banner17

'Güç' ve 'Değer' Bakımından Hz. Peygamber'in İnşa Ettiği Sistem

'Güç ve Değer' kitabında Ramazan Uçar, Hz. Peygamber’in çocukluğunun ve tüm yaşam evrelerinin geçtiği ortamı sosyolojik bir bakışla güç ve değer unsurları açısından inceliyor. Kitabın alt başlığı, bu gayesini temellendirir niteliktedir: “İlk Dönem İslam Toplumu Üzerine Sosyolojik Bir Çözümleme” Hatice Ebrar Akbulut yazdı.

'Güç' ve 'Değer' Bakımından Hz. Peygamber'in İnşa Ettiği Sistem

Hz. Peygamber’i anlatan kitapların birçoğunda, O’na dair insanüstülüklerle karşılaşılır. Bu insanüstülükler, yalnızca peygamberlik sonrasını kapsamaz, öncesini de kapsar. Elbette ki, Hz. Peygamber beşerin en yücesidir, en güzel timsalidir. Fakat, salt insanüstü bir varlık olarak anlatılması, insanlarla O’nun arasına bir set çekilmesine neden olmaktadır. Kuran-ı Kerim’in birçok ayeti, Hz. Peygamber’in nasıl anlaşılması ve algılanması gerektiği konusunda en temel, en güçlü yardımcıdır. “…De ki: Rabbimi tenzih ederim. Ben ancak resul olarak gönderilen bir beşerim.” (İsra Suresi 17/93)  Bunun gibi birçok ayette Hz. Peygamber’in yücelikleri ve vasıfları vurgulandığı gibi beşer oluşu da vurgulanır. İman etmekte diretenleri şaşkınlığa uğratan, onları iman etmekten alıkoyan Hz. Peygamber’in beşer oluşudur. “İnsanlara hidayet geldikten sonra onların iman etmelerine ancak, ‘Allah, bir beşeri mi peygamber olarak gönderdi?’ demeleri engel olmuştur.” (İsra 17/94) “De ki: ‘Eğer yeryüzünde, (insanlar yerine) yerleşip dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara gökten bir melek peygamber indirirdik.” (İsra 17/95)

Ayetlerden çıkarılması gereken sonuç apaçık. Peygamber’i yalnızca mucizelerle anmak, O’na mütevatiren gelen bilgiler dışında insanüstülükler isnat etmek, O’nu bireyden ve toplumdan uzaklaştıracağı gibi, bireyi ve toplumu da O’ndan uzaklaştırır. Hz. Peygamber, insanlık için en müşahhas insan modelidir. Hayatla irtibatı koparılan her şey, insandan uzaklaştırılmış olur. Dolayısıyla O’nu ve O’nun yaşadığı toplumu anlatan kişilerin/kitapların insanüstü peygamber algısı değil, insan modeli algısını oluşturarak anlatmaları gerekir.

Prof. Dr. Ramazan Uçar’ın “Güç ve Değer” üst başlığıyla adlandırdığı kitabı, bahsettiğimiz soruna dikkat çekerek, Hz. Peygamber’in çocukluğunun ve tüm yaşam evrelerinin geçtiği ortamı anlatır. Uçar’ın gayesi, meseleye dair sosyolojik bir bakışla fikirler ortaya koymak ve meseleye güç ve değer unsurları açısından bakmaktır. Kitabın alt başlığı, bu gayesini temellendirir niteliktedir: “İlk Dönem İslam Toplumu Üzerine Sosyolojik Bir Çözümleme

Güç, Kureyş’i; değer ise, Hz. Peygamber’i ifade etmekte

Güç ve Değer, geleneksel anlayıştan uzak, tenkitçi bir yaklaşımla yazılmıştır. Bu yönü, bazı okurların gözünde, eksi bir durum olarak değerlendirilebilir. Uçar da bunun farkındadır: “… hemen belirtmemiz gerekir ki, geleneksel anlayışın dışında yapmaya çalıştığımız konuyla ilgili analizlerin, kabul edilmiş doğrular ile örtüştüğünü ifade etmek biraz zordur.” Bu durum, literatüre kazandırılan zenginliktir bir bakıma. Güç ve Değer, bu yönüyle farklı bir şeyler anlatma çabasındadır.

Kitabın kurgusu, sosyolojinin inceleme yöntemi ve çatışma teorilerinden yararlanılarak, güç ve değer unsurları üzerine kurulmuştur. “Güç, kabileci bir anlayış üzerine kurulmuş ve bu bağlamda değerlerini üretmiş otoriteyi yani Kureyş’i; değer ise, insan merkezli değerler sistemini yeniden toplumsallaştırmaya çalışan değeri, yani Hz. Peygamber’i ifade etmektedir.” Uçar, birtakım sosyologların teorilerinden faydalanarak çıkarımlarda bulunmuştur. Dahrendorf’un çatışma teorisi hakkında bilgi verdiği satırlarda, güç ve değer çatışmasının sınırlarını çizmiştir: “Güç, kurulu düzenin sahipleri ve düzenin sürdürülmesi taraftarlarını; değer ise, Hz. Peygamber’i ve insanlık projesini içermektedir.”

Değer, topluma yerleşebilmek için gücü bir araç haline getirme çabası içerisinde olmuştur. Toptancı ve reddiyeci bir yaklaşımla gücü saf dışı bırakmadan, topluma nüfuz etmeye çalışmıştır. Uçar, güç ve değer dengelerinin oluşum ve değişim süreçlerini ön planda tutarak anlatmıştır. Hz. Peygamber’in dini tebliğ ettiği süreçte güç, değeri bastırıyorken; hicretten sonra ibre dengeden yana oynamaya başlamıştır. Hz. Peygamber’in vefatıyla ibre tekrar, güce doğru kaymaya başlamış ve güç yeniden aktif hâle gelmiştir.

Değer, gücü araçsallaştırarak kendisine hizmet etmek üzere kullanmak istemiştir

Kabileci, her şeye ticari olarak bakan, insani ilişkilerin yabana atıldığı, insanın şahsiyetinin ve onurunun hiçe sayıldığı bir ortamda, güç, ilişkileri belirleyici bir unsur olarak sahnededir. Evlilikler, ekonomik ilişkiler, kurulan arkadaşlıklar güç kavramıyla belirlenir. Cahiliye toplumunda insanlar, gücün esiri olmuştur. Toplumda otoriteyi sağlayan ve bir karizmatik lider muamelesi gören soyut bir hükümdardır güç. İktidarını, kendisine kölelik eden zengin ve üst düzey kabile liderleriyle sağlamıştır. Hz. Peygamber, gücün gölgesinde kalmış, itibarını güçten alan değerlere başkaldırarak, onları kazırcasına yeni bir sistemin öğretilerini topluma yerleştirmeye çalışmıştır. Bu sistem, değerini, kendisinden daha yüce bir değerden alan İslam sistemidir.

“Hz. Peygamber var olan değerleri ortadan kaldırmaya ve yeni değerler üretmeye talip olmuştur. Bu değerler, insan merkezli olup insanı yaratılmışlığına uygun bir anlayışa yeniden döndürme projesidir. Hz. Peygamber bu tavrıyla kurulu düzene meydan okumaktadır.” Değerin bu mücadelesi karşısında, güç tüm imkânlarını seferber etmiştir. Her iki unsur da kendi dünyalarına tutunarak çatışmıştır. Aralarındaki çatışma, kötü bir insanla iyi bir insanın mücadelesine benzer. Ayrıldıkları nokta: Güç değeri yutmak, onu yeryüzünden silmek isterken; değer, gücü araçsallaştırarak kendisine hizmet etmek üzere kullanmak istemiştir. Değer, ilk önce, var olan gücün düzenini bozarak bir dengesizlik çıkarmaya, daha sonra kendi tabiatını devreye sokarak bir denge sağlamaya çalışmıştır.

“Ne emek, ne ekmek; önce, kalbimiz bozuluyor çünkü”

Gücün egemen olduğu cahiliye toplumunda, toplumsal normları belirleyen güçtür. Gücü elinde bulunduranlar, birtakım güç eksenli değerler üretir. Şüphesiz bu değerler, kendi çıkarları doğrultusundadır. Üretimlerini, güçsüzler üzerinde bir yaptırım olarak uygularlar. Bu toplumsal mekanizma, toplumu tabakalara ayırmıştır. Bireyler, yaratılışlarına yabancılaşarak topluma katılmışlardır. Yaratılışa olan yabancılaşma, onları güce tapmaya, şirk koşmaya, put edinmeye ve sert mizaçlı olmaya zorlamıştır.

Yabancılaşma, üretim noktasında da tezahür etmiştir. İnsanlar, hem fiziksel hem de manen ürettiklerine yabancılaşmışlardır. Uçar, bu konuda Marx’ın düşüncelerine yer verir. Marx’a göre, yabancılaşma insanın varlık dünyasında değişimlere neden olmuştur. Bu değişimlerden en önemlisi “emeğin yabancılaşması” düşüncesidir: “Emek insanın doğa ile olan ilişkisi, yani eliyle, zihinsel veya sanatsal faaliyetler yoluyla kendisini gerçekleştirdiği yeni bir evren yaratmasıdır. Ancak özel mülkiyet ve işbölümü geliştiği ölçüde, emeğin başlangıçta insan gücünü ifade etmek ve dışsallaştırmak olan temel niteliğini yitirdiği görülmektedir. Emek ve emeğin ürünleri gün geçtikçe insandan uzaklaşmakta, onun irade ve arzuları dışında bir varlığa dönüşmektedir.”

Marx’ın bu sözlerine benzer bir yaklaşım Nuri Pakdil’de de görülür. Pakdil, kalbine yabancılaşan insanın emeğe de yabancılaşacağını düşünür. Dolayısıyla insan, fıtratından uzaklaşır ve ona yabancılaşır: “İnsanın en çok kalbi temiz olmalıdır. Tüm organlarımıza buyuran bir güç var onda. Anlatmaya, yorumlamaya gücümüzün yetmediği bir giz birikimi bu. İnsanı kalbinden tutamadınız mı, görün, nasıl kayıp gidecek elinizden! Kaygan, yabancı madde dolu bir şey olup çıkacak sonunda. Kalbin gereksinmelerine dikkat edilmedi mi emek de, ekmek de yitiriverir anlamını. Ne emek, ne ekmek; önce, kalbimiz bozuluyor çünkü.” (Bir yazarın notları I, s. 111)

İlk bakışta, Marx ve Pakdil’in söyledikleri ayrı şeylermiş gibi görünse de öz olarak aynı şeylerdir. İkisi de, emek insandan uzaklaştığında, insanın emeğin öznesi durumundan nesnesi durumuna geçeceğini söyler. Emeğin nesnesi olansa öznesi durumuna geçer. Dolayısıyla, insanın kendi ürettiğine yabancılaşması ve onun boyunduruğu altına girmesi kaçınılmaz olur.

Uçar, Marx’ın değindiği bir önemli hususu daha öne çıkarır ki, bu konuda da Hawking’in uyarısı vardır. Marx, “Üretilen nesnelerin sayısındaki artış, insanın boyunduruğu altına girdiği dışsal güçler dünyasının genişlemesi anlamına gelmektedir.” der. Hawking ise, insanı, kendi ürettiği yapay zekânın ölümcül olabileceği konusunda uyarır ve robotların insanın yerini alabileceği konusunda endişeli olduğunu söyler. Görüldüğü gibi güç ve değer unsurları üzerinden okunmaya çalışılan sosyolojik perspektif hâlâ günceldir.

Hz. Peygamber’in inşa ettiği sistemi güç ve değer bakımından değerlendiriyor

Uçar, bazı ifadeleriyle olumsuz anlamda dikkatleri üzerine çekse de öz olarak değerli şeyler söylüyor. Hz. Peygamber’in Mekke’den Medine’ye gidişini “öldürülme korkusu” olarak yorumlaması, Hz. Peygamber’in Mekke’ye “aman dilenen bir otorite” olarak girmesi şeklinde görmesi okuru rahatsız edebilir. Uçar, “Din toplumsal değişimlere direnir mi, Sosyal değişmelerin dini yaşayış üzerinde etkisi var mı?” gibi soruları sordurur. Mekke ve Medine dönemini, Hz. Peygamber’in inşa ettiği sistemi güç ve değer bakımından değerlendirirken bu dönemlerde gelişen ana olayları ele alır. Hz. Peygamber sonrası dönem, bin bir güçlük ve zahmetle gücün değere evrildiği zamanlardan, tekrar değerin güce nasıl evrildiğini anlatmak açısından incelenmiştir: “Hz. Peygamber’in değer merkezli oluşturmaya çalıştığı toplumsal yapı, etrafa yaydığı olumlu sinerji ile birlikte çekim merkezi haline dönüşmüş, ‘insanlar bölük bölük’ değer merkezli anlayışa iltihak etmeye başlamışlardır. Ancak ‘her nefis ölümü tadacaktır’ prensibi doğrultusunda hayata veda eden Hz. Peygamber’den sonra güç, değer karşısında kaybettiği otoritesini yeniden kazanma yolunda, küllerinden yeniden dirilme çabası içine girmiştir.”

Uçar, Hz. Peygamber’le birlikte oluşan yapıyı bir “geçiş toplumu” olarak değerlendirir. Geçiş toplumu teşhisi koymasının nedeni, Peygamber’in ölümünden sonra, insanların eski alışkanlıklarına kolayca dönmesi ve güce tapmaya başlamasıdır. Uçar’a göre, Peygamber’in vefatından sonra insanlar, değer merkezli problem çözümüne gitmek yerine, güç merkezli problem çözümünü tercih etmişlerdir.

Güç ve Değer kitabının genel olarak vurgulamak istediği, değişimler sancılıdır ve istikrarlı olunursa netice alınabilir, şeklinde yorumlanabilir.

Ramazan Uçar, Güç ve Değer, Berikan Yayınevi.

Hatice Ebrar Akbulut

Güncelleme Tarihi: 05 Ocak 2019, 20:43
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20