ yazanlar, camii sözcüğünü doğru kullanamayanlar, ‘üniversite‘yi ‘ü‘ ile yazanlar, ‘çıkartma‘ ile ‘çıkarma‘,  ‘nüfus‘ ve ‘nüfuz‘ gibi birbirine karıştırılan sözcükler yazarın ilgi alanına giriyor. Karnabaharlarını ‘karnıbahar‘ diye yazıp etiketlemiş bir manavdan alışveriş yapmıyor yazar. Çünkü yazara göre 'İmla yanlışsa ne doğrudur'.

Ayşegül Sena Kara okudu

Güncelleme Tarihi: 25 Aralık 2018, 13:56
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13