banner17

Gül Yetiştiren Adam'ı okudum

Rasim Özdenören’in Gül Yetiştiren Adam hikayesi nereden nereye geldiğimizi anlatmaya yeter de artar bile...

Gül Yetiştiren Adam'ı okudum

 

Rasim Özdenören’in Gül Yetiştiren Adam’ıyla tanıştım, kaybettiklerimizi düşündüm, garip bir hüzne kapıldım. Yenildim mi, yenildik mi? Gülün dikenlerini kalbimde hissettim. Anlatılan bizim hikâyemizdi, biz böyle olmamalıydık, biz böyle değildik. Neden böyle köklerimize yabancı bir yola girdik, güllerimizi toprağında değil de, içeride, dört duvar arasında yetiştirmeye mecbur bırakıldık.

Ustalıkla karılmış kelimelerin çatısı altında sallanıp durdum bir müddet. Sevgili Peygamberimin çok sevdiği güllere neler yapmıştık biz böyle. Sandım ki fötr şapkasını buruşturup atmak isteyen cemaatteki Müslüman benim. Onun yerinde olmayı hiç istemezdim, ama değişik şekillerde onun yerinde olabileceğimi de düşünmedim değil. Çünkü güllerin kokusuna hasret kalmıştım, Gül Yetiştiren Adam ile tanışınca ne kadar hasret kaldığımı anladım, sarsıldım, yandım...Gül Yetiştiren Adam, Rasim Özdenören

Yabancılaşan dünya

Her şey Gül Yetiştiren Adam’ın, torununun isteğini geri çevirememesiyle başlar. Adam, torunuyla sohbet etmesini pek sever, söz dönüp dolaşıp namaza gelir. Torununa, namaz kılıp kılmadığın sorar. Çocuk ise, okuldayken pek kılamadığını; ama okul dışındaki zamanlarda kıldığını söyler. Adam, pek üzülür bu yanıta, torununa, "namazını sürekli kıl" diye nasihat eder. Çocuk, dedesine, dışarıya neden çıkmadığını sorar, "birlikte camiye gidelim" der. Adam, o günün geldiğini anlar. Yüzleşme günü, yarım asır sonra, muhasebe...  Bir sonraki gün sabah namazı için camiye giderler.

Yarım asır sonra dört duvar arasından çıkıp yabancısı olduğu dışarıya, sokağa çıkmıştır Gül Yetiştiren Adam, pek sevdiği torunuyla. Modern zamanlara avdet etmiştir, dondurduğu eski günlerinden. Pek şaşırtıcı bir tecrübe Gül Yetiştiren Adam için, çünkü her şey değişmiştir ya da hiçbir şey bıraktığı gibi kalmamıştır. İşte her yerde biten oteller ve bankalar, pek arsız, hadsiz hesapsız, modern dünyanın vazgeçilmez köşe taşları. Sonra hayatına girip çıkan isimlerin (Sitare, Çarli, Zelda, Yavuz, Tansel vs.) yabancısı olduğu bu dünyaya ait olduğunu görür. Pekiyi, kendisi nerede olmalı? Yeri neresidir? Bunu düşünür. Aklına evi gelir. Ev olmamalı, hele bu vakitten sonra. Zaten imkânı da yok. Görmezlikten gelme, deve kuşu sendromu, bir çeşit hastalık. Dışarıda gürül gürül akıp duran bir dünya, yabancısı olduğu… Dışarıda, yerini arayan bir adam, gülleri seven... Gül, peygamber demektir. Elinde bir imge olduğunu biliyor adam, geçmişine götürüp, geleceğe taşıyacak olan.

Camiye fötr girdi

Caminin içindeler dede-torun. Adam ayakkabıların üzerinde fötr şapkayı görünce dehşete düşüyor; çünkü vakt-i zamanında bu nesneyi başına almamak için savaşmıştı birileriyle, oysa o nesne şimdi kutsal mabedinin içinde, hem de baş tacı edilmiş vaziyette. Fötr şapkanın başındaki sarığın yerini almasındaysa, ölmeyi tercih eden kendisi değil miydi? Oysa yarım asır sonra ne olmuştu, “öteki” medeniyetin sembolü olan fötr şapka, “bizim” medeniyetin sembolü olan sarığın yerini almıştı. Hem de kutsal mabedimiz olan caminin içinde, cemaatten birinin başı üzerinde... Yıkılmıştı Gül Yetiştiren Adam bu manzarayı gördüğünde. Avuçlarımı sıktığımda, fötr yalnızlığı…

Neler kaybettiğimizi hatırladım, hicap duydum. Gül kokmasaydı Peygamberimiz, nice olurdu halimiz.

 

Faik Öcal yazdı

Güncelleme Tarihi: 12 Mayıs 2016, 14:47
YORUM EKLE
YORUMLAR
seher
seher - 8 ay Önce

yani bence okunabilir bir kitap ,

banner8

banner20