Entelektüelde hurafe halktan daha çok

İbrahim Paşalı’nın “Entelektüellerin Hurafeleri “ kitabını okurken kaleminizi kulak arkasında tutmayı unutmayın. Çünkü altını çizmek isteyeceğiniz güzel cümlelerle çok sık karşılaşacaksınız. Benden söylemesi.

Entelektüelde hurafe halktan daha çok

İbrahim Paşalı’yı okuyorum gözlerim kapalı… Yok canım, hiç gözler kapalı kitap okunur mu? İbrahim Paşalı’yı dinliyorum gözlerim kapalı. Aslında bu hiç olmadı zira kitap dediğin okunur, dinlenmez ki. E, tabi bir yazarın okuyucusu olmadan evvel dinleyicisi olmuşsan hem de hatırı sayılır seneler… Yazdığı kitabı da okuduğunu zannedersin lakin dinler gibi okursun.

İbrahim Paşalı’nın son kitabı Entelektüellerin Hurafeleri Nisan 2013’de Profil Yayınları’ndan çıktı. Kitabı elime aldığımda uzun bir süre kapağını incelemekten kendimi alamadım açıkçası. Kitabı okumadan bile isminden yola çıkarak sanki içeriğinin şahane bir özeti gibi geldi bana. Ayrıca sadece konu olarak değil, kullanılan renklerin birbiriyle ve çizgiyle uyumu açısından alışık olmadığımız ve insana çekici gelen bir tarafı var. Bu kadar beğenince elbette kimin elinden çıktığına baktım hemen. Müge Özalpay ismine ulaştım. Kendisine kitaba bu denli denk düşen bir kapak tasarımı için teşekkür etmemek olmaz.

Eylem aynı, isimler farklı

Belki de bir araya gelmemesi gereken nadir kelimelerden ikisini yazar bir araya getirmiş “Entelektüellerin Hurafeleri” diyerek. Bu yönüyle bile hayli dikkatimizi cezbetmeye yetiyor. Ama zaten bahsekonu olan da entelektüellerin, hurafeleri sadece halka yakıştırmaları, kendi yaptıklarının adını her zaman allı pullu, süslü bir takım ifadelerle giydirip şık bir paketle bize uzatarak üç öğün tok karnına yutacağımızı zannetmeleri. Yazar her fırsatta halkı küçümseyip eleştiren, daima kendinden aşağı bir mertebe tahsis edip insanların inançlarına, değer verdiklerine dair sürekli bir istihza ile yaklaşanların aslında pek de bir tıynetlerinin olmadığının delillerini bizlere anlatmaya çalışmış kitabında. Ve bu delilleri incelediğimizde görüyoruz ki entelektüellerin hurafeleri halkın hurafelerinden daha çok lakin onlar bunun henüz farkına varabilmiş değiller.

Üstelik halkın geçerli mazereti olabilecekken entelektüellerin böyle bir mazeretleri de olamaz. Zira körü körüne saplandıkları fikirlerinden biraz gayret sarfederek bir üst basamağa çıkmaya çalışmak yerine devamlı surette aynı kurumuş, bayatlamış düşünceler etrafında dönüp durdukları için -ki bunun sebebi de büyük ihtimal kendi fikirlerinin doğruluğuna ebeden iman etmiş olmaları şüphesiz- hakikatten uzağa düşüyorlar. Yazar bilginin de insanı cahilleştirebileceğini söylüyor ve “dünyanın en cahil insanları bir konuda ilim yapan kişilerdir, dünyadan haberleri yoktur. Sadece işlerine bakarlar. Gözleri hiçbir şey görmez. Âşıklar gibi” diye de ekliyor.

Görmek için kavramlara dikkat!

Kitaptaki önemli bir husus da en çok bildiğimizi zannettiğimiz bir takım kavramlara bizlerin dikkatini çekiyor olması. Okuma süresince kafanızın içerisinde henüz kendine uygun bir yer bulamadığı için ayakta bekleyen ve dolayısıyla kargaşaya sebebiyet veren birçok kavramın yerini bulduğunun ve neşe içerisinde boşlukların dolduğunun idrakine varıyorsunuz. Yazarın da dediği gibi “çünkü insan gözleriyle bakar, kavramlarla görür”.

Mesela yazar entelektüellerin dinin kelime anlamını bile bilmediklerini söylüyor. Dinin yaşam tarzı demek olduğunu ve her yaşam tarzının da bir din demek olduğunu belirtiyor. İslam bir din değil, “el-din”dir diyor. Fakat “el-din” kendine has ilkeleri olan özel bir yaşam tarzıdır. Malum "el" takısı başına geldiği kelimeyi belirsizlikten ve genellemelerden kurtarır. İşimiz entelektüellerle olduğu için yazar takılmadan edemiyor tabii, “İngilizceden Türkçeye tercüme edilmiş kavramlarla düşündükleri için el takısına el gibi bakıyorlar” diyor. Yazarın Nuri Pakdil’den naklettiği söz ise galiba entelektüellerin hal-i pür melalini en güzel özetleyen cümle: “Sürekli batıya bakmaktan boynu tutulmuş”.

Yol-yordam bilmeden yola çıkılmaz

Kısaca her şeyin bir yolu yordamı olduğu gibi düşünmenin de bir yöntemi olduğunu anlıyoruz ve entelektüellerin de usul ve kaideler çerçevesinin dışına çıktıkları takdirde yoldan da dışarı savrulacakları sonucuna varıyoruz. Hatta yazar bir kavramın işgal edilmesini entelektüel emperyalizmi olarak görüyor ve entelektüelin asıl savaşının kavramlarla olduğunun çünkü önce zihinlerin esir alındığının altını çiziyor. Önce zihinde başlar her şey ve sonra arkası çorap söküğü gibi gelir zaten. Tıpkı eleştiri yaparken de ölçüyü kaçırıp eleştirdiğimizi olduğundan fazla abartıp, büyüterek olmadığı kadar değer atfedip peşisıra da eleştirdiğimiz her neyse onu putlaştırmış olduğumuz gibi. Evvelinde zihnimizde düşüncelerimizle besleyip büyütüyoruz. Sonrasında da put olarak karşımıza çıkıyor. Bunun bir dezavantajı da tersinden reklamını yapıyor olduğumuz halde eleştiri yaptığımız zannıyla farkında bile olmamamız.

Bu kitaptan ayrılmak zor

Kitabın son kısmındaki üç yazı ise bambaşka bir havayı teneffüs ettiriyor bize ve hatta gözleriniz nemlenip kalbiniz sızlayabiliyor bu son sayfalarda. Burnunuza kitaptan kestane kokuları geldiğine bile tanık olabilirsiniz. Ve kafanızı iki yana sallayıp ”Paşalı daha çok yazmalı, daha çok” diyerek kitabın son yaprağını hüzünle çevirebilirsiniz benim gibi.

Hani bazı kitaplar vardır, okurken hiç bitmesin istersin. Seninle muhabbeti daim olsun ve sonlara doğru okumanı iyice ağırdan alırsın ki ayrılık vakti mümkün olduğu kadar tehir edilsin. İşte bu da o kitaplardan biri.

F.Kebire Gündüz Karaaslan dinler gibi okudu

Güncelleme Tarihi: 03 Mayıs 2019, 18:15
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13