Felsefi yaklaşımı ve farklı özellikleri ile "Aşkın Metafiziği"

Schopenhauer'a göre aşk, maddenin sunduğu imkan ve şartlarla ve rasyonel-bilimsel argümanlarla ele alınmalıdır. Ancak bu şekilde bu kavram hakkında sağlıklı verilere ve tespitlere ulaşılabilir. Sanatçılar ve duygusal karakterli kişiler bu duyguyu akıllarıyla değil de kalpleriyle tanımlamak suretiyle gerçeklikten sapmaktadırlar.

Felsefi yaklaşımı ve farklı özellikleri ile "Aşkın Metafiziği"

Aşk, insanoğlunun en çok hissettiği duygulardan birisi olması nedeniyle her zaman alaka uyandırmıştır. Pek çok sanat eserinin merkezinde kadın erkek ilişkilerinin izlerine rastlamaktayız. Şiirden romana, heykelden sinemaya kadar hayatımızı kuşatan bir kavram olarak vardır aşk. Bütün bu gerçekliğine rağmen filozoflar düşünsel çabalarında aşka yer vermemiş; sanatçılar, aşkın duygusal boyutunu ele aldıkları için kavramın rasyonel biçimde ele alınması pek de mümkün olmamıştır.

Aşka kalple değil de akılla yaklaşabilecek insanlar ise elbette filozoflar arasından çıkacaktır. Arthur Schopenhauer de bu alanda eser meydana getirmiş az sayıdaki felsefeciden birisidir. Bu duygunun doğanın bir aldatması olduğunu iddia eden Schopenhauer, türün devamlılığını sağlayan şeyin aşk olduğunu ileri sürer.

Felsefi Yaklaşımı ve Farklı Özellikleri İle Arthur Schopenhauer

Schopenhauer, felsefenin en temel meselelerini çalışmalarında işleyerek ve bu konularda birtakım çarpıcı düşünceler geliştirerek felsefe tarihinde saygın bir konuma yerleşmiştir. Korkuları, karakter yapısı ve alışkanlıkları itibarıyla da diğer insanlardan ayrıldığı özellikleri vardır. Schopenhauer, yaşadığı çağın büyük filozofları arasında sayılır ve felsefe alanında olduğu kadar edebiyat alanında da adından söz ettirir.

Bir filozof olarak ise Schopenhauer, Kant’tan sonraki büyük isimlerden birisidir. Çağdaşı olan diğer filozoflar sadece belli bir fikri sistematize etmek ile uğraşırken Schopenhauer felsefenin en temel sorunlarını ele almaya çalışmıştır. Şiirsel sezgi yeteneğini, gerçekleri gözlemleme yeteneği ile birleştirerek ürünler ortaya koyan Schopenhauer; gerçekliğin, iyiliğin ve güzelliğin ne olduğuna ilişkin sorular sorar. Schopenhauer, genellikle hayata kötümser bakan bir ruh hâlindedir. Hayatın anlamsız olduğunu düşünür ve bu düşünceler eşliğinde varoluş acıları çeker.

Dünyaya böylesine kötümser bakışının altında yatan sebep, kötü bir geçmişe sahip olması değildir, aksine talihli bir hayat sürmüştür. Babası, zengin bir tüccardır. Ancak Schopenhauer’un annesi ile olan ilişkisi, bir hayli dikkat çekicidir. Bir romancı olarak tanınan annesi Johanna Schopenhauer, oğluna karşı daima soğuk davranır ve kocasının ölümünden sonra da serbest bir aşk hayatı yaşamayı tercih eder. Bu süreçte anne ve oğul ayrı yaşamaya başlarlar. Schopenhauer, annesinin verdiği davetlere bir yabancı gibi katılır ve onu nadiren ziyarete gider. Goethe’nin Schopenhauer’un ileride çok önemli bir isim hâline geleceğini annesine söylemesi üzerine de olanlar olur. Annesi ile arasında geçen bir tartışma sonucunda annesi sinirle onu iter ve Schopenhauer merdivenlerden aşağı düşer. Schopenhauer, bu olayın ardından annesini bir daha görmez.

Tüm bunların yanında Schopenhauer’un oldukça ilginç birtakım hususiyetleri de vardır. Genç yaşlarında eğlenceye, melankoliye ve cinselliğe düşkündür. Bencil bir karakter yapısına sahip olan Schopenhauer, bir şeye kolay kolay inanmaz ve çok çabuk işkillenebilir. Örneğin, uyurken yatağının başucunda daima içi dolu bir tabanca bulundurur ve berberin usturasından korktuğu için tıraşını kendisi olur. Gürültülü ortamlar onu en fazla sinirlendiren şeylerdendir, o kadar ki bir insanın gürültüye dayanabilmesini onun zihinsel yetersizlikleri ile açıklar.

Schopenhauer’un sanata ilişkin düşünsel sorgulamaları, idealar öğretisine dayanır. Bu öğretiye göre çevremizde gördüğümüz nesneler, bir tipin somutlanması, ortaya konulmasıdır. Dolayısıyla sanat nesnelerden hareketle ideanın ne olduğunun bilinmesi çabasıdır.

Bir sanat ürününün meydana getirilmesi yahut incelenmesi sırasında estetik haz alınabilmesi için bu uğraşın verilmesinde herhangi bir çıkar veya yarar gözetilmemelidir. Tüm bu gayretler, sanatın yalnızca sanat olduğu için yapılması şartıyla estetik haz uyandırır.

Schopenhauer’in sanat kuramı, idealar öğretisine bağlı olarak gelişir. Bu öğretiye göre nesneler, belli bir cinsin ve ideanın somutlaştırılmış hâlleridir. İdea açısından bakıldığı zaman, nesnelerde onların geçici özelliklerinin yanı sıra ölümsüz ve hiç değişmeyecek olan bir şeyler daha buluruz. İşte, sanatın taşıdığı amaç da zaten nesneler vasıtasıyla idelara ve tümel olana varabilmektir.

Aşkın Ele Alınış Biçimi

Aşk, insanoğlu var olduğundan beri bireysel anlamda kişinin öz gündemini en çok meşgul eden kavramlardan birisi olmuş, sanatın her dalında çeşitli vesilelerle işlenmiştir. Aşkı düşünsel planda değerlendirmeye ve tanımlamaya tabi tutmak ise Schopenhauer’e kalmıştır.

Bir erkekle kadın arasındaki aşktan doğan tutku, yüzyıllar boyunca dünyanın bütün coğrafyalarında alaka uyandırmıştır. Şairler, şiirlerinin merkezine bu duyguyu koyarlar. Aşk, tiyatro sahnelerinin vazgeçilmezidir. Elbette, insanoğlu isterse bu güçlü duyguyu dizginleyebilir fakat belli şartların gerçekleşmesiyle bu duygu, tutku hâline gelir ve engel tanımaz bir hâl alarak kişiyi kuşatır. O kadar ki tutkusunu doyuramayan taraf, kendisinin yahut âşık olduğu kişinin hayatına son verebilir. İngiliz ve Fransız gazetelerinde üçüncü sayfa haberlerini okumayı seven kişiler, bu düşüncenin ne kadar yerinde olduğunu gayet iyi bileceklerdir. Aşk tutkusunun tımarhanelere düşürdüğü kişi sayısı da oldukça kabarıktır. Dış koşullar nedeniyle birleşmeleri mümkün olmayan âşık bir çiftin birlikte intihar etmediği bir yıl neredeyse hiç yoktur.

Böylesine kuvvetli bir duygunun edebiyatta şairler ve romancılar tarafından yoğun bir biçimde işlenmesine rağmen filozofların bu konuda kayda değer çalışmalar yapmamış olması, üzerinde dikkatle durulması gereken bir husustur. Schopenhauer, aşkı felsefi olarak incelemeye karar verdiğinde başvurabileceği bir kaynak neredeyse yok gibidir.

Aşk temasını felsefi alanda ilk olarak Platon işlemiştir. Fakat onun da ortaya koyduğu metinler, mitler ve hikâyelerle örülüdür. Genelde Greklerin, genç erkeklere duydukları aşkı anlatmaktan ibarettir. Russo’nun düşünceleri ise bu hususta yetersiz olmakla birlikte aynı zamanda yanlıştır da.

Schopenhauer ise eserlerinde aşkı şu şekilde anlamlandırmaya çalışmıştır: Bireyde bu duyguyu uyandıran şey, cinsel bir içtepidir. Ve âşık olma hâllerinin hemen hemen tamamında asıl amaç bir bireyin ortaya çıkarılmasıdır. Bir çocuğun meydana getirilmesidir yani hedeflenen. Kadın da erkek de bunu fark etmese de işin gerçeği budur. Yoğun duygular yaşayanlar ve tutku hâline gelen bu duygularla gözü dünyayı bile göremeyecek hâle gelenler inkâr etse de Schopenhauer bu konuda ısrarcıdır.

Çiftler birbirlerinin gözlerine bakarken âdeta gelecek nesillerinin hayalini kurarlar. Âşık olan erkek de kadın da tek bir varlık üzerinde birleşmek isterler. Bu bakışmalarla da aslında dünyaya gelecek bir bireyin tohumları atılmış olur. Bazen iki ayrı cins, genç ve güzel olmasına rağmen farklı karakterlerde olmaları nedeniyle birbirlerine karşı cinsel istek duymak bir kenara tiksinti duyarlar. Bu durumun sebebi, bu çiftin cinsel birleşmelerinden doğacak olan çocuğun fiziksel anlamda uyumlu olmayacağıdır. Yani türün yaşama iradesinin amaçlarına uygun olmaması. Sevilen bir kimse, vücudu ve manevi nitelikleri bakımından âşığının isteğine ve âşığının bireyselliğinin doğurduğu gereksinimlere ne kadar uygunsa bu duygu da o kadar şiddetli olur.

Nitekim bir erkek ile bir kadın arasındaki karşılıklı, kesin ve sürekli bir soğukluk duygusu da onların ortaya çıkabilecekleri çocuğun biçimsiz, çirkin ve mutsuz bir varlık olabileceğinin işareti gibidir.

Tabiat İradesi Bireyi Aşk İle Aldatır

Erkek ve kadın, âşık olmakla veya cinsel birleşme ile kişisel hazlarını tatmin ettiği yanılgısına kapılır. Zira tüm bu hâllerde insanlar aslında tabiatın iradesine teslim olmuş vaziyettedirler. Bencillik, hemen hemen bütün bireylerde görülebilen bir niteliktir. Bir kişiyi bir harekete yönlendirebilmek için kişinin bencillik duygularına değinmek yeterli olacaktır. Bu durumun farkında olan tabiat, amaçlarını gerçekleştirebilmek için bireyleri aldatır ve onların zihninde gerçekle örtüşmeyen hayaller oluşturur. Bu hayaller, kişiyi çoğalmaya sevk eder ve taraflar anlamasa da bu sadece türe hizmet etmek olur. Her ne kadar aldatılan kişi kendi amaçlarını gerçekleştirdiğini düşünse de aslında genel amaçları gerçekleştirmiştir.

Güzelliğin ve güzel olanın kişi üzerinde bunca etkili olmasının sebebi de içgüdüsel olarak türe hizmet etme amacıdır. İnsanlar karşı cinsin güzel olması sayesinde devam ettirecekleri neslin de bu güzellikten pay alacağına inanır, bu yüzden de güzel olanı arar. Dolayısıyla kişiyi buna sevk eden şey, temelde tür için en doğru olanı yapma dürtüsüdür. Nasıl ki bir böcek çiçeğin peşinde türlü cefalar çekiyorsa aynı şekilde erkekler de cinsel anlamda doygunluğa erişmek, hoşlandığı ve belli özelliklere sahip olan kadını elde etmek için türlü zahmetlere katlanır. Bu yolda gerekirse parasını, şerefini ve hatta hayatını bile verebilir. Aslında burada erkek, kendi cinsel hazlarını tatmin ettiğini zannetse de aslında doğanın iradesine teslim olmuştur. Akabinde bütün âşıklar tam anlamıyla doygunluğa kavuştuktan sonra aldatılmış olduklarını acıyla fark ederler. İnsandan hareketle hayvanların da benzer davranışları gösterdiklerini gözlemleyebiliriz. Onlar da tıpkı insanlar gibi yaptıkları faaliyetlerle kendilerinin haz aldıklarını sanır. Oysaki yaptıkları fedakârlığın temelinde türlerine hizmetten başka bir şey yoktur. Kuşlar yuvasını yaparken de böcekler yumurtalarına uygun yer ararlarken de hep türünün gelişmesine önayak olurlar.

Erkek ve kadının hayatını birleştireceği kişiyi belirlemesinde etkili olan unsur, yine tabiatın iradesidir. Aşkı ele alış biçimi de birbirinden epey farklı olan bireyler, neslinin dayattıklarına tabi olmak suretiyle eş seçerler.

Erkeğin aşkı anlayış biçimi ile kadının aşkı ele alış biçimi birbirinden epey farklıdır. Erkeğin aşkı, doygunluğa ulaştıktan sonra azalırken devam eden süreçte karşılaştığı her kadın kendisine ilgi çekici gelmeye başlar. Fakat kadın, doygunluğa erişmiş olsa bile duyduğu aşk artacaktır. İki cins arasındaki bu farkın temelinde de yine türün devamlılığı gerçeği vardır. Erkek, bir yıl içinde çok sayıda çocuk yapabilecek kuvvette iken kadın, yılda en fazla bir çocuk doğurabilir. İşte bu sebepten dolayı da erkek zamanla başka kadınlara ilgi duyabilirken kadınlar sadece bir erkeğe bağlanırlar.

Evlilik sürecinde erkeğin kadına olan bağlılığı daha yapmacık durmaktayken kadının erkeğe olan bağlılığı doğaldır. Erkeğin ve kadının seçimini etkileyen en önemli etken, yaştır. Genel olarak on sekiz ile yirmi sekiz yaşlar arasındaki kadınlar erkeklerin ilgisini çeker. Burada erkeği yönlendiren şey aslında kadının çocuk yapma kabiliyetidir. Bir kadının çocuk doğurma imkânını yavaş yavaş kaybetmesiyle karşı cinsin ilgisini kaybetmesinin paralel olmasını da bununla açıklayabiliriz. Evleneceğimiz kişiyi seçerken onun bedensel veya zihinsel anlamda bir engelinin bulunmasını istemeyiz. Çünkü böyle bir rahatsızlığın çocuğumuza da bulaşacağı endişesini taşırız.

Kadın içinse önemli olan erkeğin yüz güzelliği değildir. Çünkü çocuğuna güzellik verme görevini kadın kendisinde hisseder. Kadınları etkileyen şey erkeğin güzelliği değil, onun kuvveti ve cesaretidir. Zira kuvvetli ve cesur bir eşe sahip olan kadın çocuğunun da aynı biçimde sağlam olacağını ve babaları tarafından daha kolay korunabileceğini düşünür. Dolayısıyla kadın erkekten geniş omuzlu, dar kalçalı, kaslı ve cesur olmasını bekler. Tüm bunların yanında entelektüel anlamdaki gelişmişliğin genetik yolla çocuğa geçmeyeceğini de açıkça bilir. Bu nedenle kadın, erkekte entelektüel üstünlüğü aramaz. Hatta kadın, erkeğin anlayış geriliğini bile kötü bir şey olarak görmez. Kültürlü, zeki ve kibar erkeklere göre kaba adamlar bir adım daha öndedir kadınlar için.

Sonuç olarak evliliği entelektüel anlamdaki bir birliktelik olarak değil de çocuk dünyaya getirme amacına yönelik bir beraberlik olarak düşünmek gerekir. Bir kadın kültürlü olduğu için bir erkeği seçtiğini beğendiğini söylüyorsa bu hem saçma bir iddiadır hem de yozlaşmış bir mizaçtan doğar.

Aşkın Birey Üzerindeki Etkileri

Bir insan âşık olunca tür, ruhun kontrolü altına girer. Bu teslimiyet yüzünden de kimi zaman komik kimi zaman da trajik durumlara düşer âşık. Âşığın düşünceleri, bu dönemde şiirsellik ve ulu bir nitelik kazanır. Düşüncelerinde sınırsız ve doğaüstü bir eğilim gözlenir. Âşık dünya ile bağlantılı olan her şeyi görmezden gelmeye başlar, kendisini bile umursamaz olur. En kaba insanın dahi aşkla tanıştığı zaman dünyası şiirsel bir hâl alır. Aşkın şiddetli derecelere vardığı aşamalarda da sevgili çok çekici bir hâle bürünür. Şayet, sevgiliye kavuşamazsa dünyaya dair hiçbir beklentisi kalmayacaktır âşığın. Yaşamaktan nefret eder hâle gelecek, hayatına bile bile son vermek isteyecektir.

Türün iradesi, kişinin üzerinde artık hâkimdir. Âşık belki de asla kabul edemeyeceği nitelikleri taşıyan karşı cinsi sever fakat türün iradesini doyurduktan sonra bu kusurları görmeye ve karşısındaki kişiden tiksinmeye başlar. Çok zaman akıllı ve kültürel anlamda üstün olduğunu bildiğimiz kişilerin, karakteri bozuk kadınlara bile âşık olmalarını bununla açıklayabiliriz. Hülasa, aşkın gözünün kör olduğu bir gerçektir.

Schopenhauer’a Göre Hayatın Acıları

Tek tek ele aldığında ruhsal anlamda çekilen her türlü varoluş acısının ve sancısının kural dışılık olarak görülmesi ve ele alınması mümkündür. Fakat genel olarak ele aldığımız zaman mutsuzluk ve acının kuraldışı olmadığını, bilakis kural olduğunu fark ederiz. Çektiğimiz bütün acı ve mutsuzlukların en etkili avuntusu olarak bizden daha fazla acı çeken ve bizden daha mutsuz görünen kişileri düşünürüz. Elbette herkes bu çareye başvurabilir. Bunun yanında bizler, mutlu günlerimizde kaderimizin bize hazırladığı kötü oyunun farkında bile değilizdir. Hasta mı olacağız mahvolup gidecek miyiz sakatlanacak mıyız kör mü olacağız yoksa delirecek miyiz hiç bilmiyoruz. Yakalamak istediğimiz her ne varsa bize başkaldırıyor ve her şeyi yenmek zorunda hissediyoruz. Halkların hayatında, tarih, bize savaşlardan ve ayaklanmalardan başka bir şey göstermiyor. Her yerde insanoğlunun karşısına bir düşman çıkıyor. Hayat, silah başında öldüğümüz ve sürekli biçimde gerçekleşen bir savaştan başka bir şey de değil aslında. Barış yılları ise rastgele gerçekleşmiş kısa sessizlikler olarak ele alınıyor.   

Hayatın ilk devresine mutluluğa karşı derin bir ümit ve özlem havası hâkimken ikinci devresinde hayatımıza acı dolu bir korku duygusu egemen olur. Zira artık insan, mutluluk kavramının baştanbaşa bir kuruntu olduğunun farkına varmıştır, acıdan başka bir gerçeğin bulunmadığını gayet iyi bilir. İnsan yaş aldıkça tutkularının ve isteklerinin bir bir ortadan kalktığını hisseder, hayat gücü oldukça zayıflar, görüntüler solar, izlenimler ruhta ve bedende herhangi bir tesir yapmadan geçip gider, günler çok daha hızlı akmaya başlar, olaylar önemsizleşir.

Esasında hayat, tadını çıkaracağımız bir armağan olarak da sunulmaz bizlere. Yaşamak, canımızı dişimize takarak çabalamamız gereken bir ödev olarak verilir. Bu yüzden olacak ki en basit işten en komplike meselelere kadar çok geniş bir yelpazede insan hayatına didinmek, rekabet içerisine girmek ve savaşmak egemen olur. Uluslar ortaklaşa gerçekleştirebilecekleri bir kurtuluş için milyonlarca insanın yaşamına son vermekten geri durmaz. Kimi zaman bireylerin saçma sapan ön yargıları, kimi zaman sinsice yürütülen bir politika bir anda insanları birbiriyle kanlı bıçaklı duruma getirebilir. Birkaç insan yahut grubun dileklerini ve kafasına esenleri gerçekleştirmek adına büyük kitlelerin kurban edildiği görülür.

Bireylerin ilk kaygısı, hayat kavgasını layıkıyla sürdürebilme kabiliyetine ve direncine sahip olmaktır. Hayatını güvenceye alan kişi, akabinde ikinci bir kaygı olarak neyi tercih edeceğini pek bilemez. Daha sonra can sıkıntısından kurtulma amacını yüklenir. Fakat devlet de can sıkıntısının toplumsal anlamda ne denli bir felakete dönüşebileceğini gayet iyi bilir. Bu yüzden de can sıkıntısına karşı bir dizi tedbirler almaktan da geri durmaz. Sefalet nasıl ki halkı rahatsız edip duruyorsa işte can sıkıntısı da seçkin tabakayı öyle rahatsız etmektedir.

Ölüm Üzerine

İnsanların kimisi öylesine sefil ve düşük bir hayatı sürdürürler ki öldükleri zaman herhangi bir şeyi kaybettiğini kimse iddia edemez. Bu çeşit kimseler, ölseler bile insanlığın genel özellikleri başka insanlarda var olmaya devam eder. Şayet insana ölümlülük değil de sonsuz bir hayat verilmiş olsaydı karakterinin değişmezliği ve zekâsının dar sınırlarından ötürü yeknesaklık duygusuna kapılacak ve bu durumdan epey bir tiksinti duyacaktı. Ve en nihayetinde hiçliği tercih etme mecburiyeti altında kalacaktı.

Bütün hayat faaliyetlerinin sona ermesi, bir bakıma bu etkinlikleri sürdüren bedenin yük altından kurtulması olarak görünüyor. Ölülerin yüzlerinde kolaylıkla ve hemencecik fark edilen o yumuşak durulmuşluk başka türlü açıklanamaz belki de.

Köpekler yeryüzüne gelene kadar binlerce köpeğin ölüp gitmesi gerekiyordu. Fakat bu bin köpeğin ölümü köpek ideasını sarsmadı bile, ölümler köpek ideasını karartmadı. Köpeklerin âdeta bugün dünyaya gelmiş gibi canlı ve diri görüntüler sergilemesi ve onun hiç ölmeyeceğine ilişkin geliştirdiğiniz derin yanılgı bundan kaynaklanır.

Sanat Hakkında Fikirleri

İsteklerimizi doğuran şey; gereksinimlerimiz, yoksunluklarımız ve acılarımızdır. Bunlar giderildiği zaman ruh dinginleşir ve yatışır. Fakat tüm bu yatışmışlık karşısında doygunluğa erememiş nice insan da elbette mevcuttur. Üstelik istek uzun sürer, ihtiyaç duyulan şeylerin ardı arkası kesilmez; buna karşılık duyduğumuz hazlar, daima kısa süreli ve ölçülü kalır. İster bir amacınıza ulaşmak için gecenizi gündüzünüze katarak çalışın ister karşı karşıya kaldığınız bir tehlikeden sakınmak için gayret gösterin, sonuç hiç değişmez. İradenin sizden istedikleri ve gerekleri başımıza türlü türlü belalar açar, hayatımızı berbat eder ve acılar çekmemize neden olur.

Fakat bazen öyle bir an olur ki dış gerçekler yahut içsel bir hissediş sayesinde sonu gelmez arzularımız dinginleşir. Ruh kendisini iradenin boyunduruğundan bir an için kurtarmayı başarır. O kadar ki çevremizde gördüğümüz varlıklar, istek ve umutlarımıza değer şeyler olmaktan çıkacak, hiçbir menfaat duygusuna yer verilmeden düşünülebilecek. Ruh, iradenin baskılarından ve isteklerin zorbalığından sıyrılmış olacak.

Sanatçılar, bu mücadeleden zaferle ayrılmış kişiler arasından çıkar. Bir ressamın küçük nesneleri tam bir nesnellikle görebiliyor oluşu, bu önemsiz nesneleri büyük bir dikkatle canlandırma kabiliyeti de göstermektedir ki sanata adanmış hayatların arka planında daima dingin ve yatışmış bir ruh muhakkak vardır. Bilinçli bir gözlemci kendisine döndüğü zaman, günlük hayattaki endişeleri ve istekleri nedeniyle karmakarışık bir hâle bürünen ruhuyla ressamlar arasında ne büyük farklar olduğunu daha iyi görür.

Lirik şairler, evrensel anlamda tüm insanlığın en içsel varlığını eserlerinde işler. Gelmiş geçmiş milyonlarca insanın yanında gelecek kuşakların da belli şartlar altında muhakkak duydukları yahut duyacakları şeyleri dile getirirler. Onun çalışma alanı insan tabiatının her şartta içinde duyduğu ve ortaya koyduğu şeyler ile gönlünde yer etmiş bütün izlenimlerdir. Bu nedenle şair, şehveti ele alabileceği gibi mistik olanın da peşini kolay kolay bırakmaz. O, insanlığın öz aynasıdır ve insanlığı aslına uygun olarak gösterir.

Müzik ise hiçbir zaman görünüşlerle yani fenomenlerle uğraşmaz. Müzik, iradenin ta kendisidir. Dolayısıyla müzik belli bir neşeye, hüzne, tutkuya yahut mutluluğa odaklanmaz. Müzik vasıtasıyla dile getirilen şey, her çeşit ruhsal dürtünün ve şartın dışındaki soyut ve genel özdür.

Ahlak

Schopenhauer, tıpkı deha gibi erdemin de öğretilemeyeceği kanaatindedir. Erdem konusunda edineceğimiz bilgiler yetersizdir; sanat konusundaki teknik taraflar gibi yalnızca birer araç olarak görülebilirler. Yani ahlak felsefelerinin ve ahlaki sistemlerin erdemli, yüce ve ermiş insanlar üretebileceğine ilişkin tüm beyanlar geçersizdir. Bu çeşit bir söylemde bulunmak, estetik üzerine yazılan kitapların, makalelerin ve üretilen içeriklerin, üretken ve üstün şairleri, heykeltıraşları, ressamları ve müzisyenleri doğuracağını iddia etmek kadar saçma ve asılsızdır.

İnsanların hareketleri üç temelden kaynaklanır. Bu temellere dayanmadan üzerimizde tesirini hissettirebilecek bir güç düşünülemez. İlki bencilliktir: Benciller kendi iyiliklerinden başka herhangi bir şey düşünmezler. İkincisi kötü ruhlu olmaktır: Başkasının kötülüğünü amaç hâline getirmiştir ve bu yolda yeri geldiğinde gaddarca davranış ve tavırlar dahi sergileyebilir. Üçüncüsü, acıma duygusudur: Acıma duygusu temelde başkalarının iyiliğini isteme amacına dayanan bir duygu durumudur. İşi iyilikseverliğe ve ruh yüceliğine kadar vardırabilir. Dolayısıyla insan davranışları bu üç temelden en az birisine bağlanabilir.

Bencilliğin tiksindiriciliği ve utanç vericiliği nedeniyle bunu saklamak isteyen bireyler nezaket denilen şeyi geliştirmişlerdir. Fakat bunda pek de başarılı olduklarını söylemek güçtür. Zira benciller hayatlarındaki sayısız tasarımları gerçekleştirebilecekleri fırsatlarla karşılaştıklarında belli etmemeye gayret etseler de kendilerini bir şekilde açığa vurup ifşa ederler. Birisiyle karşılaşıldığında yahut tanışıldığında hatıra gelen ilk düşünce bu kişinin bize fayda temin edip edemeyeceği sorusudur. Şayet yararlı olmayacağına yönelik bir kanaate ulaşırsak o kişiye değer bile vermeyiz.

Bencillik, özü gereği sınırı olmayan bir karakter taşır. İnsan, acılardan ve her türlü yoksunluk ve mahrumiyetten azade kılınmak ister, elinden geldiği ölçüde mutluluğu ve rahatlığı ararken haz duyma amacı taşır. Fakat haz ve zevkleri duyunca da bunları daha ince hâle getirmekten de geri kalmaz. Bencil karakteri ile hedef ve arzuları arasına dikilen her engel onu daha da öfkelendirir ve nefret duygusunu besler, derinleştirir.

Acıma ise kaynağını vicdandan alan bir özelliktir. Bu duygu her zaman ve her yerde görmek mümkündür. Acıma hissini taşımayan kimseler insanlık dairesinin dışında yer bulurlar kendilerine. Acıma duygusu yalnızca insanları muhatap alan bir duygu da değildir elbette. Hayvanları da koruyucu bir görünümü vardır.

Fakat bazı Avrupa ahlak sistemlerinde bunun üzerinde pek fazla durulmaz, dikkatlerinden kaçar. Hayvanlara karşı sorumluluk duymazlar. Hayvanların bu konuda haklarının olmadığını iddia etmek ve onlara karşı geliştirilen davranış formlarının ahlaki anlamda bir değer taşımadığını söylemek, Avrupa’nın belirgin kabalıklarından biridir ve kaynağını da Judaizm’den alır.

Hâlbuki hayvanlara karşı beslenebilecek acıma duygusu karakterin iyiliğiyle o kadar bağlantılıdır ki; hayvanlara karşı kötü muamelede bulunan kişilerin iyi insanlar olmadıkları da çok defa tecrübe edilmiş ve gözlemlenmiştir.

Elbette, dinsel düşüncelerden hareketle yani ölümden sonraki hayattan bir ödül beklendiğinden yahut cezalandırılmaktan korkulduğundan iyi davranışlar sergilendiğini söylemek haklı görülebilir. Gayet tabii ki bu tür yaklaşımlar ahlaksal sayılmaz. Fakat yine de hayatın her alanında ve anında iyiyi iyi olduğu için savunup sahiplenen ruhlar da yok değildir.

Sonuç

Bireyler karşı cinse duydukları hislerin temelinde kendilerinin bireysel hazlarının olduğu yanılgısına kapılırlar. Hâlbuki aşkı doğuran asıl etmen, bireylerin içgüdüsel olarak nesillerini devam ettirme isteğidir. Eş seçiminde de gelecekte doğacak çocuklarının fiziksel özelliklerini dikkate alır. Güzel ve alımlı olanı eş olarak seçmesi, çocuklarının da güzel olmasını isteme amacıyla açıklanmalıdır.

Schopenhauer bu anlamda aşkı ruhçu yaklaşımla ve romantik boyutlarda ele alanlara karşı çıkmaktadır. Ona göre aşk, maddenin sunduğu imkan ve şartlarla ve rasyonel-bilimsel argümanlarla ele alınmalıdır. Ancak bu şekilde bu kavram hakkında sağlıklı verilere ve tespitlere ulaşılabilir. Sanatçılar ve duygusal karakterli kişiler bu duyguyu akıllarıyla değil de kalpleriyle tanımlamak suretiyle gerçeklikten sapmaktadırlar.

Yayın Tarihi: 31 Aralık 2020 Perşembe 17:00 Güncelleme Tarihi: 02 Ocak 2021, 16:59
banner25
YORUM EKLE

banner26