Gümüşsuyu: Uzak düştüğümüz doğal hayat

Türkân Turgut’un ‘Gümüşsuyu’ kitabı, huzur ve mutluluğun bugün ondan uzak düştüğümüz nefis bir çeşidinden dem vuruyor. Acılar ve kaygıların çevrelediği ama asla bölemedikleri bir istirahat hâli… Sadullah Yıldız yazdı..

Gümüşsuyu: Uzak düştüğümüz doğal hayat

https://www.ktpkitabevi.com/urun/gmssuyu-kaybolan-bir-dnyada-geen-ocuklugumuz-9789754379983

Ben yetişemedim, benden evvelki nesil de yetişememiş ama babaannemler İstanbul’a ilk geldiklerinde Bayrampaşa’da meskûn olan Boşnak muhaciri bir nüfus varmış. Bu nüfus şimdi de var ama o zamankilerin yaşlı haminnelerinden babaannem sitayişle bahsediyor. Osmanlı’nın son devirlerinde çocukluklarını geçirmiş bu hanım teyzeler, aslında İstanbul’un bu zamanlarına ait olmadıklarını belli edercesine çok terbiyeli, zarif, görgülü ve hanımefendiliğin şahikasında şahsiyetlere sahiplermiş.

Türkân Turgut hanımefendinin geçtiğimiz ay Ötüken Neşriyat’tan çıkan Gümüşsuyu nam hatıratını okurken aklıma gelenlerden biri de bu Bayrampaşa anekdotuydu. Nasılsa bu anekdot da bugün ‘var olmayan’larla alakalı; tıpkı kitapta anlatılan birçok güzel şeyin bugün var olmadığı gibi. Bugün Bayrampaşa’da hem zarif hem heybetli karakter şampiyonu hanım teyzeler sokaklarda göze çarpmadıkları gibi Gümüşsuyu’nda zikredilen beyefendiler ve hanım kızlar da artık birer “son örnek”ler.

Kitabı okurken bende uyanan iki çeşit duygu vardı

Türkân hanım efendi, erken cumhuriyet devrinin mühim ilim adamlarından Yusuf Ziya Yörükan’ın kızı. Kitapta babasından da uzun uzun satırlar var ve bir aile babası olarak Yusuf Ziya Bey’in ideal çerçeveyi korumak için daima gayret içinde olduğu anlaşılıyor bu satırlardan. Belki de Osmanlı devri ilim adamları hakkında da fikir verecek derecede geniş bir mütebahhiresi olan bu son devir âlimi, “Selanik’i geri alacağına dair ümidini hiç kaybetmediği” Mustafa Kemal’le de bir ara görüşmeleri olmuş birisi. Türkân hanım efendi, babasının ev içi hâllerini de anlatıyor ve annesiyle olan ilişkilerinde karşılıklı fedakârlıklarından tablolar aktarıyor. Mustafa Kemal’in direktifiyle hazırlanmış fakat henüz yayınlanmamış olan Türk-İslam tarihine dair geniş bir çalışması da var Yörükan’ın. Arapça, Farsça ve divan şiirini çok iyi bilen Yusuf Ziya Bey, Sahaflar Çarşısı’na uğramadan eve gelemeyen bir insanmış.

Aslında kitabı okurken bende uyanan iki çeşit duygu vardı: Geçmişin, bugünün dünyasında diriltilmesi imkânsız şartları içinde teşekkül etmiş ütopyasını anlatan satırlardaki hasret ve ağıt ile yazarın bu şerait etrafındaki havadan teneffüs edebilme fırsatı bulan çocukluğuna imreniş. Neredeyse kısa bir biyografi kitabı hacmindeki eserin tamamında müellif, çocukluk devresini anlatıyor. Devre, kelimesini bilerek kullandım çünkü bu sadece koşup oynama anlarından ibaret bir mutlu çocukluk günleri fotoğrafı değil. Modern hayatın çepçevre kuşatmasına maruz kalmamış bir ailenin mutlu enstantaneleri de yer alıyor kitapta ama daha geniş bir kadrajda dönemin sosyal/siyasî atmosferi ve hadiseleri, henüz yitmemiş olan âdetler ve geçmiş zamanların insan ilişkilerine dair dokunaklı olduğu kadar sürükleyici bir panorama çizilmiş.

Artık ne yemek pişirme kültürümüz çok gerekli ne de dikiş dikebiliyor olmak

Şu tablonun artık bize yakın ve tanıdık geldiğini söyleyebilir miyiz mesela: “Babam daha çok erkek kardeşlerimin terbiyesiyle meşgul oluyor, onları eli işe yatkın, cesur ve mert bir Türk erkeği olarak yetiştirmeye gayret ediyordu. Annem ise, haminnemin de yardımıyla, kızlarını elinden geldiği kadar becerikli, ne yaptığını bilen, kısaca iyi bir ev hanımı olma sıfatına layık olacak şekilde yetiştirmeye çalışıyordu. Kızlarına yaz tatillerinde, kendi nezareti altında yemek pişirtiyor, dikiş diktiriyor, nakış işletiyordu.”

Elbette artık ne yemek pişirme kültürümüz çok gerekli (!) ne de dikiş dikebiliyor olmak. Bir elbise yırtıldığında oturup onu eskisi kadar güzel hâle getirebilen terzi ustalığındaki ev hanımı sanatkârlara ihtiyaç yok çünkü mağazada nasılsa yenisi satılıyor; küçük bir yırtıktan dolayı elbisenin çöpe atılması yırtık kadar küçük mesele. Yemeklerimizin hızla tek-tipleşiyor olması da o kadar mühim değil çünkü dinlediğimiz müzik de tek-tipleşmekte zaten. Bunlar modern hayatın bizden alıp götürdüğü manzaranın sadece vitrin bölümünden bir kesit.

“Mutluluk içinde geçen bir hayatı geride, düşman elinde bırakmıştı”

Yazarın, çok sancılı bir dönemde yaşamış olan dedesi ve babası dönemini anlattığı satırlarda bazen yürek burkmaktan bir adım daha ileriye gidip iç parçalayan sahneler de var. Rum-Ermeni-Bulgarlar’la alakalı, bugün için oldukça hassas kabul edilecek mahut sahnelerden birkaçı zikrediliyor kitapta; böyle bir devrede Selanik’ten İstanbul’a göçen büyüklerinin macerasını anlatırken satır aralarında derin derin ah u vah ediyor yazar. Ninesinin aksi ve huysuz bir tabiatı olduğunu ara ara sevimli vakalarla hatırlatan -ki bu vakalar onu bir derece tahammülü zor bir şahıs yapmaktadır aile için- Türkân hanım, manidar ve düşündürücü şekilde sormuş: “Onun yaşadıklarını yaşayan kaç kişi acaba daha değişik bir psikoloji içinde olabilir, insanlara karşı daha anlayışlı bir tutum sergileyebilirdi? Mutluluk içinde geçen bir hayatı geride, düşman elinde bırakmıştı. İstanbul’da ne o değerli eşini tanıyan vardı ne de geçmişi birlikte yaşadığı, dertleştiği, konuşup gülüştüğü akrabaları, arkadaşları, komşuları. Yeni mekânında bir hiçti o.”

“Bir bakıyorduk, bir koyun ikiz yavru yapmış, onların doğuşuyla coşuyorduk”

Türkân Turgut’un, yaşadığı çocukluk tam bir sterilize çocukluk aslında. Tüm gününü televizyon karşısında geçiren geç dönem nesillerine son derece itici gelen fakat yaş ilerledikçe kıymeti anlaşılan o cevheri, tabiatla buluşmuş çocukluğu, yazar yaşamış ve öyle bir güzelliğe, el değmemişlik ve saflığa çocukluğunda kavuştuğu için mesut olduğu da yazdığı her satırından belli. Öyle anlaşılıyor ki, ara sıra bunaldığı için kaçamak yapıp tabiatla iç içe bir yazlığa giderek üç-beş gün dinlenen insanın yaptığıyla o tabiatın her gün içinde ve her devinimine şahit olarak serpilip büyümek arasında ciddi bir fark var. Tabiatın insanın tefekkürüne yol hazırlayan unsurlarını seyir hâlinde olmak bir yana, onlarla ünsiyet kurmak da insanın karakter gelişiminde rol oynuyor olsa gerek. Nitekim yazarın söyledikleri bunu doğruluyor: “Bir bakıyorduk, bir koyun ikiz yavru yapmış, onların doğuşuyla coşuyorduk; bir bakıyorduk, ana koyun ölüvermiş, bu acıyı çocuk kalplerimizde unutulmayacak şekilde yaşıyorduk ve yavrulara ana olmaya, onları avutmaya çalışıyorduk.”

Hâlâ halk kültüründe kuvvetli şekilde direnişini sürdüren şifalı otlardan, kır tenezzühlerinden, Eyüp Sultan gezilerinden ve aile hayatının güzel teferruatlarından hoş bir seyahat vaat ediyor Gümüşsuyu. Gözüme çarpan ve mühim denebilecek problem olarak ise devrin siyasetine dair bir iki cümlenin olduğunu söyleyebilirim.

Türkân Turgut’un kitabı, huzur ve mutluluğun bugün ondan uzak düştüğümüz nefis bir çeşidinden dem vuruyor. Acılar ve kaygıların çevrelediği ama asla bölemedikleri bir istirahat hâli, Gümüşsuyu kitabı. “Yaşananlar rüya mıydı?” diye sormuş yazar, kitabında. Belki de. Çünkü artık o billur ve berrak manzarayı rüyamızda bile canlandıramayacak hızla uzaklaşıyoruz, kaynaklarından.

Yazar hayallerini değil, yaşadıklarını anlattığı için kitap sizde etkileri uzun zaman geçmeyecek leziz tatlar bırakacaktır.

Sadullah Yıldız, dumanı üstünde kahve eşliğinde okudu

Güncelleme Tarihi: 24 Aralık 2018, 09:34
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13