banner17

Edip, Arif, Mütercim, Müellif ve Bir Muhabbet Eri: Lamii Çelebi

''Gayet velud bir müellif ve mütercim olan Lamii Çelebi Batı’da gördüğü ilgiyi Türkiye’de de görmeye başlamalı ve özellikle Nakşibendiyye’nin tarihi gelişiminde oynadığı rol hususen incelenmelidir.'' Yusuf Selman İnanç, Lamii Çelebi'nin ''Letaif-i Lamii - Latifeler Kitabı'' ve ''Salaman ve Absal'' adlı eserlerine değindi.

Edip, Arif, Mütercim, Müellif ve Bir Muhabbet Eri: Lamii Çelebi

Büyüyenay Yayınları, edebiyat ve tasavvuf tarihinin en önemli ama bir o kadar ihmal edilmiş isimlerinden Lamii Çelebi’nin iki eserini neşretti. Letaif-i Lamii isimli eseri Latifeler Kitabı ismiyle Yaşar Çalışkan, Salaman ve Absal’ı ise Erdoğan Uludağ büyük bir titizlikle hazırlamışlar. Kitaplara geçmeden evvel “Hırz-ı Bismillah’dır ber zer kilid/ Fetholunur anınla kufl-i her ümid” beyiti gibi beyitlerin de yer aldığı Vamuk-u Azra gibi büyük edebi eserleri edebiyatımıza ve tarikat-ı aliyye-i Nakşibendiyye’nin temel kaynak metinlerinden birisi olan Molla Abdurrahman Camii’nin Nefahat-ül Üns’ünü ve daha nice mühim eserleri lisanımıza kazandıran Lamii Çelebi’nin hüviyetine ve hayatına dair birkaç malumat paylaşalım.

Bursa’da münzevi bir hayat yaşadı

Lamii Çelebi’nin kendisi, eserleri ve Nakşibendiyye tarihindeki yeri her ne kadar kapsamlı bir akademik çalışma konusu olsa da hem kendisini yâd etmek hem de okurları mezkur iki kitaptan haberdar etmek için bu yazı kaleme alındı. Lamii Çelebi namı ile maruf Mahmud bin Osman bin Nakkaş Ali bin İlyas, 1472 ila 1532 seneleri arasında Bursa’da yaşamış olup tespit edilebildiğine göre 46 adet eser telif etmiştir. Hem mütercim, hem sahib-i telif olan Lamii Çelebi, kuvvetli derecede Farsça ve Arapça biliyor olup, her iki lisandan da ama bilhassa Farsça’dan bugün hemen herkesin (en azından ismini) bildiği çok sayıda eseri tercüme etmiş, adeta yeniden yazmıştır. Türkçe’nin en lezzetli lehçelerinden Çağatayca’yı kullanarak şiirler yazmış ve yine Nakşibendiyye tarihinde adeta bir mihenk taşı vazifesi görmüş Ali Şir Nevai ile muasır olan Lamii Çelebi, Günay Kut Alpay’ın tabiri ile aynı kalibrede kuvvetli şiirler yazmıştır (Lamii Chelebi and His Works). Şiirlerinin bir kısmı didaktik olmakla beraber bir kısmı da dini meselelere müteallıktır. Bilhassa Ehl-i Beyt-i Mustafa’nın şehadetini anlattığı “Maktel-i Al-i Resul” isimli eseri hem mersiye kültürünün önemli bir misalidir hem de içerisinde yer alan çizimler ve minyatürlerle görsel sanat tarihimizin en güzide örneklerinden olagelmiştir. Bu eserle ilgili olarak Lale Oben Kalgay’ın Hacettepe Üniversitesi’nde hazırladığı tez ehemmiyeti haizdir.

Lamii Çelebi’nin ailesi Bursa’nın en tanınmış ailelerinden olup sanattaki maharetleri ile bilinmekteydiler. Timur’un Anadolu’yu işgali esnasında Lamii Çelebi’nin dedesi Nakkaş Ali Efendi’yi beraberinde Semarkand’a götürüp, birçok eserin tezyinatını yaptırdığı kaynaklarda nakledilmektedir. Semerkand’da sanatını ilerleten Nakkaş Ali Efendi Bursa’ya dönmesine müteakip birçok eser vermiş, Yeşil Türbe’nin de tezyinatını bizzat kendisi yapmıştır. Ortapazar mevkiinde bir de cami inşa ettiren Nakkaş Ali Efendi, bu camiyi de Osmanlı’nın erken dönemlerinde pek görülmeyen bir şekilde minyatürlerle süslemiştir. Ne yazık ki Günay Kut Alpay’ın bildirdiğine göre mezar taşından geriye iz kalmamıştır. Lamii Çelebi’nin babası ise Osman Çelebi olup II. Bayezid devrinde sarayda -Bursalı Mehmed Tahir Bey’in naklettiğine göre- hazine defterdarlığı vazifesini ifa etmiştir.

Bursa’da Molla Ahaveyn ve Molla Muhammed bin el-Hac Hasanzade’den okuyan ve iyi bir medrese tahsili gören Lamii Çelebi, muasırı olan diğer şairlerin aksine İstanbul’a gitmeyip, Bursa’da kalmayı tercih etmiş, münzevi bir hayat yaşayarak eser telifi ve tercümesi ile ilgilenmiştir. Üç oğlu ve bir rivayete göre bir, başka bir rivayete göre ise iki kızı olan Lamii Çelebi’nin tüm çocukları ilim tahsil etmiş, Lemii Çelebi namı ile maruf Derviş Mehmed Çelebi de babası gibi mahir bir şair olmuştur. 46 eser neşrini sığdırdığı 50 yıllık ömrünün tezkirelerde bahsolunduğu üzere aniden intiha etmesine müteakip, babasının yaptırdığı camiinin haziresine defnedilmiştir.

Lamii Çelebi’nin Nakşibendiyye ile münasebeti

Yeki birdir Çalap, Tanrı Hüda’dır/ Resul’ü cümle dilde Mustafa’dır” diyen Lamii Çelebi, Nakşibendiyye’yi ilk defa Anadolu’ya getiren Hace Ubeydullah Ahrar’ın hulefasından Molla Abdullah İlahi’nin dervişi Seyyid Ahmed Buhari’ye intisap etmiş ve bazı kaynaklara göre hilafet almış ve bu sebeple mezar taşına eş-Şeyh vasfı kazınmıştır. İrşad faaliyetinde bulunup bulunmadığı meçhul olsa da yaptığı tercümelerle mezkur tarikatın yayılmasını ve tanınmasını sağlayan isimlerden birisi olmuştur. Yukarıda da bahsolunduğu üzere Molla Cami’nin Nakşibendiyye büyüklerini anlattığı “Nefahat-ül Üns” isimli eserini bazı ilavelerle tercüme etmiştir. Esere Hacı Bektaş-ı Veli, Hacı Bayram-ı Veli gibi Anadolu erenlerinin büyüklerinin de terceme-i hallerini dâhil ederek kitabı genişletmiştir. Bu eserin yanı sıra tasavvufa ve Nakşibendilikte usule dair bazı diğer eserler yazmış ve tercüme etmiştir.

Çok defalar maddi sıkıntıya düşmesine rağmen hiçbir devlet vazifesi almayan Lamii Çelebi, münzevi ve dervişane bir hayat sürmüştür. Zamanın büyük meşayıhı ve uleması ile dostluklar kuran müellif, validesi Dilşad Hatun’un vefatından sonra kurduğu vakfın başına da Merkez Efendi ismiyle maruf Mevlana Muslihiddin Efendi’yi tayin etmiştir. Yine Bursalı Mehmed Tahir Bey’in naklettiğine göre İlhami Efendi isminde birisi vasıtasıyla Gülşeniyye tarikatına da nispeti/muhabbeti vardır.

Lamii Çelebi’nin Ehl-i Beyt muhabbeti

Lamii Çelebi, eserlerinden de anlaşılacağı üzere kuvvetli bir Muhyiddin İbn-i Arabi âşığı ve müdafisi olup, coşkun bir tasavvufî neşeye sahiptir. Tasavvufun çokça tan edilen meselelerini müdafaa etmekte mahir olduğu gibi bir devlet vazifesi almayıp kendi say-ü gayretiyle geçindiğinden mütevellit oldukça da açık sözlüdür.

Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran Seferi’ne hazırlandığı zamanlarda Bursa’ya Kahire’den gelme Arap Molla ismiyle meşhur bir kimse muhtelif meselelere dair vaazlar ve bu vaazlarında da fetvalar vermeye başlamıştır. Tarikattaki sema, devran ve cehri zikir gibi usulleri küfür sayan ve bununla da iktifa etmeyip İbn-i Arabi’nin eserlerini okuyanları katletmenin sevap olduğunu söyleyerek halkı galeyana getiren Arap Molla, mersiye ve maktel okumayı da küfür sayan bir fetva vermiştir.

İmam Ali’nin cenklerini de kaleme almış olan Lamii Çelebi, bu fetva üzerine İmam Hüseyn’in Kerbela’da şehit edildiği vakıatı manzum bir şekilde kaleme almış ve minyatürlerle de kitabı edebiyatımızın şaheserlerinden birisi haline getirmiştir. Eseri itmam ettikten sonra zamanın Bursa kadısı Aşçızade’yi ve Arap Molla’yı Ulu Cami’ye davet etmiş, herkes önünde makteli okumuştur. Bir rivayete göre de Nakşibendiyye’ye has olan hatm-i hacegan zikrinden önce âl et-tahsis 12 İmam’a dua edilmesini şart koşmuştur.

“Ben şu tahtta birkaç dakika oturdum diye sopa yedim; sense her gün oturuyorsun”

Lamii Çelebi’nin telif eserleri arasında hem muhtevası hem de üslubu hasebiyle en önemli sayılabilecek olanı Letaif-i Lamii’dir. Eserde Lamii Çelebi çeşitli teşbihler ve nüktedan bir üslup kullanarak öğütler vermektedir. Kitabın başından anlaşıldığı üzere oğlu Lemii Çelebi tarafından tamamlanarak neşre hazırlanmıştır. İçerisinde Nasreddin Hoca’dan, Hüseyin Baykara’dan ve o zaman daha nice tanınmış isimlerinden bahisle birçok hissesi olan kıssa nakledilmektedir. İki yazma nüshası bulunan eser, her bir kıssayı anlattıktan sonra hikmet ve hakikat dolu bir manzum ile bitmektedir. İçerisinde karı-koca, çocuk-ebeveyn münasebetleri gibi doğrudan hayatın içinden meseleler yer aldığı gibi tasavvufi meseleler de kısa hikâyelerle izah edilmiştir. Öte yandan, insanın kötü hasletlerinin sonunun nereye varacağı misallendirilmiş ve öğretici bir üslupla kibir, kin, haset gibi mevzular ele alınmıştır. Tarikat saliklerinin de dikkat etmesi gereken hususlara vurgu yapılmış, bilhassa böbürlenme ve tahkir etme hastalıklarının çaresi sunulmuştur.

Kitap, içerisindeki hikâyelerle her kesime hitap etmektedir. Örneğin bir hikâyede mecazibin meşahirinden Behlül-ü Dana saraya gider ve Harun Reşid’i yerinde bulamaz, çıkar boş tahta oturur. Behlül’ü tahtta oturur gören hizmetliler hemen koşar, alaşağı eder ve bir de sopa atarlar. O sırada Harun Reşid içeri girer ve Behlül’ü ağlarken bulur. Hemen koşup neden ağladığını soran halifeye, Behlül der ki “ben şu tahtta birkaç dakika oturdum diye sopa yedim. Sense her gün oturuyorsun. Acaba ne kadar dayak yiyeceksin” der.

Bu kıssanın sonuna Lamii Çelebi şu dörtlüğü yazar: “Ey devlet ıssı, fikr kıl encam-ı devleti/ Her devletin sonunda çü vardır sana leti/ Tahtın çü tahta-pare olur akıbet begum/ Bu izzet ile olma ferah an o zilleti.” Günümüz Türkçesi ile şöyle demektedir: “Ey devlet sahibi, devletinin sonunu düşün ki her devletin sana sonunda cezası vardır. Tahtın, sonun bir tahta parçası olur. Beyim, bu yücelikle sevinme, zilleti hatırla.”

Müellif kitapta birçok tarihi şahsiyetten hikâyeler de nakleder. Birinde Nasreddin Hoca’nın öküzüyle tarlasını sürerken kayışın koptuğunu, Hoca’nın da yerine tülbentini bağladığını yazar. Tülbent fazla dayanamaz ve kopar. Hoca tülbente bakıp “e sen de gör bak kayış neler çekermiş” der. Hikâyenin sonunda Lamii Çelebi şu şiiri yazar: “Mülk-i haki arifin yanında bi-kıymet olur/ Şahbaz-ı kudstür bunlar felek-himmet olur/ Halk-i âlem bunları divane vü nadan sanır/ Bunlar illa akil-ü dana-yı pür-hikmet olur.” Günümüz Türkçesiyle şu manayı haizdir: “Gönül ilmine sahip olanlar yanında aslı toprak olan mülkün bir değeri yoktur/ Bunlar yüce, kutlu şeylerin yiğididir, yalnız kalplerinin gösterdiği yolda gider, işaretine uyarlar/ Dünya halkı bunları deli ve bilgisiz sanırlar; Oysa bunlar akıllı, yüce gönüllü, hikmetli ilim sahipleridir.”

Eseri yayına hazırlayan Yaşar Çalışkan, eseri telif ederken dilini sadeleştirmiş ancak kitabın, öyle anlaşılıyor ki, çok hacimli olacağı münasebetiyle eserin aslını vermemiştir. Eser okunduğu zaman oldukça keyifli, düşündürücü olmakla beraber kişinin aile ehli ile de paylaşabileceği nevidendir.

“Salaman ve Absal” aslen kadim Yunan medeniyetine ait bir metin olsa da…

Salaman ve Absal” isimli eser bu coğrafyanın ortak metnidir denilse mübalağa edilmiş olunmaz. Zira aslı Grekçe olan bu mesnevi önce Huneyn bin İshak tarafından Arapça’ya tercüme edilmiştir. İbn-i Sina’nın da üzerine çalıştığı kitap, İbn-i Tufeyl’in meşhur “Hayy ibn-i Yekzan”ına ilham vermiştir. Daha sonra Molla Cami tarafından Farsça’ya tercüme edilen bu kadim eseri, Lamii Çelebi bu Farsça metin üzerinden Türkçe’ye nakletmiştir.

Lamii Çelebi eseri tercüme ederken birçok ilavelerde bulunmuş, bazı meselelere açıklık getirmiş ve kendi şiirlerini de dâhil etmiştir. Bu sebeple, kitabı telife hazırlayan Erdoğan Uludağ’a göre bu esere sıradan bir tercüme muamelesi yapmak hata olacaktır. Mevcut üç nüshayı da inceleyerek kitaba dâhil eden Uludağ, bir inceleme yazısının ardından metni günümüz Türkçesi’ne aktarmış, kitabın sonuna da orijinal metni eklemiştir.

Eserde çeşitli teşbihler ve efsanevi şahsiyetler kullanılarak Salaman isminde Yunan Kralı’nın oğlu ile, Absal arasındaki aşk konu edilmektedir. Salaman Absal’a meftun olup, beşeri aşkı tadar ancak bunun geçici olduğunu anlayarak aşk-ı İlahi’yi bulmak için yola koyulur. Birçok didaktik ögenin göze çarptığı eserde, iyi ve kötüyü temsil eden kahramanlar üzerinden tafsilatlı anlatımlar bulunup okura kıssadan hisse çıkartma imkânı tanınmaktadır.

Her ne kadar kadim olsa ve bir kadim Yunan medeniyeti mahsulü olsa da Lamii Çelebi, Osmanlı’nın pek çok esere ve coğrafyanın müşterek kıymetlerine yaptığı gibi, adeta eseri Müslümanlaştırmıştır. Başta Hak Teala’dan inayet isteyen uzun bir şiirin, sonrasında ise Hazret-i Peygamber’e bir naatın olduğu eserde devrin padişahı Yavuz Sultan Selim’e yazılmış bir de methiye yer almaktadır. Hamdele, salvele, besmele diye tabir edilen aksam tamamlandıktan sonra hikâye başlamaktadır.

Eserlerinin yazma nüshaları dünyanın birçok coğrafyasına dağıldı

Her iki eser de oldukça tafsilatlı ve Osmanlı’nın son dönemlerinde ya da Batı’nın muasır devrinde verilmiş eserlerle mukayeseye açık, zamanın ictimai şartlarına ve tasavvuf anlayışına dair ipuçlarıyla dolu, üzerlerinde kapsamlı akademik çalışmalar yapılabilecek kabildendir. Sadece bu iki eser değil, Lamii Çelebi ve tüm eserleri üzerine bir akademik çalışma gerekmektedir. Kayıp olan ve bir şekilde Amerika, İngiltere, Avusturya, Almanya ve hatta Polonya’ya ulaşmış yazma nüshaların titizlikle çalışılması, Lamii Çelebi’nin hayatına ve sülbüne dair çalışmalar yapılması ehemmiyeti haizdir.

Gayet velud bir müellif ve mütercim olan Lamii Çelebi Batı’da gördüğü ilgiyi Türkiye’de de görmeye başlamalı ve özellikle Nakşibendiyye’nin tarihi gelişiminde oynadığı rol hususen incelenmelidir.

Büyüyenay Yayınları’na ise bu iki eseri tahkikli bir şekilde neşrederek önemli bir boşluğu doldurmuş olduğundan mütevellit teşekkür etmek gerekir.

Lamii Çelebi, Letaif-i Lamii - Latifeler Kitabı, Büyüyenay Yayınları

Lamii Çelebi, Salaman ve Absal, Büyüyenay Yayınları

 

Yusuf Selman İnanç

Güncelleme Tarihi: 19 Ocak 2017, 11:49
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20