Gidecekleri istikameti bilen bir duruş onlarınki

Mehmet Can Doğan, Mehmet S.Fidancı ve Cengizhan Orakçı, yıllardan beri Ankara’da hiç dağılmayan bir kümeyi dolduruyor. Bu devamlılığı önemsemek gerekli. Selçuk Küpçük, bu üç ismin yeni çıkan şiir kitapalrı üzerine yazdı..

Gidecekleri istikameti bilen bir duruş onlarınki

Edebiyat dünyasında klikler, gruplar, kümelenmeler ve hatta çeteleşmeler olduğu malum. Ben çoğu vakit böylesi grup dinamiklerinin bir araya gelerek bir dergi etrafında toplanmalarını önemli de bulurum. Eğer bu kümeler edebÎ, poetik bir iddianın çıkışı ile toplanmışlar ya da sürdürülmesi için bir araya gelmişler ise, kuşkusuz oradan tarihe not edilebilecek kıymetli metinler, şiirler, polemikler vs. çıkar. Tabi belirli bir edebî, poetik ve etik düzeyi taşıyabildikleri müddetçe...

Ancak tecrübe gösteriyor ki, bu tür birliktelikler bir ya da en fazla iki dergi süresinde sınırlı kalıyor. Nihayetinde dergi de bir iktidar alanı. Ve kimi vakit bu alan, içeriden birisinin ya da birilerinin ikincil, üçüncül birlikteliği ile bölünebiliyor ya da daha ileri bir boyut ile süreç bütünüyle sönümlenebiliyor. Edebiyat tarihimiz bu tür sayısız dergi arşivi ile dolu.

Benim bu konseptte yıllardır takip ettiğim bir küme, söylediklerimi boşa çıkartır türde uzun süreli bir birliktelik ortaya koyuyor. Bu birliktelik sadece dergi çıkarma pratiği ile de sınırlı değil. Aynı dergi çevresinde kitaplarını da yayınlayarak süreci zenginleştiren ve hatta kurumsallaştırmaya yönelik bir kümelenme bu. -A’raf dergisinden Son Duvar dergisine, Sonsuzluk ve Birgün dergisinden şimdilerde çıkan Kurgan edebiyat dergisine kadar-, 1990’ların başından itibaren kesintiye uğrasa da, tarihsel devamlılığın sürdürüldüğü bu birliktelik üç isimden oluşuyor: Mehmet Can Doğan, Mehmet S.Fidancı ve Cengizhan Orakçı...

Bu üç isim yıllardan beri Ankara’da hiç dağılmayan bir kümeyi dolduruyor. Bu devamlılığı önemsemek gerekli. Ben bu devamlılığın salt edebi ilişkiler ile sınırlı bir şekilde ilerleyemeyeceği, daha öte bir dostluk ilişkisinin ancak bu biraradalığı inşa ettiğini düşünüyorum. Oysa şairler, kırılgan, naif, alıngan kişilikleri ile bu tür bir mizacın anaforuna her zaman kapılabilirler. Biraz evvel de belirttiğim gibi böyle bir araya gelen ama kısa süre sonra dağılan birçok kümeden bahsetmek mümkün. Dolayısıyla bu üç isim 90’lardan bugüne hiç dağılmadan nasıl sürdürülebilir bir edebi ilişkinin ortasında yer alıyorlar, bu her yönü ile bence kıymetli bir soru.

Şiirlerini yazıp kenara çekilen bir duruştan bahsediyorum

A’raf dergisinden Kurgan edebiyat dergisine kadar boşluklarla devam eden ama tarihsel devamlılığı bulunan yayın pratiğini ayrı ve çok detaylı bir yazı olarak her zaman kafamda gezdiriyorum. Ama bu yazı bağlamında bir süre evvel üçünün birden çıkardığı şiir kitaplarına değinmek isterim. Daha evvel çıkardıkları dergi çevreleri ya da yayın ortaklıkları bağlamında sürekli üç kitap birden yayınlama geleneklerini bozmadılar ve geçtiğimiz günlerde “Üçlü Şiir Dizisi” alt başlığı altında Kurgan Edebiyat Yayınları olarak üç şiir kitabını birden okurlarına sundular. Tıpkı daha evvel yaptıkları gibi... 1997-98’lerde Mağara Kitapları üçlemesinden Can Doğan’ın Törenler ve Komplolar, Fidancı’nın Kapanan Pencere’den, Orakçı’nın Ateş Bahçeleri kitapları ya da Bağ Şiir Dizisi üçlemesinden 2005’lerde yayınladıkları...

Aslında, kimi zaman düzey kaybeden edebi tartışmaların, polemiklerin, gerginliklerin çok dışında, salt kendi işlerine bakan bir birliktelik bu. Gidecekleri istikameti bilen, bu istikamet dışındaki zaman alıcı meşguliyetlere kapı aralamayan, şiirlerini yazıp kenara çekilen bir duruştan bahsediyorum. Tabi bu üçlü içerisinde en çok ürün ortaya koyan ve şiir yazmanın dışında, poetik metinler, eleştiriler ve akademik çalışmalar ile daha yoğun bir yazı hayatını tercih eden Mehmet Can Doğan ayrışıyor ama altını çizmiş olduğum, “salt işini yapma” ve başkaca meselelere fırsat vermeme meselesi açısından yine O da aynı pozisyonunu yıllardır koruyor.

Yeni yayınlanan bu üçlü şiir dizisi, Mehmet S. Fidancı’nın Bîilaç ve Cengizhan Orakçı’nın Zamansız Sipahi adlı şiir kitaplarından oluşuyor. Can Doğan ise daha evvel yayınlanmış olduğu Törenler ve Komplolar kitabını yeniden bu dizi bağlamında okuruna sunmuş. Tıpkı daha evvel Mağara Kitapları ya da Bağ Şiir Dizisi’nin kapak ve iç tasarımında sıra dışı konseptleri tercih eden ve bence ufuk açıcı kitap kapakları ile -benim ortaya koyduğu işleri çok beğendiğim- Fidancı, bu yeni üçlü dizinin kapaklarında da özgün bir form çıkartarak gıpta edilecek sunuşlar yapmış.

Hayatın kenarında kalmış meselelerden nasıl böyle şiirler çıkıyordu

Can Doğan’ın Törenler ve Kompolar’ı, 1997 yılında ilk çıktığı vakit hiç elimden düşürmediğim bir kitaptı. Tabi daha evvel Mene Tekel Feres’ini de alıp okumuştum. O zaman A’raf dergisini çıkartıyorlardı. Kitabının tanıtımını da sanırım A’raf’ta görüp de Ankara’da arayıp bulmuştum. Törenler ve Komplolar’daki şiirlerin kurgusu beni çok etkilemişti o yıllarda. Çok iyi şiirlerdi hepsi. Hayata, insana, dostluğa, kırılmalara, kişiler arası ilişkilerin naifliğine yönelik, “sıradan” olana yönelik çarpıcı ifadeler ile dolu idi kitap. Hayatın ortasından... Fark etmediğimiz, küçük ayrıntıların büyük duygulanmalara açılan kapıları gibi idi adeta. Çok şaşırdığımı hatırlıyorum şimdi. Böyle küçücük, hayatın kenarında kalmış meselelerden nasıl böyle şiirler çıkıyordu, hayret içerisinde okumuştum. Gıpta da ettim açıkça söylemek gerekirse... O kitaptan çok şeyler öğrendim. En önemlisi büyük konuşmamayı… Mesela şu dizeleri çok şeyi fark ettirmiştir bana :

İncitenin de kalbi ve pişmanlıkları yok mu de bana

Ne geçti üstümüzden titriyor hâlâ gözlerin

İncinen incinir de acılarıyla mı avunur dünya


 

Hafıza kaybıdır her dönüş unuttum yiteni de yitireni de

Ölümler bekler gecenin örtüsünü bürünen her münzevi

İnsan katılır ve katlanır hayata ödedikçe bedelini

…”

Can Doğan ile ortak ilgimiz dergiler üzerine. O da, ben de edebiyat dergilerinin seyrini merak ediyoruz. Hatta o benden çok daha erken davranarak şiir dergileri üzerine olan incelemelerini Türkiye’de Şiir Dergileri (1909-2008) adı altında kitaplaştırmıştı. Salt şiir dergilerimizi incelediği bu kitap şahsen benim için çok kıymetli bir çalışma. Oradan çokça istifade ettiğimi belirtmeliyim.

Bu yeni kitabında da tematik bir bütünü takip ediyor

Mehmet S. Fidancı, bu üç isim arasında daha geride duran, az yayınlayan ama istikrarını koruyan ayrı bir konuma sahip. Çok dergide gözükmez. Nadiren çıkar karşınıza. Bu yazıyı ilerletirken A’raf’a ve Son Duvar dergisine baktım. Oralarda bile, yani kendi dergilerinde bile az ürün yayınlamış. Bir önceki kitabı olan ve benim yine çok beğeni ile okuduğum, Bağ Şiir Dizisinden çıkan Kalbin Orta Yeri’nde olduğu gibi bu yeni kitabında da tematik bir bütünü takip ediyor. Bu da ayrı bir şiir yazımı aslında.

Mesela önceki kitabında Dantela, Oya, Ören Bayan, Tığ, Gergef, Kaneviçe, Makrome, Pike, Mekik, Çile, Çeyiz başlıklarından da anlaşılacağı üzere toplu bir söyleyişi takip edercesine, bu yeni kitapta da “hastalık halleri” üzerinden yeni bir tematik alan üzerinden konuşuluyor. Hayattan Hasta, Havâle, Sanrı, Humma, Kriz, Bizâr, Melûl, Malihülya, Kazamız Mübarek Olsun, Tebdil-i Hava başlıklı şiirler böyle bir toplamı işaret etmekte. Kitabın Müsekkin alt başlıklı ikinci bölümü de Merhem, Yakı, Deva, İksir, Çare, Reçete, Yara Bandı ve Epikriz şiirleri ile aynı duygu durumunu sürdürüyor. “Sanrı” şiiri şöyle mesela :

Gül kırmızıdır, bir yerlerden anımsıyorum sanki kırmızıyı

Yankılanıyor kan, köpüren bağırtı gibi damarlarımda

Bir kalabalığın ortasında buluyorum kendimi belki hayalet

Gibi sarkacağım sonsuza bir mürekkepten damlayarak

Kum dolu işte ağzım, tuz ve telika, papirüs ve mağara

Genişliyor çatlak, genişliyor düşünce, şehir ve metro

Adım atmaktan zorlanıyor ayaklarım, bir hayli iniyor merdiven

Eğilip bakıyorum, yorgun bir menekşe patlıyor avucumda

…”

Sessiz kelimelerinde mesela Orakçı’nın sakinliğini hemen hissedersiniz

Son yıllarda Kurgan edebiyat dergisi dışında özellikle Türk Edebiyatı ve yeni yeni İtibar’da şiirler yayınlamaya başlayan Cengizhan Orakçı, bu üçlü arasında en az şiir kitabı yayınlayan. Üçlü dizi kapsamında yeni çıkan Zamansız Sipahi ile ikinci kitabını yayınlamış oldu. Ben mizaç itibari ile de bu üç ismi birbirine çok benzetirim. Hayat karşısında abartısızdırlar. Suskundurlar. Susma onlarda adeta bir hâl gibidir. Konuşurlarken seslerinin yükseldiğini duyamazsınız. İçe doğru konuşurlar sanki. Söylediklerini duymak için yaklaşmanız gerekli. Mesafeyi iyi ayarlamanız lazım. Bu hâl, Orakçı’da da çok belirgin... “Sakinlik” desem belki ancak az biraz anlatabilirim bu hâli. Hayatın ve özellikle Ankara’nın Kızılay’ından dört bir yana koşuşturan kalabalığı karşısında apayrı bir dünyanın, duygu durumunun tam ortasında yer alır gibidirler. Sessiz kelimelerinde mesela Orakçı’nın bu ayrı yerde durmanın getirdiği sakinliğini hemen hissedersiniz. Dolayısı ile -hazırsanız eğer- bu sakinlik, sukunet size geçer.

Ben, bana geçtiği için bu üç ismi hep önemsedim. Şiir yazma sürecimde hep önemli buldum. Onları uzaktan takibederek pozisyon aldım. -Belki daha evvel yazmıştım değişik vesile ile- bu üç ismin de içerisinde yer aldığı bizler, şairin çok az çıktığı, iyi şiirin çok az yol aldığı bir düşünsel gelenekten geliyoruz. Onların, yazının başında belirttiğim hiç kopmayan ayrı duruşları ve birlikteliklerini de bu açıdan önemsiyorum. Ve hep sürmesi gerektiğine inandım bir pozisyon olarak.

Cengizhan Orakçı’nın şiirinin bu yeni kitapta farklılaştığını, yeni bir söyleyişe doğru evrildiğini düşünüyorum. O da bence, apayrı bir şiiri takip ediyor. “Mühürlenmiş Anlar Misafiri” şiirini bu açıdan önemsedim. Kuşkusuz diğerlerini de :

Mühürlenmiş anlarda kaldık kalakaldık

O anın şarkılarını şimdi bu denli önemsemek niye

Savrulmak boşluklarda, yani toz ve rüzgar masalı

Anlatanı kalmamıştır ninelerin dilinden dedelerin

Türküsünden geçerek bulduk burayı biraz daha

Biraz daha misafiriz hepsi bu hepsi bu

…”


 

Selçuk Küpçük yazdı

Güncelleme Tarihi: 20 Aralık 2018, 15:52
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26