Erol Güngör ve İhsan Süreyya Sırma Üzerinden Misyonerliğe Bir Bakış

''Hristiyan-Batı dünyasının, öteden beri Orta-Doğu İslâm dünyası üzerindeki emperyalist emelleri inkâr edilemez. Her ne kadar bu emperyalist emeller, 19. ve 20. yüzyılda sadece ekonomik bir sömürgecilik olarak görülüyor ise de, bunların kökeninde Hristiyan dünyasının, kendisi için kutsal saydığı Kudüs ve çevresine egemen olan İslâm varlığını ortadan kaldırma düşüncesi yatmaktadır.'' Mehmet Akif Öztürk, Erol Güngör'ün ''Türkiye’de Misyoner Faaliyetleri'' ve İhsan Süreyya Sırma’nın ''Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri'' kitapları üzerinden misyonerlik faaliyetlerine değindi.

Erol Güngör ve İhsan Süreyya Sırma Üzerinden Misyonerliğe Bir Bakış

Öncelikle şunu belirtmek isterim ki birazdan bahsedeceğim konular, ‘bu devirde bunlar mı kaldı’, ‘bu çağda…’, ‘İslam da dinlerden bir dindir’, ‘dinler arası diyalog’ vs. diyenler için hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Ayrıca durmadan her bir olayda ‘dış mihraklar’, ‘Avrupa bizi çekemiyor’ diyenler için de bir şey ifade etmeyecektir. Fakat misyonerlik konusunda aklıselim düşünenler için bir şeyler ifade edebilir diye düşünüyorum.

Ülkemizde gerçekleşen misyonerlik ve casusluk faaliyetleri her zaman olmuştur, şu anda da oluyordur ve kıyamete kadar olacaktır. Çünkü burası her ne kadar görünümü değişse de Müslüman bir ülkedir ve haçlı zihniyetiyle gerçekleştirilen saldırılar durmayacaktır. Bu yazıda bu tür faaliyetleri Erol Güngör Hoca’nın ilk kitabı olan ve Ötüken Yayınları’ndan neşredilen “Türkiye’de Misyoner Faaliyetleri” ve İhsan Süreyya Sırma Hoca’nın Beyan Yayınları’ndan neşredilen “Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri” kitapları yardımıyla incelemeye çalışacağım.

Hristiyan-Batı dünyasının emperyalist emelleri

Öncelikle ‘misyonerlik’ kelimesinin tanımına değinmek istiyorum. Misyonerlik, Latince ”missio” kelimesinden gelir ve görev, yetki, bir işi yapması için verilen özel görev anlamındadır. Terim anlamı ise; kiliselerin, Hristiyan olmayan ülkelerde Hristiyanlığı yaymak amacıyla yaptıkları faaliyetlerdir. Hristiyanlığı yaymak için çalışan kişilere ise misyoner denir.

“Meseleye istediğimiz kadar insanî ve ilmî olarak yaklaşmaya çalışsak bile, Hristiyan-Batı dünyasının, öteden beri Orta-Doğu İslâm dünyası üzerindeki emperyalist emelleri inkâr edilemez. Her ne kadar bu emperyalist emeller, 19. ve 20. yüzyılda sadece ekonomik bir sömürgecilik olarak görülüyor ise de, bunların kökeninde Hristiyan dünyasının, kendisi için kutsal saydığı Kudüs ve çevresine egemen olan İslâm varlığını ortadan kaldırma düşüncesi yatmaktadır. Nitekim bu düşünce XI. yüzyılda başlatılan ve hâlâ devam edegelen Haçlı Savaşlarıyla uygulama alanına konmuştur.” şeklinde bir girişle kitabına başlayan Sırma Hoca, aslında bu tür faaliyetlerin bitmeyeceğini de belirtiyor. Özellikle Kudüs için bu tür faaliyetleri yürüten Haçlı zihniyeti, şu anda Kudüs’ü Müslümanlardan koparmayı başarmış olsa da (ne şekilde olursa olsun) gözünü diktiği diğer yerin İstanbul olduğu, saklanan bir şey değil. Uzun seneler boyunca Roma’nın, Bizans’ın, kısaca Hristiyanlığın başkenti olan İstanbul’un 1453’te ‘Sarıklılarca’ ele geçirilmesinden sonra bir daha kaybedilmemesi, İstanbul’a olan iştahlarını iyice keskinleştirmiş durumda.

Nitekim Erol Güngör Hoca da kitabında İstanbul’un önemine değiniyor ve Alman şark misyonları müdürü Doktor Lepsiyos’un dediklerine atıfta bulunarak fikirlerini beyan ediyor: “Orta Şarkta en fazla ehemmiyet verilen merkez İstanbul’dur. İstanbul, imparatorluk devrinde İslâm âleminin merkezliğini yaptığı gibi, bugün de en kuvvetli Müslüman devletinin büyük kültür merkezidir. Bu mevzuda Alman şark misyonları müdürü Doktor Lepsiyos, İslâm mecmuasında yazdığı bir makalede şunları söylüyor: ‘Salîp ve hilâl arasındaki cidal, muhit dairesi üzerinde değil, müstemlekelerde değil, Afrika, yahud garbî Asya’da değil, İslâmi harekât ve faaliyetin Asya ve Afrika’ya intişar ettiği asıl merkezde yapılmalıdır. Bütün İslâm milletlerinin sabit nazarı İstanbul üzerindedir. Eğer orada bir şey yapılmazsa, yapılan başka şeyler de az çok heba olur.’”

İlk misyoner faaliyetleri

Türkiye’de Hristiyan misyonerlerinin ilk faaliyetinin bilhassa Ermeniler üzerinde görüldüğünü belirten Güngör Hoca, daha önce silah vasıtasıyla siyasi hudutların zorlanması şeklinde cereyan eden olayların istenen etkiyi oluşturmaması üzerine, faaliyetlerin bu defa silahsız tarzda ve tamamen kültür yoluyla devam ettiğini söylüyor. Kültür yoluyla ve direkt din telkininin de bir faydası olmadığı anlaşılınca, sadece din ve itikad üzerinde değil, misyonerlerin bütün bir dinî ve millî kültürü yaymak için uzun vadeli faaliyetlere giriştiklerini hem Erol Güngör Hoca’nın hem İhsan Süreyya Sırma Hoca’nın kitaplarında görüyoruz.

Güngör Hoca’nın kitabında ilk misyoner faaliyetlerinin on sekizinci asırda Moravya kilisesinin çalışmalarıyla başladığını, daha sonra ise büyük bir faaliyet merkezi olarak İngiliz Hristiyan misyon cemiyetinin (C.M.S.) geldiğini görüyoruz. “Bu misyonların birinci gayesi eski kiliselere hayatiyet vermek, ikincisi ise bu kiliseler vasıtasiyle Müslümanlara Hristiyanlık propagandası yaparak onları Hz. İsa’nın sürüsüne katmaktı.” (Güngör, 2012)En eski ve kuvvetli misyon teşkilâtı İngilizlerinkidir diyen Erol Güngör, bu türlü müesseselerin başlıcasının Y.M.C.A. (Young Men’s Christian Association) olduğunu söylüyor. “1857’de erkeklerinkinden ayrı ve müstakil olarak kızlar için de böyle bir teşekkül yapıldı. Onun remzi de Y.W.C.A.’dır. Cihan Harbi’nde bu cemiyetler itilâf devletlerine çok büyük hizmetlerde bulunmuşlardır.” (Güngör, 2012)Yine Erol Güngör’ün kitabında Fransa Katoliklerinin, misyon faaliyetleri bakımından İngiltere ve Amerika’dan sonra geldiğini görüyoruz. Özellikle İngilizlerin en fazla faaliyet gösteren unsurlardan olduğu hem Süreyya Sırma’nın hem Erol Güngör’ün kitabında net bir şekilde görülüyor. Zaten İhsan Süreyya Sırma, kitabını sadece İngiliz misyonerlere ayırmış. Erol Güngör’ün kitabında ise, az az İngiliz, Fransız, Amerikan misyonerleri hakkındaki bilgilere ulaşabiliyoruz.

Misyonerlerin çalışma şekilleri

“’İnsan hakları’ ve ‘vicdan hürriyeti’ gibi fevkalâde mukaddes mefhumlar, Hristiyan Garp ile Müslüman Şark arasındaki iman ve varlık mücadelesinde Hristiyan âleminin yutturmak istediği yaldızlı palavralardan ibaret kalmıştır. Onlara göre mesela misyonerlerin Türk milletinin harimine sokulup masum insanlara telkinde bulunmaları vicdan hürriyeti, bizim varlığımıza kastedenlere karşı nihayet sabrımızın taşıp galeyan etmemiz de insan haklarının çiğnenmesidir.” (Güngör, 2012)

Misyonerlerin çalışma ve yayılma şekilleri çeşitli başlıklar altında incelenebilir. Dinî teşkilatlar yoluyla, okullar yoluyla ve maskeli teşkilatlar yoluyla çalışmalarını ve yayılmalarını yürüten misyonerler, bunlardan en çok faydayı ‘maskeli teşkilat’ tarafından görmüştür. Şimdi hem Erol Güngör Hoca’dan, hem İhsan Süreyya Sırma Hoca’dan nakledeceğim iki bölüm durumu göz önüne serecektir: “Bu teşkilat mensupları, kılık-kıyafet, din, dil…… gibi kültüre müteallik vasıflar itibariyle içinde bulundukları halktanmış gibi görünürler ve gayelerine ermek için halkın hariminde çalışırlar. Bu maksatla yetiştirildikleri için çok mücehhez ve mahirdirler. Maske altında ve suret-i hakdan görünerek saf halkı kolayca aldatabilirler. Bunların hedefi, siyasî ve dinî bakımdan temsil ettikleri halkı tefrikaya düşürmek ve terakkiye karşı düşman ve lakayd bırakarak bu suretle müstemleke halkında aranan acz ve mutâvaatın devamını temin etmektir. Bu maskeli misyonerler sâyesindedir ki, henüz uyanmamış ırklar uykularından kalkamaz bir hâle getirilmiş oluyor ve dünyanın her tarafındaki milyonlarca müstemleke halkı Avrupa devletlerinin bir avuç askeriyle idare olunabiliyor.” (Güngör, 2012)

“Misyonerler, daha küçük yaşlarda iken, İslâm dünyasına gönderilir, ve Müslüman din ve adetleri öğretilerek, Müslümanların nasıl sömürülecekleri; veya en azıdan nasıl Hıristiyanlaştırılacakları öğretilir. Mustafa Bey, bu konuyu da hatıratında şöyle dile getiriyor: ‘…İş bu Mr. Nebit ile bir akşam evine gidip musahabet üzere iken, bunun İslâmî ilimlere olan vukufuyieti e lisanındaki fesahati ile konuşması merakımı mucip olarak, bu kadar kemâle seyahat ile mi, yoksa tahsil ile mi muvaffak olduklarını sual eyledim. İfâdesini de şöyle beyân eyledi: Kendisi Londra’nın Misyoner cemiyetinin Şark dilleri Profesörü Mösyö Harlet’ın mahdumu olup, kendi akâid-i diniyyeleri tedris zamanının haricinde buna tekellüme medar olacak cümleler okutup yazdırdıktan sonra, bunlarda görmüş oldukları zeka ve iktidarı cemiyetlerince takdir ederek, bunu on üç yaşında çocuk olduğu halde, 1834 milâdî yılında İstanbul İngiltere Sefarethanesine gönderdiler. Burada, Sefarethaneye devam eden Türk kâtiplerinin mazeret, altında okumak ve Türkçe konuşmayı ilerletmek için ismini Tahsin tesmiye edip Sefarethane kavvaslarından Hüseyin Ağa’ya evlad-ı mânevi suretiyle teslim edilerek ve bir hayli talimat verilerek evine gönderdiler. Bu minval üzere Tahsin nâmındaki küçük misyoner, Hüseyin Ağa’nın Tophane’de Karabaş mahallesindeki evine, iki sene kadar gündüzleri Sefarethaneye ve geceleri de Hüseyin Ağanın evine devam eder. Ve mahalle çocuklarıyla beraber oyun ve arkadaşlık ile sair çocuklarında fark olunmaz denecek lisanını temizledikten ve okuyup yazmayı tahsil ettikten sonra Hüseyin Ağa vasıtasıyla Fatih Dersiamlarından Hopalı Ömer Efendi’ye çömezlik etmek ve kendisi gelip almadıktan sonra eve dahi müsaade olunmaması için tenbihât-ı ekîde ile teslim olunup, bunun yeme vs. si için aylık beş lira verileceğini adı geçen Efendi’ye söylediği anda, hocanın etekleri tutuşup, değil çömezlik, hoca çocuğa çömezlik edercesine dört sene ihtimam eder.” (Sırma, 2016)

Buraya aldığım iki pasaj durumun özü bakımından bize bir şeyler gösteriyor. Misyonerler açısından baktığımızda, bu işe ne kadar önem verdikleri, bu yolda ne kadar ileri gidebilecekleri hakkında bir öngörü sahibi oluyoruz. Hem İhsan Süreyya Sırma hem de Erol Güngör, kitaplarında daha detaylı olarak olayları incelemişler ve misyonerlerin Müslüman toplumlarının içine kadar nasıl girdiklerini açıklamışlardır. Yeri geldiğinde şeyhülislamlık dahi teklif edilen misyonerler olmuştur. İşin bu kadar vahim durumlara gelmesinde, hem dünya ve para hırsının bizlerde –maalesef- yer etmesi, hem de saflık, kolayca inanma, okumama ve sorgulamama durumları etken olmuştur.

Misyoner okulları

Misyonerler okullar açısından da son derece etkili faaliyetler göstermiştir. Erol Güngör’ün kitabına aldığı ve kısaca değindiği bazı okulların (Bursa Amerikan Kız Koleji, Robert Kollej, Sen Benua Lisesi, Ermeni Mektepleri vs.) Hristiyanlığı yaymada ne kadar etken olduklarını fark ediyoruz. Bünyesinde barındırdığı Türk öğrencilerden bazılarının tanassur etmesine rağmen bu olayların kısa süre sonra unutulması, geçici bir tepkiye sebep olması, maalesef Müslümanlık için gereken önemin verilmediğini bize gösteriyor. Burada sadece Bursa Amerikan Kız Koleji’nde yapılanlara kısaca değineceğim. Diğerleri için kitabı okuyanlar bilgi sahibi olacaklardır: “Türk’ün dinî ve millî günlerine hiç ehemmiyet vermeyen mektep idaresi Pazar, yortu günleriyle yılbaşı gibi günlerde Türk çocuklarına yeni elbiseler giydirmekte ve çocukları merasim-i dîniyeye iştirâk ettirmektedirler. Ezcümle elyevm Maraş’ta mühendis bulunan Abdülhamid beyin kerimesine Protestanlık resmen teklif olunmuştur.

“Mektep idaresi; ailesinin kudret-i maliyesi düşkün bulunan talebeye Hazret-i İsa’ya dua etmesini, dua edecek olurlarsa her muradına ereceği kanaatini yavaş yavaş aşılamıştır.

“Mektep idaresi, protestanlık telkinine o kadar ehemmiyet vermiştir ki, hattâ mektepte mevcut bir Türk muallime bile protestanlık teklif edilmiştir. Mektepte evvelce muallim bulunan kibar bir ailenin kızı muallime Behice hanımın talebe üzerindeki nüfuzu düşünülerek protestanlık teklif olunmuş ise de Türk muallime bu teklifi reddetmiştir. Bunun üzerine mektep idaresi, mektebin iptidaî kısmının lâğvını bahane ederek muallimeyi mektepten çıkarmıştır.”

Burada bahsettiklerim çok küçük kısımlardır. Diğer misyoner okullarında da bu ve buna benzer birçok uygulama dikkat çekiyor. Aslında bazı uyanık öğrenciler durumun farkına varıp, bu kurumları, kendilerine din değiştirme telkinini dayattıklarını sebep göstererek şikayet de ediyorlar. Bazı denetlemelerden de geçen bu okullar bir şekilde faaliyetlerine devam ediyor. Bu kadar telkinle ve okuldaki hayatın Protestanlığa göre düzenlenmesiyle bazı zayıf öğrenciler din değiştiriyorlar. Fakat şu anda Erol Hoca’nın dedikleri kaç kişinin dikkatini çeker acaba? Bu okullara çocuğunu vermek için can atan kaç tane Müslüman aile vardır?

Öncelikle Müslümanların kırılması gereken kuvvetli yönleri belirleniyor

Bütün buraya kadar anlatılanlardan, misyonerlerin çok kolay yol aldıkları sonucu çıkarılabilir ama hiç de öyle değil. Misyonerler, faaliyetlerini gerçekleştirmek için yıllarını ortaya koyuyorlar, devletler (özellikle İngiltere) servet harcıyor ve sonunda elde ettikleri sonuçlarla kendi emellerini gerçekleştirmeye çalışıyorlar.

Misyonerlerin, Müslümanları zayıflatmadan önce etraflıca araştırma yapmaları, Müslümanların zayıf ve kuvvetli yönlerini belirlemeleri en başta geliyor. İhsan Süreyya Sırma’nın kitabındaki sıraya göre gidecek olursak, en önce Müslümanların kırılması gereken kuvvetli yönleri belirleniyor. Bunların başlıcaları; her türlü ırk, dil, kültür ve milliyetçilik taassubunun İslâm’la kaldırılarak, bunun yerine İslâm’ın konmuş olması, kafirlere karşı cihadın vacip oluşu, İslam’ın diğer bütün dinlerden üstün olduğu inancı, İslam’ın şartlarına olan bağlılık, evliliğin teşviki, Kur’an ve sünnete bağlılık… Misyonerler bu ve buna benzer kuvvetli yönlerini belirledikten sonra bunlarla nasıl mücadele edileceğini belirliyorlar. Bu süreç içinde para harcamaktan, kadın pazarlamaktan, Müslüman görünmekten, kukla devletler oluşturmaktan gocunmuyorlar ve bir şekilde Müslüman toplulukların içlerine sızmaya çalışıyorlar. Maalesef bunda büyük ölçüde başarılı da oluyorlar.

Yapılan bunca şeyden sonra bizim Türklüğümüzü inkar etmemiz ve bir yabancı hayranı olup çıkmamız ön görülmeyecek bir şey değil. İhsan Süreyya Sırma Hoca, kitabının sonlarında misyoner Mr. John’un İslam uleması hakkındaki görüşlerini bizlere sunuyor. Bu misyonerin dedikleri aslında günümüzde de aynı durumda olduğumuzu, hatta bu duruma göre misliyle önde olduğumuzu gösteriyor. Maalesef Müslüman olmaktan utanan bir zümre yetişti Türkiye’de. Müslümanlıkla hiç alakası olmadığı halde, Müslümanlık kisvesi altında yapılanları sorgulamadan kabul edip ‘Müslümanlar çok barbar’ noktasına gelindi. Üstelik bunu yapanlar kendi dindaşlarımız dediğimiz insanlar. Allah yardımcımız olsun.

İki kitap hakkında son bir değerlendirme

Erol Güngör’ün kitabı da, İhsan Süreyya Sırma’nın kitabı da belli bir araştırmadan sonra yayımlanmış kitaplar. Yani bu kitaplarda yazılanları yokmuş gibi farz edemeyiz. İki hocanın kendi düşünceleri dışında kaynak göstermediği bilgi yok. Gerek dipnotlarla, gerek Erol Güngör Hoca’nın kitabın sonuna eklediği, başvekalet arşivinden alınan ‘Sultan 2’nci Abdülhamid zamanında misyonerler, yabancı okul ve müesseseler hakkında tanzim edilmiş bazı resmî evrakın suretleri’, gerek İhsan Süreyya Sırma Hoca’nın T.C. Hariciye Arşivi’nden aldığı belgeler ve fotoğrafları bize kanıt olarak yeter. Ayrıca kitapta geçen bazı misyonerlerin sonradan yayınladıkları hatıratlarından alınan pasajlar bize birinci ağızdan bilgi sağlıyor. Bunlar da iki kitabın sağlamlığını kanıtlıyor.

İhsan Süreyya Sırma’nın kitabı daha çok, Sultan Abdülmecit zamanında Bahriye kaymakamlarından olan kaptan Mustafa Bey’in anlattıklarından ve anılarından oluşuyor. Daha sonra ise kendi araştırmaları ve öznel değerlendirmeleri kitabı hitama erdiriyor.

İki kitapta da gördüğümüz şey, bu tür çalışmaların azlığı ve yetersizliği. Misyonerlik devam ettiği sürece bu tür çalışmalarla bunların ipliğinin pazara çıkarılması gerekiyor. Okunup geçilmeyecek, düşünülecek eserler bunlar. Daha da artacağını ümit ediyorum.

Erol Güngör, Türkiye’de Misyoner Faaliyetleri, Ötüken Neşriyat.

İhsan Süreyya Sırma, Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri, Beyan Yayınları

Mehmet Akif Öztürk

Güncelleme Tarihi: 18 Aralık 2018, 17:02

Eslem Nilay Bozdemir

banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26