Evliya Çelebi'nin 'dadından' yenmez seyahati

İmdi, cümle kaariler toplansun gerekdür. Evliya Çelebi mihmandarlığında diyarı Kerkük’e seyr-ü sefer eyleyeceğiz Biiznillahi Teâlâ. Fatma Kebire Karaaslan, Suphi Saatçi'nin Evliya Çelebi Kerkük'te kitabını yazdı.

Evliya Çelebi'nin 'dadından' yenmez seyahati

Yazar Suphi Saatçi, Ötüken Neşriyat’tan çıkan “Evliya Çelebi Kerkük”te kitabında, Çelebi’ye gittiği diğer beldelerin yanında Kerkük’ü ziyaret etmediği ve şehrin o zamanki ahvalinden seyahatnamesinde bahsetmediği için sitemde bulunuyor. Kâtip Çelebi’nin, Evliya Çelebi’yi cennetteki mekânında ziyaret edip, durumu beyan etmesinden sonra, seyahatnamesinde bulunan bu nakısadan sebep huzuru kaçar ve içinde büyük bir ukde bırakan bu meseleyi halledip, aynı zamanda Kerküklü olan yazarımızı da mutlu etmek için bu sefere çıkmaya karar verir.

Sefer için evvela icazet gerek

Verir vermesine lakin evvela Cebrail aleyhisselama danışmak gerektir. Çelebi’nin yalvarıp, yakarmalarına karşı Cebrail aleyhisselam, selametle gidip gelmesi için Hızır aleyhisselamdan kalma “cin börkü” denilen bir takke ile yanında her zaman ona yardımcı olacak bir “melek” verir. Cin börkü sayesinde, gerektiği yerlerde görünmez olur Çelebi ve melek de görünmez olduğu için, icap eden durumlarda onunla konuştuklarını, ne kimsecikler görür ne de işitir. “Bunlara ne gerek vardır?” diye sual ederseniz, Evliya Çelebi kendi asrında değil, bizim zamanımızda çıkıyor bu sefere. Bu açıdan hayli ilginç enstantanelerle karşılaşacağımızı tahmin edersiniz.

“Seyyareyi çekecek öküzler nirede?”

Mesela Çelebi açısından ilk fevkaladelik, yol hazırlıkları aşamasında başlıyor. Yardımcısı meleğe, “yol azıklarını, su mataralarını tedarik edip, etmediğini sorduğunda melek, artık bunlara hacet kalmadı” diyor. Çelebi hayret ediyor. Zira ona göre yola atla çıkılacaktır ve üç aydan fazla sürecek bir yol vardır önlerinde. Melek, artık dünyanın değiştiğini, hava yolu ile bir, iki saat içinde gidecekleri yere varacaklarını ve yolculuk boyunca da çay, kahve, su ile beraber her türlü yemişin ikram edileceğini söylediğinde ise büsbütün hayretlere düşer bizim Çelebi. Uçmak deyince Evliya Çelebi’nin hatırına Galata Kulesi’nden kanat takıp uçan Hezarfen Ahmed Çelebi gelir pek tabi. Yani işin doğrusu Çelebi, uçarak yolculuk yapmayı tahayyül bile edemez. Hatta tayyare meydanına gitmek üzere binecekleri otobüsü görünce de şaşırır ve “Herkes birbirini itib basduğı içün, bunlara ötebas dinülmüşdür!” yorumunu yapar. Hemen meleğe sorar, “Bunu yolcular mı iteleyecek, hayvanlar nirede?” diye. O esnada bizim şoför dediğimiz adam koltuğuna oturur ve yine Çelebi’nin yorumu ile aktaracak olursak, “Ellerini o yan bu yan oynatdu, ayakların dahi oynadup öte basdı, berü basdı bir gürültü salıb ötebası yörütdi.”

Evet, melek Çelebi’nin hayrete düştüğü mevzularda ona yardımcı oluyor. Peki ya bu “cin börkü” denen takke nerelerde lazım olabilir acaba? Pasaport göstermek icap ettiğinde ki, Çelebi buna “paşa-port” diyor. Uçaktan indikten sonra cin börkünü takıyor ve kimseciklere görünmeden Erbil’e doğru yola çıkıyorlar. Bir de yolculuğun ilerleyen zamanlarında silahlı zaptiyeler ile karşılaştıkları vakit çok işlerine yarıyor bu cin börkü.

Kadın ve erkeklerin hal ve kıyafetleri kıyamet alameti!

Çelebi’nin kendi zamanına kıyasla, bu zamandaki hanımların kıyafetlerine de hayretle nazar ettiğini fark ediyoruz. O kadınlardan “nisvan-ı afet-resân” (bela getiren kadınlar) diye bahsediyor ve utanmaksızın nasıl olup da peçesiz yani açık ve edep dışı elbiseler giydiklerine bir anlam veremiyor. Anlam veremediği diğer bir husus da, erkeklerin kıyafetleri ile alakalı. Gördüğü erkeklerin de zenne gibi gezdiğini söylüyor ve kadınların peşinden de yürüdükleri için, bu durumun ahir zaman alameti olduğunu belirtiyor.

Bu seyahate çıktığınıza pişman olmayacaksınız

Daha bunlar gibi pek çok örnek var kitapta. Ayrıca Çelebivari bal-kaymak üslub ile birlikte yapılan benzetmeler, latifeler ve espriler de adeta bir mizah kitabı okur gibi insanı tebessüm ettiriyor. İlk aklıma gelen ve beni gülümseten benzetmelerden bazıları şöyle: Fotoğraf makinesi için, “resim alan”; televizyon için, “tembelizyon dinülen camlu şeytan kutusu”; telefon için, “telli nesne”; “araba için, “seyyare-i devvare” ve otel için de, “öte-el”. Bir taraftan Türkman diyarlarını, Erbil’i, Kerkük’ü, Telafer’i ve Tuzhurmatu beldelerini ziyaret edip, bir taraftan da o yörenin insanına, dağına, camisine, yemeklerine, geleneklerine, sanatına vakıf oluyoruz. Aynı zamanda kendisi de mimar olan yazarımızın çizdiği resimler de, gezdiğimiz şehirlere bizleri daha da yakınlaştırıyor.  

Kitabı okudukça Evliya Çelebi’nin o “datlı” dilinden ve didesinden (Gördüğünüz gibi, bu kitaptan sonra otomatik olarak Evliya Çelebi diline geçiş yapma ihtimali hayli yüksek!) kendi zamanımıza dair mülahazada bulunmak mümkün. Hangi konularda ilerlerken, hangilerinde gerilediğimizin farkına varıp, hayretlere gark oluyoruz. Bir nevi kitap, dışarıdan bir bakışla içerden bir öz eleştiri yapma imkânını da vermiş oluyor bizlere.

Maalesef kimimize “yabancı” gelebilecek çok tatlı bazı kelimeler için yazar, bu kelimelerin karşılığı olan kendi deyimiyle, “tatsız-tuzsuz” kelimeleri de sayfaların altına not etmiş. En azından bu vesile ile dilimizin ne kadar ekşidiğinin de farkına varabiliriz.

Fatma Kebire Karaaslan yazmaya çalıştı            

Güncelleme Tarihi: 03 Mayıs 2019, 17:25
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13