Görkemli bir maziden kesitleri aktarıyor

'Rumeli ve Muhteşem İstanbul & Evlad-ı Fatihan' kitabında Münevver Ayaşlı, Osmanlı kültür ve estetiğiyle birlikte sadece Rumeli ve İstanbul hatıralarına değil, muhteşem bir maziden kesitlere de yer vermekte. Hatice Kübra Karadeniz yazdı.

Görkemli bir maziden kesitleri aktarıyor

Münevver Ayaşlı'nın Rumeli ve Muhteşem İstanbul & Evlad-ı Fatihan kitabının ilk baskısı Ocak-2003'te yapılmış. Üçüncü baskısı ise Haziran 2014'de. Toplam 151 sayfa olan kitap, birçok ana ve ara bölümlerden oluşmakta. Her bir satır, Ayaşlı'nın çocukluktan gençliğine kadar olan bir zaman diliminde kendi hatıralarından dökülmektedir. Ayaşlı, Osmanlı kültür ve estetiğiyle birlikte sadece Rumeli ve İstanbul hatıralarına değil, muhteşem bir maziden kesitlere de yer vermekte. Buram buram Rumeli ve İstanbul kokuyor Ayaşlı'nın kitabı. Bu anılar sadece bir anı değil, birçok tarihi durum ve olaya da ışık tutuluyor. Siz deyin anı, ben diyeyim hikaye yahut roman. Hepsi hayatın içinden, hayal ürünü filan da değil. Mutluluklar, hüzünler, hüsranlar, korkular ve nice duygu durumu birlikte yaşanmakta o zamanların Rumeli ve İstanbul'unda. Ve hepsi bir bir Münevver Ayaşlı'nın hatıralarından kağıtlara düşmekte.

Münevver Ayaşlı, Rumelili olmayı şöyle tavsif ediyor: “Bu yazılar, ne bir saray masalı, ne de bir sultan-damat hikayesidir. Bu yazılar, kaybettiğimiz dünyamızın ve insanlarımızın hayat hikayesidir. Bugün gençlerimizin birçoğu, altı yüz sene vatan bildiğimiz Rumeli'ni bilmezler bile. Rumelili, kibirli ve asalet iddiasındadır. Neden olmasın? En mütevazı Rumelilinin altı yüz senelik bir mazisi vardır. Rumeli'nin bir tek asalet fikri vardır: Evlad-ı Fatihan olmak.”

Eski Türk sporcuları çok yerlermiş

Rumeli topraklarında başlayan Ayaşlı'nın aile tarihi harb zamanı İstanbul'a ve daha sonra babasının iş durumundan dolayı Halep'e geçmesiyle devam etmiş. Üç kardeş olan Münevver Ayaşlı, ailenin en küçük kızıdır. Baba Caferi Tayyar Bey'in annesinin ismini verdiği büyük kızı Esma Nail'i kaybeden aile büsbütün yıkılmış. Bütün gücü kuvveti diğer iki evladından alarak hayatlarına devam etmiş aile.

Ayaşlı, kitabında nice isimler ve olaylar zikrediyor. Dedesinden ve onun akrabalarından, babasından ve babasının annesini çocuk yaşta kaybetmesinden başlayarak kişiler üzerinden gidiyor öncelikle. Aralarda verdiği derin Osmanlı kültüründen enstantaneler ise ağzımızda buruk bir tat bırakıyor. Hiç görmediği baba tarafından dedesi bir Bektaşi, Ehl-i Beyt sevdalısı. Bunun haricinde spora meraklı, özellikle av ve güreşe. Çevresindekileri haksızlığa karşı koruyan, himayen eden dedesi, onların derdini, şikayetini dinleyerek hepsine bir bir çare bulurmuş. Bir ara Bulgar bir pehlivan türemiş bölgede yani Rumeli'de. Herkes üzüntülü ve telaşlı. Bir gün yanına ağası gelir ve birinin onu görmek istediğini söyler. Gelen bir pehlivandır, iki büklüm içeri girer ve selam verir. 'Pehlivanmışsın' der dede. 'Gavur pehlivanı yener misin' der. 'Yenerim beyim' der pehlivan. Sonra 'Nasıl yenersin' diye sorulduğunda, 'Beni beş, on gün doyur, gavuru yenerim' der. 'Ne ile doyarsın' diye dede sorduğunda, 'bir koyun ile doyarım' der. Dede pek inanamaz ama ağasına döner ve her gün bir koyun kesilmesini ve pehlivanın doyurulmasını ister. Bir zaman sonra Ayaşlı'nın dedesi durumu unutur. Beş on gün geçer geçmez pehlivan gelir. Kimse onu tanıyamaz. Kimsin diye sorulur ve pehlivan durumu anlatır. Hazırlıklar başlar, herkese haber uçurulur. Sonrası bizim pehlivan, Bulgar pehlivanı bir iki el enseden sonra havaya kaldırır ve oradan geçmekte olan suya Bulgar'ı fırlatır.

Ayaşlı, eskiden Türk sporcuların çok yemek yediklerini belirtiyor. Özellikle de sade et yemekleri yiyerek daha güçlü ve kuvvetli olurlarmış. “Sporcuların kamplarda yediği yemekleri öyle kızartma, patlıcan, köfte olmaz” diyor Ayaşlı. “Sade et olmayınca sporcular doymaz ve güçten kuvvetten kesilirler” diye de ekliyor.

Ayaşlı babasından bahsederken şu durumu anlatıyor. Kanepeye uzanıp kitap okurmuş. Lakin sadece iki kitap. Biri yeşil kaplı, diğeri kırmızı kaplı bir kitap. Sürekli olarak her ikisini okuduğunu söyleyen Ayaşlı, birinin Muhiddin-i Arabi Hazretleri'nin Fususü'l Hikem'i, arada bir eline aldığı diğer kitabın ise Berlitz Mektebinin Almanca öğreten kitabı olduğunu söylüyor. İkisinin de anlamı ve çağrıştırdığı olaylar farklı. Almanca kitabını okumasına gerekçe olarak Şeyhü'l-Ekber'in derinliğinden dünyaya dönmek olduğunu ifade ediyor.

Sinemada yansıtılan İstanbul gerçek İstanbul mu?

Ayaşlı, Rumeli'nin şivesinden bahsederken değişik harf kullanımlarına yer veriyor kitabında. H harfini kullanmak yerine A harfinin kullanıldığını, H harfinin olmadığı kelimelerde H harfini bastıra bastıra kullandıklarını, Ş harfi yerine J harfini kullandıklarını, pek koyu Rumelilerin K harfi yerine C harfini kullandıklarını söylüyor. Mesela 'köpek' yerine 'küpeç' derlermiş. Ö harfini de pek kullanmazlar, onun yerine Ü harfini kullanırlarmış. Mesela hiçbir Rumelili 'börek' demez, 'bürek' derlermiş. Onun haricinde Menik'den, Serez'den ve Selanik'ten bahsediyor sık sık. Sonrasında ise şu cümlelerle anlattığı İstanbul'dan bahsediyor: “İnsan İstanbul'u ihata edemiyor, güzelliğini, büyüklüğünü havsalası almıyor; İstanbul'un haşmeti ve azameti karşısında, hayretler içerisinde sessiz ve nefessiz kalıyor.”

Belki de herkesin bildiği, benim yeni öğrendiğim bir mevzu daha çıkıyor birden karşıma. Birinci Dünya Harbi başlamadan az evvel Maliye Nazırı Cavid Bey, Sultan Abdülhamid Han'ın öz malı olan Musul petrollerini satmak veya herhangi bir başka teklifte bulunmak için Londra'ya gider. Londra'ya giderken çok iyi tanıdığı Düyun-ı Umumiye memurlarından Ermeni Gülbenkyan'ı da katip olarak yanında götürür. Yapılan müzakerelerin ortasında Cavid Bey İstanbul'dan bir telgraf alır, acele olarak memlekete dönmesi istenir. Cavid Bey ise Gülbenkyan'a 'Ben gidiyorum, çabuk geleceğim, sen kal benim yerime müzakerelere devam et' der. Gidiş o gidiştir. Cavid Bey bir daha Londra'ya dönemez. Birinci Dünya Savaşı başlamıştır. Sultan Abdülhamid Han'ın kendi öz malı olan Musul petrollerinin salahiyeti ise artık Gülbenkyan'a geçmiştir. Söz hakkı Gülbenkyan'da olan Musul petrollerinin kaybı Cumhuriyet hükümetinin hatası ve kusurundan ileri gelmektedir.

Sinemadan da bahseden Ayaşlı, o zamanın sinemasının tamamıyla dönmelerin elinde olduğunu söyleyerek ilginç bir durumdan da bahsediyor. Perdeye yansıtılanların aksine şehir içinde kira arabaları gayet temiz ve güzel faytonlarmış. Sepet arabalar adalarda, talika (dört tekerlekli, üstü kapalı, yaylı bir tür at arabası) arabalar ise Erenköy, Suadiye, Göztepe'de ve bunlara mümasil (benzeyen) sayfiyelerde bulunurmuş. Talikalar katiyen şehirde bulunmaz, faytonlar da sayfiyelerde bulunmazmış. Kira arabacılarının bile kendilerine mahsus üniformaları varmış. Öyle derbeder, çarçapul, ayaklarında şalvar, mintan, kalıpsız fes ve fesin üstünde yemeniden bir sargı katiyen olmazmış. “İstanbul halkı öyle pejmürde değil, şık mı şıktı” diyor Ayaşlı.

Kendine has üslubuyla birçok noktaya ayrı ayrı temas eden Ayaşlı, çocukluğunda derin yaralar açmış olayları da bir bir dile getiriyor. Buraya aktaramadığım, ayrıca kitabın bile içinde olmayan nice vakalar var kim bilir. Çocuk olmak her yaşta zordur esasen. Ailenin, içinde bulunulan durumu çocuklara hissettirmeden davranmaya çalıştığı anları anlayan çocuklar belki de hep daha çok üzülmekte, içlerinde biriktirdikleri vatan hasreti ve kavgasının hüzünlerini taşımaktadır. Bu geçmişte de böyledir, şimdi de böyle. Çocuk her çağda çocuk, büyükler her çağda büyük, vakarlı ve onurludur.

Hatice Kübra Karadeniz yazdı

Yayın Tarihi: 23 Nisan 2015 Perşembe 16:47 Güncelleme Tarihi: 24 Mart 2021, 13:01
YORUM EKLE

banner19

banner26