Eski şiirin dünyasına girmek için anahtar

Ebubekir Eroğlu, binlerce yılın birikimi olarak Türk şiirinin geçmiş algısı ve yetiştiği kültürel ortam üzerine yetkinlik sunan yazılarını Geçmişin İçindeki Geçmiş - Şi'r-i Kadîm Üstüne Deneme adlı kitabında bir araya getirdi. İyi de etti.

Eski şiirin dünyasına girmek için anahtar

Uzunca bir süredir, gerek Kitap-lık’ta gerekse de Zaman Kitap’ta sütun oluşturan bu yazıların akıbetine dair merak içerisindeydim. Türk şiir geleneğinin köklü geçmişine dair akademik dilin kuru, yavan ve sıkıcı teferruatından ziyade bir denemeci rahatlığıyla kaleme alınan bu yazılarda Ebubekir Eroğlu, binlerce yılın birikimi olarak Türk şiirinin geçmiş algısı ve yetiştiği kültürel ortam üzerine yetkinlik sunan yazılarını YKY’ndan çıkan Geçmişin İçindeki Geçmiş - Şi'r-i Kadîm Üstüne Deneme adlı kitabında bir araya getirdi. İyi de etti.

İyiliği şu; Türk şiir geleneği, poetikanın dışında (gerçi poetika oluşturabilmiş kaç şair vardır ki?) bu toprakların ve dolayısıyla kültürün sahipliği anlamında dile getirilen nazım biçimlerinin oluşumuna dair derli toplu bir çalışma bir elin parmak sayısını geçmez. Bu boşluğun farkına varan Eroğlu, öncesinde (1993) Modern Türk Şiirinin Doğası isimli çalışmasına koşut, geleneğin beslediği ve kültürün şekillendirdiği bir şiir algısının günümüz şiiri üzerindeki etkileri üzerine kalem oynattığı çalışmasında, gerek Modern Türk Şiirinin Doğası ve gerekse şi’ir-i kadim bağlamında kültürel kodların neliğine dair önemli saptamalarda bulunuyor. Sırasıyla “Terennümlerin Şafağı”, “Dilde Yeni Işıma”, “Ledün İlmi, Gönül Dili: İlahiler”, “İstanbullu”, “Fehîm Çelebi’den Şeyh Galib’e” ve “Adı “Divan Şiiri” Olsun” başlıkları altında toplam altı yazıdan mürekkeb eserde, Türk şiirinin zihin haritasına eğilme çabası göze çarpıyor.

Sözkonusu metinlerin kendi içerisinde bir bütünlük oluşturduğuna şüphe yok. Eroğlu, Anadolu Selçukluları Devleti’nden önce de varlığını sürdüren değişik adlar altındaki Türk boylarının, aşiretlerinin varlığıyla mündemiç şiir verimlerini sebepleri itibarıyla irdelerken, Türkçe’nin zengin bir imgelem hazinesine sahip oluşu, halkın zihinsel donanımıyla anlam yüklü bir dünyanın gerçeklik kazanmasından hareketle bir ideale dayalı olarak oluşturulan bu şiirlerin varlığını yüzyıllarca halkalanacak bir etkiyle devam ettireceği saptamasında bulunuyor. Daha çok hikemi şiirin ağırlığını koruduğu ilk dönem şiirinde varoluşu mesele edinen ve hakikate ermenin peşinde koşan şairleri sıralıyor.

Şüphesiz Eroğlu, Türk şiir gerçeğini oluşturan yaşamları, dolayısıyla kültürleri sadece bir hat üzerinden ele almıyor. Eserden hareketle şunları söyleyebiliriz; Aristo ve Eflatun bağlamında, İç Asya’dan başlayarak İber yarımadasına uzanan bir hat üzerinde okunan, çevrilen ve yorumlanan eserler, değişik dünya algısının oluşumunu sağladı. Felsefe ve şiir arasında bir köprü olacak, eserleriyle akidevi alanda ve sosyal hayatta temayüz etmiş ilim adamlarının varlığı -ki Sühreverdi’nin, Muhyiddin İbn Arabî’nin ve İbn Sinâ’nın İslâm temelli bakış açıları bu dünyanın algısında önemli bir yer edinmiştir- o zamana kadar Anadolu’daki varlığını, toplumların iletişim kanallarının oldukça zayıf olduğu da göz önünde bulundurulursa, şiirin doğrudan bir tekke formunda ortaya çıkmadığı anlaşılacaktır. Halkın İslâm temelli sosyal ilişkilerinde ortaya çıkan ilk dönem ürünlerinin Farsça’nın etkisiyle şekillendiği elbette inkâr edilemez bir gerçeklik taşımaktadır.

Şi’r-i kadim, ‘insan ruhunun eskimesi’ karşısında gerilemiş bir görüntüdedir

Eroğlu’nun ifadesiyle, “Hayatın çoğunlukla kırsal alanda biçimlendiği 13. ve 14. yüzyıllarda, Anadolu’da şiir insanlar arasındaki iletişimin derinleşmesine, toplumsal düzenin tesisine ve korunmasına, bizzat bu düzeni kurmakla yükümlü olan beylerin de katılmasıyla hizmet etmiştir.” Lirik ifadelerin ağırlık kazandığı bu dönem ürünleri Türkçe’nin daha çok iki noktasında gelişimine koşut bir seyir izlemiştir: Ritim ve içerik. Sözün büyüsü ve sesin bir imgelem dünyasından çok toplumsal yaşamın bizatihi içinden vücuda getirildiği bu dönemin ürünleri, Türkçe’nin yapıtaşları olarak sağlam ve arkaplanı geniş ölçekli eserler ortaya çıkarmıştır. Yine bu dönemin öne çıkan sembol/zirve isimleri arasında, Yunus Emre’nin, Mevlâna’nın, Kadı Burhaneddin’in, Şeyyâd Hamza’nın, Kaygusuz Abdal’ın eserleri bir sistematik oluşturmak adına önem kazanmaktadır.

Tasavvufla birlikte felsefi bir bütünlük taşıyan bu dönem eserlerinde, insanın iyilik ve kötülük arasında duran ruhunu ve nefsini terbiye etme konularının ağırlıklı olarak işlendiği görülmektedir. Eroğlu, ilk dönem şiirlerinin oluşumuna ilişkin, “İnsanlığa ve tekil insan hayatına anlam arayışındaki denek taşı ölüm ve ölümün müşahede edilmesi oldu. Beden, duyular yolu ile gelen acıyı algılar; ölüm, insanlara dokunma duygusunun algılamadığı bir acıyı tanıtmıştır. Kahramanlık, aşk ve başka duyuların yol göstericiliği, zamansal sıralamada daha sonra gelmiştir. Trajedilerin dokusunda ölüm vardı.” derken, sadece tekil insanın değil, topyekûn toplumun talebi doğrultusunda İslâm inancının bu dünya ve ötesi hakkındaki malumatları etrafında şekillenişine dikkat çekiyor. Şi’r-i kadim, İslâm inancının başat bir öğe olarak kültürün oluşmasına sunduğu katkı dolayısıyla net ve açık ifade biçimini, tarihyazımı, tasavvuf ve devlet anlayışıyla ortak bir kalıp içinde gelişmiştir. Değişik coğrafyaların etkisiyle oluşan ilk dönem şiir geleneği, mitolojik bir kozmik sınıflamayla simgeler dünyasında yer edinmiştir.

Mecazlar ve mazmunlarla yüklü kelimeler, algının herkes açısından bireyselleştirilmiş formunun dışında bir seyir izlemektedir. Yani bütün bir ortaçağ boyunca mesnevi, gazel ve kaside formatında seyir isleyen şi’r-i kadim, ortak bir dünyanın duygu ve düşünüşü olarak kelimelerin algı düzeyini ortak kılmaktadır. Daha çok, Hilye-i Saâdetler’ler, Mi’raciyye’ler, Kerbelâ Mersiyeleri, Divân-ı Hafiz, Divân-ı Yunus, Divân-ı Kebir, Hüsn ü Aşk, Yusuf ile Züleyha, Leylâ ile Mecnun ve tasavvufi konularda yazılmış kasidelerin ve lirik bölümlerle akıcılık kazanan mesnevilerin varlığı ön plandadır. Algı düzeyi ve simgelerin dünyasında seyir izleyen şi’r-i kadim, şüphesiz günümüz insanına varlığı meçhul kalıplar arasında sıkışmış efsaneler, menkıbeler, mitolojiler bütünü olarak görünebilir. Zira yapısı ve varlığı gereği, henüz toplumsal sorumluluğa müdrik bir havsalanın bireysel düsturu olmadığından, yeni dünyanın ‘bireysel’ şiir anlayışından kopuk bir görüntü vermektedir. Oysa şahıslar kadrosunun daha çok iyilik ve kötülükleri, devletin bekası, padişahın selameti gibi terkiblerin etrafında örülen şi’r-i kadim, bilimlerin yeniliği karşısında değil, ‘insan ruhunun eskimesi’ karşısında gerilemiş bir görüntüdedir artık.

Bu noktada özellikle ilahilerin insanları baskıcı ve kuşatıcı dünyadan uzaklaştırarak özgürleştirmek gibi bir işlevinden söz etmek mümkün. Düşüncenin, zihnin sürekli ayık halde bulunması, insanı ilahi sorumluluk bağlamında gafletten uzaklaştırıp köleleşmeyi önlediğini söyleyebiliriz elbette. Yani Allah’a kulluk bireyin özgürleşmesini sağlamaktadır. Söz karşısında insanın aldığı şekil, daha çok imgelerin ve hayallerin ayrımında belirginleşmektedir. Ağırlıklı olarak ortak bir düşüncenin, eylem birlikteliğinin özünde, yazılan ve okunan şiirin, aradaki vasıtaları ortadan kaldırmak suretiyle doğrudan algılanmasına yol açtığı anlam kadim olduğu için yazılan şey şi’r-i kadimdir.

Dönemin eserleri üzerinden değerlendirmelerde bulunan Eroğlu, görsel algı öğesinin, devlet ve millet hayatında şiire paralel bir biçim almasını dönemin algısı doğrultusunda açıklar. Bu eserlerin belirgin özelliklerini sıralarken, Aşık Çelebi, Eşrefoğlu Rûmi, Nesîmî, Niyazî-i Mısrî, Sezâyî-i Gülşeni, Hayretî, Aziz Mahmud Hüdâyî, Hacı Bayram-ı Velî, Ahmedî, Şeyh Galib, Şeyhî, Hayâlî, Zâtî, Ruhî, Bâkî, Nev’î, Taşlıcalı Yahya, Fuzûlî, Fehîm Çelebi, Nâilî, Esrar Dede ve daha birçok isimle şi’r-i kadimin görkemli tarihine yine görkemli eserler üzerinden kısaca değinir. Bu eserlerin günümüzde anlaşılmazlığı itirazlarına değinen Eroğlu, şi’r-i kadimin kendi aralarında bir bütünlük oluşturduklarından ve tutkularının götürdüğü yoldan eserlere giden iyi bir okurun uzmanlık bilgisine pek de ihtiyaç duymadan bu eserleri anlayabileceğini vurgular.

Eserin sonuna doğru, özellikle Tanzimat’la birlikte Cumhuriyet sonrası Türk şiirinde görülen eski-yeni çatışmasına dair Ebubekir Eroğlu ilginç bir tespitte bulunuyor: “Eski kuşaktaki şairlerin meselesi, hazır bulduğunu olduğu gibi sürdürmenin, tekrarlamanın ya da taklit ve tanzir etmenin önüne geçmek idi. Yahya Kemal ve Ahmet Hâşim, eskiye bağlılığı düşüncesizce sürdürenleri eleştirmişlerdir. Daha sonra gelenler, onların açtığı algı kapılarından geçerek girdi eski şiirin dünyasına.”

Şüphesiz ‘eski’ şiirimizi anlamak için bu eserle birlikte, yine Ebubekir Eroğlu’nun kaleme aldığı Modern Türk Şiirinin Doğası’nı okumak elzemdir.

Arif Akçalı yazdı

Güncelleme Tarihi: 25 Aralık 2018, 10:49
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13