'Gel ey Zulüm, Zulmün ta Kendisi!'

Fatih Pala, Sedat Yenigün'ün vefat yıldönümünde, yazılarının derlendiği eseri Bir Şehidin Notları kitabını ele alıyor...

'Gel ey Zulüm, Zulmün ta Kendisi!'

Yok yok, iyiler, güzeller, doğrular olmadan bu dünyanın yaşanılır pek tadı yok hakikaten. Beraber yürüyeceğin, konuşacağın, dertleşeceğin, oturup kalkacağın hiç tasa etmeden, neyin var neyin yoksa paylaşacağın hiç gizlin saklın olmadan; böyle kardeşlerin, arkadaşların, büyüklerin, ağabeylerin varsa lezzeti de vardır yaşamanın, günlere uyanmanın, gecelere uzanmanın. Sanırım aynı duyguları ve fikirleri sağlığında çevresine en berraklığıyla yaşatanlardan biri de şehid Sedat Yenigün olmuştur. 5 Temmuz 1980 tarihinde İstanbul’un Fatih’inde kurşunların hedefi olan, hedefi kurşun sıkanları diriltmek olan bir Sedat Yenigün var karşımızda duran; grilikler, muğlaklıklar, bulanıklıklar kendisinde durulanan.

Zamanının Müslümanca kaygı taşıyan matbu yayın organlarından Milli Gazete, Milli Gençlik, Hareket, Düşünce, Sur, Çatı, Sebil, Tevhid, Hicret, İslamî Hareket; o’nun için fikirlerini, düşüncelerini, ümit, beklenti ve kaygılarını diğer insanlarla ve tabi özellikle de Müslümanlarla paylaştığı hür tefekkürün kaleleri olmuştur. Şehadetinin on sekizinci yılında İnkılab Yayınları, ilk baskısı 1990’da yapılan Bir Şehidin Notları – Sedat Yenigün (1950-1980) isimli kitap çalışmasını bizlere ulaştırmıştı. Şehidin 1974-1980 yılları arasında, adlarını zikrettiğimiz yayın organlarında yazdıklarıyla vücut bulan bu eser, onun ne kadar derinlikli, ne kadar örnek ve öncü Müslüman olduğu konusunda bizleri aydınlatmakta. Kitabın takdim bölümünde de arz edildiği üzere, aslında Sedat Yenigün’ü anlatmak için sözler yeterli değil; onu tanımak ve beraber bulunmak, gezmek, konuşmak ve mücadele arkadaşlığı etmek gerekirdi. Kitabın okuyucuya sunulmasındaki temel gaye; yeni neslin, böylesine fedakâr, idealist, müşfik, mesaisinin tamamını İslamî bir hayat yaşama ve yaşatmaya tahsis etmiş, mücadelesinde dahi estetik sahibi ve dengeli bir Müslümanın örnek şahsiyetinden ve fikirlerinden alacakları çok şeylerin olmasıdır.

Bu düzenin bizatihi kendisi zulüm değil mi?

Yaşarken üzerinde durmadan edemediği, mürekkebiyle kalıcılaştırmaya çalıştığı hususların kol gezdiği yazılarından, özellikle hem de en son yazısı olan ve İslamî Hareket’te yayınlanan “Gel Ey Zulüm, Zulmün Ta Kendisi!” başlığını verdiği, beni en çok etkileyenlerden birisi oldu. Bu yazısında kaleminin, öfkeli bir kılıcın ucu mahiyetinde olduğunu ama yine de edepli ve veciz halini görüyoruz. Bu da onun Müslümanlığının donattığı hassas ruhundan kaynaklanmış olsa gerek. Şimdi, bu söz konusu ettiğimiz yazısını dikkate alarak onu hem rahmet ve minnetle anma hem de onun derdiyle dertlenme zamanı.

Sedat Yenigün, burada zulmün tanımını doğru yere oturtmakla işe başlamış. Zulmün, herhangi birinin tırnaklarının çekilmesine, parmaklarının koparılmasına, kısaca vücuda eziyet edilmesine verilen bir isimmiş gibi anlaşılmasına karşı çıkıyor. Ya her gün görünmeyen bir işkence makinesinin; ruhların, beyinlerin ve gönüllerin üstündeki cenderesine ne denmeli, sorusunu sormadan edemiyor. Onu asıl rahatsız eden zulüm; imanı, aşkı, insanlığı, şahsiyeti, fazileti imha eden zulümdür, vücudu değil de. Hatta sözü korkusuzca şuraya getiriyor ve Allahu Teâlâ’nın indirdikleri ile hükmetmeyenlerin zalimlerin ta kendileri olacağını bildiren ayet-i kerimeyi hatırlatarak diyor ki: “Hatta bu düzenin bizatihi kendisi zulüm değil mi?”

Ey İnsanlar, Memnun musunuz hayatınızdan? 

Zulmün, artık hayatın bir parçası olduğundan dem vurduğu bir yerde şu haykırışları dinliyoruz Yenigün’den: “Sen çocuk! Halinden memnun musun? Oynayacak bir sahan, parkın, bahçen var mı? Sen ihtiyar! Artık sana otobüste yer veren genç görüyor musun? Sen ey hasta sahibi! Telaşla bindiğin taksiyle pazarlık fırsatı bulamadıysan kaç para isteneceğini biliyor musun? Sen ey hasta! Paran yoksa seni nasıl kapı dışarı atacaklarını tahmin edebiliyor musun? İşte bunlar, çok küçük, ama muhtevaları zulümle dolu sahneler…” Milyonlarca insanın yaşadığı şehirlerde kavurucu sıcakların altında sığınılacak, ferahlanılacak bir tek yerin bile olmadığını; çünkü paranın, ağacı, yeşili, ufku, manzarayı, velhasıl güzel olan ne varsa her şeyi silip süpürdüğünü esefle ifade ediyor. 

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin “Müslüman, Müslüman’a zulmetmez ve bir zalimin pençe-i zulmü ve gadrinde bırakmaz.” şerefli sözünü aktardıktan sonra, zulme rıza gösterenlere kaşlarını çatarak neler söylemiyor ki! Zulümleri gördükleri halde nasıl olur da rahat yaşayabildiklerini sorguluyor. Binlerce genç kızın zulmün pençe-i gadrinde inlemesi, nice ana kuzusunun iğrenç bir hayata mahkûm edilmesi ortadayken, milyonlarca insan, ana, baba, kalp sahibi kimselere, bu zulümlere gönüllerinin nasıl razı olduğunu sorup duruyor. Ve devletten hesap soruyor; bu kirli paralara elini nasıl uzatabildiği, o kirlenmişleri nasıl vergi mükellefi olarak tanıdığı konusunda. Yenigün’e göre o paralar; kanla, irinle, gözyaşıyla, zulümle yoğrulmuştur. İşte zulüm! Zulmün ta kendisi! 

Namaz kıldırma memurluğundan öteye gidemeyen imamlar !

İmam efendileri de unutmuyor şehidimiz. Mahallesinde binlerce genç bunalımdan mahvolurken, ona ab-ı hayat gibi İslam’ı sunamayan ve namaz kıldırma memurluğundan öteye gidemeyen, rahat evlerinde kahvelerini bin bir rahatlıklar içerisinde yudumlayan, ölülere Kur’an okumaya giden İmam efendilere bir çift, belki bin çift sözü vardır Sedat Yenigün’ün. İslam’ın dinamizmine, makamına, tebliğe, cihada, emr-i bil maruf’a ihanet ederek tağuta hizmetle zulmettiklerini hatırlatıyor onlara. Hakkı saklamakla zalim olduklarını, unutulmuşluktan gün yüzüne çıkarıyor.

Peki, çıplaklığa ne demeli! Yenigün için çıplaklık da bir zulümdür. Kadının, tesir gücüne inandığı vücudunu, tahrik edici bir hale getirerek sokaklarda, caddelerde kendini teşhir etmesinin toplum için bir zulüm olduğunun altını çiziyor. Öylesi kadınlara bakın ne tür bir serzenişte bulunuyor: “Ey kadın! Bu insanların dikkatini neden çekiyorsun? Şu, eline çantasını almış mektebine giden, okumak, dikkat üretmek zorunda olan, buluğ çağının getirdiği sarsıntıyı yaşayan şu genci şoke etmeye, ruh dünyasını alt üst etmeye, duygu dünyasında hayvanî arzuları birinci plana çıkarmaya ne hakkın var? Şurası muhakkak ki sen, kişide saygı değil, arzu uyandırıyorsun. Hayat, sadece şehvet değildir. Bir cemiyetin sokakları, büroları, mektepleri, ilan tahtaları; eğer kadın etiyle doluysa orada tek bir duygu hâkimdir, şehvet!” Bu sözlerinden sonra, bu denli kadınlara, kendilerine saygı duymak istediğini ve otobüste, sokakta, büroda, okulda, işiyle gücüyle meşgul olacak binlerce insanı tahrik etmemeleri konusunda ricada bulunuyor, “lütfen” diyor. Heva ve hevesleriyle binlerce, belki milyonlarca insanın moral zindeliğini alt üst ederek zulmettiklerini ifade ediyor.

Zulüm her yerde artık

Zulüm konusunu, bunlarla sınırlandırmıyor Yenigün. Nasılsa insanlar anlamaz diyerek yaptığı yüz liralık işe bin lira isteyen tamirciye; önünden geçen binlerce insanın iştahını, açıktan döndüre döndüre tavuk vs. kızartarak kabartan satıcıya; içeride sohbet edip de milleti kapıda bekleten amirlere; faizciliği, tefeciliği devlet eliyle resmileştirenlere; hastanede üstünkörü baktığı hastayı, muayenehanesinde soyan doktorlara; bir işi, ehli dururken o işi ehil olmayana veren idarecilere; meyvenin fiyatı düşmesin diye Allah’ın kullarına bahşettiği nimetleri denize döken, helak eden, Rabbin lütfunu kullarından esirgeyen vicdansız kabzımallara ve daha daha fazlalarına, insanlara zulmederek zalimlerden olduklarını duyuruyor. Anayasasına, “Kimse vicdanî kanaatlerinden ötürü suçlanamaz, zorlanamaz. Herkes, vicdan hürriyetine sahiptir.” diye yazıp, okula, büroya, imtihana “Başörtüyle girilmez!” emrini çıkaranların da zalim oğlu zalim olduklarını bildiriyor.

Asıl vurucu nokta ise “Allah’ın indirdikleri ile hükmetmeyenlerin, isimlerinin küfrün zulmeti gibi zalim olduğunu ve kendilerine, düzenlerine rıza göstermenin nasıl mümkün olacağını” söylemesidir. İşte bu yiğit adam, bu cengâver yürek, 1980’de hainler ve dahi zalimler tarafından kurşunlanarak şehid edilir. Birilerinin gidişatına çomak sokmak isteyenlerin akıbetidir şehid edilmek… Zulme razı olmayanların, adaleti tesis etmek isteyenlerin, bu yolda korkusuzca mücadele verenlerin hakkıdır şehadet… Yalnızca kendini, kendi rahatını düşünmeyenlerin, bütün bir insan/Müslüman coğrafyasının sancısını iliklerine kadar hissedenlerin yurdudur cennet…

Yolu şehadet, sonu şehitlik ve yurdu cennet olanlara ne mutlu! Ne mutlu onlar gibi olabilmenin gayretinde olanlara! Ne mutlu, ne mutlu, ne mutlu!

Fatih Pala

Yayın Tarihi: 05 Temmuz 2016 Salı 01:34 Güncelleme Tarihi: 06 Aralık 2018, 15:21
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
m. karatas
m. karatas - 5 yıl Önce

Allah razi olsun degerli kardesim Fatih. Unutulmamasi gereken şahsiyetleri hatirlattigin icin.

banner26