Filistin'in sorununa vakıf olmak için ideal bir kitap

Edward Said, 'Filistin'in Sorunu' kitabını 70’lerin sonunda, yani Filistin meselesinin küresel konjonktürde en alevli şekilde yer aldığı yıllarda kaleme almıştı. Deniz Baran yazdı.

Filistin'in sorununa vakıf olmak için ideal bir kitap

Oryantalizm” deyince akla gelen ilk isimleri say desek herhangi birimize, kaçımızın sayacağı ilk isimlerden biri Edward Said olmaz? Akademik seviyede oryantalizm mefhumunu bu denli kurcalayan ve buradan yola çıkarak müthiş bir şekilde kurguladığı muhakemesiyle Batı emperyalizmini ve bilhassa memleketi Filistin’in yüzleştiği zulmü dünya kamuoyuna haykıran bir isim bulmak pek kolay değil. Daha doğrusu Batı’nın bizzat kalbinde, ABD’de yer alıp da, hakkı, gözleri kör, kulakları sağır bir kamuoyuna izah etmeye çalışan bir akademisyen bulmak kolay değil. Hele ki Edward Said’in jenerasyonunda… Ancak sayılı sayıda vicdanlı, mert aydın Batı’nın yüzünü çevirdiği bu büyük gerçeğe dokunmaya cesaret edebildi çünkü. Zaten bunu başarabilen birkaç ismi de hemen hepimiz biliyor ve yüksek bir saygı ile anıyoruz; Noam Chomsky, Norman Finkelstein ve Edward Said gibi isimleri…

Edward Said’i özel kılan birçok nokta var şüphesiz. Ancak yazı konumuz onun hayatından ziyade, bir eseri olduğu için çok fazla detaya girme imkânı yok. Sadece ailesinden ve yaşamına dair bazı kesitlerden bahsetmek gerekli olacak, zira ele alacağımız eseri için bunları bilmek bağlama daha fazla vakıf olmayı sağlayacaktır. Edward Said, her şeyden önce oryantalizm araştırmaları konusunda en öne çıkan isimlerden biri olarak ilmi açıdan çok önemli bir konuma sahip akademisyenlerden. Rahatlıkla bir teorisyen olarak nitelenebilecek kadar birikime ve üretime, aktivist denebilecek kadar da bir gayretkeşliğe sahip. 20. yüzyılın ikinci yarısına yepyeni bir düzenle giren dünya kamuoyunun oryantalizm mefhumunu idrak etmesini sağlayan isimlerden biri olarak, onun teorisyen yanının herkes için ufukları genişlettiğini söylemek abartı olmaz. Onun Filistin meselesini ele alışı bu yüzden çok yüksek bir kavrayışa ve hâliyle ikna ediciliğe sahip. Dünya kamuoyu Filistin meselesine dair onlarca yıl süren uykusundan bir nebze uyandıysa eğer bugünlere gelinceye kadar, bunda Edward Said’in ulaştırdığı o sesin katkısı yadsınamaz.

Filistin’e dair külliyatın en nadide parçaları arasında yer alması gereken bir eser

Edward Said’in oryantalizmi ele alan makro bir bakış açısını damıtarak Filistin sorununa indirgeyebilmesinin en büyük sebebi de şüphesiz bir Filistinli oluşudur. Hristiyan bir Filistinli baba ile Lübnanlı annenin çocuğu olan Said, İngiliz yönetimi altındaki Kudüs’te dünyaya gözlerini açar. Çocukluk yılları, Yahudi işgalinin zirve yapıp da İsrail Devleti’nin kurulduğu yıllardır. 1948 yılındaki büyük Arap-İsrail Savaşı sonrası ailesi mülteci konumuna düşer ve Mısır’a göç eder. Henüz bir çocukken Kahire ve Kudüs arasında mekik dokuyan bir hayatı vardır Said’in; Filistin realitesini iliklerine kadar hisseder. Şüphesiz onu Filistin gerçeğini haykırmaya iten vicdani dürtü, o günlerden itibaren şahit oldukları ile doğrudan ilişkilidir. İşte Edward Said’in “Filistin’in Sorunu” eseri tam da bu mücadelenin eseridir. Meselenin en vicdani duygularla ele alınıp bir o kadar da olgusal ve her aklıselim insanın reddedişte bulunamayacağı bir kurgu ile ele alındığı bir kitap olarak Filistin’e dair külliyatın en nadide parçaları arasında yer alması gereken bir eserdir “Filistin’in Sorunu”.

Bir gün sahaflarda bulmuştum yanılmıyorsam bu kitabı. Pınar Yayınları’nın fikir dünyamıza yaptığı değerli hizmetlerden biri daha elimdeydi. İsmini bilip de eserlerine henüz el süremediğim Edward Said ile ilk münasebetim olacaktı bu kitap, daha önceleri okuduğum bir-iki makalesini saymazsam. Eserin yazılış tarihi 70’lerin sonu, yani Filistin meselesinin küresel konjonktürde en alevli şekilde yer aldığı yıllar. Said’in de Filistin Ulusal Konseyi’nin bir üyesi olduğu zamanlar. O günün küresel politik ilişkileri ve ideolojik eğilimleri bağlamında değerlendirildiğinde bugün okuyan biri için daha da değerli hâle geliyor “Filistin’in Sorunu”.

Elimdeki nüsha da kitabın yazılış tarihinden çok sonraları basılmış olmayacak ki bir hayli eskiydi. Benim için bir hayli iç sıkıcı saman kağıdına basılmış (birçok kitapseveri hâyâl kırıklığına uğratacak bir söylem olabilir ama ben gerçekten eski basım kitapları okumakta çok zorlanıyorum), kapağı bol deformasyona uğramış bir nüshaydı. Ama bir yandan sanki içeriğinin ağırlığını daha kapaktan hissettirircesine görmüş geçirmiş bir kitap görünümü vardı. Nitekim ağır giriş bölümüne ve saman kağıdının yarattığı kasvetli atmosfere rağmen heyecanla okumaya başladım. Daha ilk cümlelerden öylesine güzel sentez edilmiş cümleler ve tespitler fışkırıyordu ki ve öylesine oturaklı bir üslup vardı ki, Filistin’e dair o an'a kadar okuduklarımın ötesine geçecek bir eserle karşı karşıya olduğum hissi içimi kapladı. Heyecanımın kaynağı bu histi.

Filistin zulmüne yüz çeviren kamuoyuna bir tokat vuruyor

Kitabın en önemli özelliği, daha en baştan taraf tuttuğunu açıkça belirtmesi ve bunun hakkaniyet gereği olduğunu ortaya koyması fakat aynı zamanda olgulara bir tarihçi perspektifinden yaklaşıp herkesi ikna edebilecek kadar objektif bir sistematik izlemesi. Yani bu öyle bir objektiflik ki, İsrail zulmünün büyüklüğünü örtbas etmek için ortaya konan bir lümpen tavır değil; bilakis okuyucuyu hakkaniyetli bir değerlendirme yapmaya itecek tarzda olgusal anlatımı içeriyor. Filistinlilere yapılan eleştiriler dahi tipik “karşılıklı savaş” algısını yaratma gibi bir durum ortaya asla çıkarmıyor, iki taraf arasındaki fark net şekilde ortaya konuyor.

Kitabın yazılış amacını anlatan giriş cümleleri aslında kitabın en iyi özeti: “Amacım, Filistinliler ve Filistin sorunu hakkında bu kadar çok konuşulmasına rağmen, Filistin’in bugün hâlâ pek iyi bilinmediği gibi, doğru değerlendirilmediği de kuşkusuz konumunu, Amerikan okuyucusunun önüne genel hatları ile seren bir kitap yazmaktı.” Aslında bu cümleler aradan 30 yıl geçmesine rağmen hâlâ değerli, çünkü yıllar geçse dahi Filistin sorununa dair Batı kamuoyunun hatta onları bırakalım, bizlerin dahi ne kadar konuya hâkim olduğumuz tartışmalı. Ve aslında bu eksiklik, büyük bir eksiklik; bu denli canhıraş savunduğumuz bir konunun geçmişine hâkim olamamak üstünde durulması gereken bir mesele.

Edward Said, bu kitabında net şekilde Siyonizm’e cephe alıyor ve “Siyonizm’in Filistinliler’e yaptığı ile Filistinlilerin bunun karşılığı olarak Siyonistler’e yaptıkları hiçbir şekilde kıyaslanamaz.” diyerek adil bir bakışın gereğini ortaya koyuyor. Hatta bu bakışı şu çarpıcı cümlelerle destekleyerek adeta Filistin zulmüne yüz çeviren kamuoyuna bir tokat vuruyor:

Siyonist teröre ilişkin hiçbir şey söylemeyen Batılı basının ve entelektüel beyanların ikiyüzlülüğüdür daha kötüsü.”

İsrail hücumları tarif edilirken tarafsız bir dile dönüştürülmesinden daha büyük bir alçaklık olabilir mi?”

İsrail’in Batı Yakası ve Gazze’yi işgal ettiği 1967 yılından bu yana işgalin zulmü günbegün ve hiç nefes aldırmaksızın sürdüğü halde, Batı basınını ayaklandıracak tek şey Kudüs Çarşısında patlayan bir bombadır.”

Yukarıdaki tüm alıntılar kitabın tüm mahiyetini özetler nitelikte olduğu için giriş bölümünden alınmıştır. Nitekim Filistin sorununun çıkış süreci ve bu soruna farklı tarafların yaklaşımı (ikiyüzlü yaklaşımı) ele alınıyor hemen akabinde ve ağır bir Siyonizm eleştirisine geçiliyor. Kitabın son yarısında ise bölgesel gerçekler, o tarihe kadar yaşanmış bazı olaylar bir tarihçi üslubuyla okuyucuya sunuluyor.

Kitabın her bir sayfası özenle sunulmuş bir analiz niteliği taşıyor. Sadece herhangi bir iki sayfa seçip bunun üzerine değerlendirme yazmak mümkün desem abartmış olmam. O yüzden tek bir cümle ile geçmek daha doğru: Filistin sorununa biraz olsun vakıf olmak isteyen herkesin bu kitabı kütüphanesine katması gerekir.

Deniz Baran yazdı

Güncelleme Tarihi: 11 Aralık 2018, 14:21
banner12
YORUM EKLE

banner19