banner17

Dünyaya iltifatımız nispetinde elemimiz de artar

Batmayan Gün, Samiha Ayverdi’nin ilk baskısı 1939 yılında yayımlanan romanıdır. Ayverdi bu romanında, madde ve mananın mücadelesini işler. Metin Uygun yazdı.

Dünyaya iltifatımız nispetinde elemimiz de artar

Batmayan Gün, Sâmiha Ayverdi’nin ilk baskısı 1939 yılında yayımlanan romanıdır. Ayverdi bu romanında, madde ve mananın mücadelesini işler. Bu kainatın bir yaratıcısı ve ona hakim olan bir kuvvet vardır. Kainata hakim olan bu kuvveti yakından tanımak ve görmek isteyen Aliye’nin bu yoldaki mücadelesi anlatılır romanda. Batılılaşmayla ilgili tartışmaların da sıkça yer aldığı romanda, her fikir, kendini temsil eden roman kahramanları üzerinden anlatılır.

Romanda adı geçen İrfan Paşa, Aliye’nin büyükbabasıdır. Çevresinde muktedir bir devlet adamı olarak bilinir. İrfan Paşa’nın tek oğlu, iki erkek ve bir kız torunu vardır. Kız torunu romanın baş kahramanı Aliye’dir. Halkın, kah vali, kah nazır olarak tanıdığı İrfan Paşa, ruhi yönden de derinliği olan, tasavvufi kişiliğiyle de kendinden söz ettiren ‘büyük bir’ insandır. Tasavvufta üstad tabir edilen derecede söz sahibi ve yol gösterici bir kişiliktir. Aynı zamanda sanatkardır. Resim yapmaktadır. Resim sanatında da tasavvufla ilgili figürler üzerine çalışmaktadır. ‘Secde Eden Kadın’, ‘Tefekkür’, ‘Aşk ve Bakış’ isimli tabloları, çalışmaları arasında en çok takdir edilen, hatta beynelmilel şöhrete ulaşmış eserleridir. Tasavvufla ilgili notlarını tuttuğu defterleri de vardır. Bunlar, Boğaziçi’ndeki köşkünün bir odasında muhafaza edilmektedir. Bu notlar, Aliye’nin ruhunu ferahlatır ve ruhu bu notlarla sükun bulur. Hatta notlar Aliye için ‘huzurun ta kendisidir.’ Bu yüzden Aliye, büyük babasının hatıralarına ‘Batmayan Gün’ ismini verir.

Hilkatten maksut insan, insandan maksut da mana

Aliye, derinliğiyle, bilgisiyle, tasavvufi kimliğiyle dedesi İrfan Paşa’ya benzemektedir. Onun kütüphanesinin, eserlerinin, mizacının tek varisidir. Aliye piyano çalar. Yurt dışında okur. Dolayısıyla ikinci bir yabancı dil bilmektedir. Felsefeden anlar. Bütün bunların yanında, kainata hükmeden yüce kuvvetin arayışı içindedir. Ve bu arayış aşk derecesindedir.

Aliye’nin çok etkilendiği dedesinin tablolarından birine konu olduğu Doktor Kerim Bey de, romanın önemli kahramanlarından biridir. Kerim Bey, İrfan Paşa’nın çok değer verdiği talebesidir. Kerim Bey, çok başarılı bir doktordur. Ama romanda öne çıkan, onun tasavvufi kimliğidir. İrfan Paşa notlarında sıkça Kerim Bey’den bahseder. Onun Kerim Bey’le ilgili düşünceleri, torunu Aliye’yi Kerim Bey’e âşık etmiştir. Aslında bu bildiğimiz manada maddi bir aşktan ziyade, Kerim Bey’in manevi kişiliğine duyulan bir aşktır. İlahi aşka götüren, aracılık eden bir aşktır. Dedesi İrfan Paşa’nın ‘Aşk ve Bakış’ portresinin kahramanı Doktor Kerim Bey’i bulmasıyla ilgili olarak Aliye, babasına yazdığı bir mektupta, “Kızının onu bulduğuna sevin! Zira Aliye, nasılsa bir İrfan Paşa’ya muhtaçtı” ifadesiyle, Kerim Bey’e olan ilgisiyle ilgili olarak, arayış içinde olduğu hakikate ulaşmada veya çok değer verdiği manayı keşfetmede, onu bir yol gösterici, bir üstad olarak gördüğünü anlatmak ister. Profesör Kerim Beyde dedesi İrfan Paşa’yı görür. İrfan Paşa’nın yaşadığını hisseder. Zira, Kerim Bey, dedesi İrfan Paşa’nın ‘hocasının hocası’ dediği bir kişiliktir. Yaratılış sırrıyla ilgili içinden çıkamadığı düşünceler içindedir Aliye. Kerim Bey bu sırla ilgili verdiği şu izahatla, Aliye’nin içinde bulunduğu zor durumdan kurtulmasına yardımcı olur: “Hilkatten maksut insan, insandan maksut da mana! Mana da ancak, ruh tasfiyesiyle, temizliğiyle hasıl olabilir ki, bunu da ele getirecek aşktır!”

İnsanın çektiği elem ve gönül darlığı, dünyaya olan iltifat ve bağlılığı nispetiyle artar

Aliye’nin annesi Fikriye Hanım, Aliye’nin tam aksi yönde fikirde, düşüncede ve hayat tarzında olan bir karakterdir. Romanda maddeyi ön planda tutan, tamamen gösterişe düşkün, hayatında eğlenceden başka hiçbir düşüncesi olmayan bir tiptir. Kızını da sevmemektedir. Sebebi de, kızının İrfan Paşa’ya benzemesi, manaya önem vermesi, manevi değerleri hayatının merkezine yerleştirmesidir. Ayverdi, Fikriye Hanımı şöyle tarif eder: “Maddi insiyaklariyle bir makine... Onun emir aldığı, itaat ettiği bir tek kumandan vardır: Gösteriş!” Ayverdi, Fikriye Hanımla Kerim Bey’in hanımı Ulviye Hanım arasında cereyan eden bir tartışmayla, Batılılaşma hakkında da bu kişiler üzerinden okuyucusuna mesajlar verir. Fikriye Hanım, “Efendim, Avrupa’nın bütün itiyatlarına kollarımızı açmalı, eğlenceleri, ışıkları, salonlarıyla garba tamamen adapte olmalıyız. Heyecansız, hareketsiz insanlarız” diyerek Batılılaşmadan ne anladığını ortaya koyar. Fikriye Hanım’ın bu sözlerine Ulviye Hanım, “Hanımefendi, bize garbın yalnız bilgisi ve medeniyeti lazım, iğrenç kaprisleri değil” şeklinde cevap verir. Hatta başka bir doktor; “yalnız kaprisleri değil hanımefendi, sosyal düşkünlükleri, cerahatli itiyatları da deyin” sözleriyle bu tartışmaya katılır.

Cemiyetle ve cemiyet hayatıyla ilgili mesajlar da verilir romanda. Cemiyetin en önemli gıdası pis dedikodulardır. İnsanlar samimi değildir. Beraberken birbirlerine yapmacık saygı gösterisinde bulunanlar, ayrıldıklarında, dostları hakkında en çirkin dedikoduları yapmaktan çekinmezler. Cemiyet, maddenin, gösterişin, zevk olarak bildikleri iğrençliklerin zebunu, esiri olmuş durumdadır. Her şeylerine ikiyüzlülük hakimdir. Aliye bu durumu İrfan Paşa’nın şu sözüyle açıklar: “İnsanın çektiği elem ve gönül darlığı, dünyaya olan iltifat ve bağlılığı nispetiyle artar.”

Madde ile mananın mücadelesinin anlatıldığı romanda, tasavvufla ilgili bir çok mesajlar da verilir.

Metin Uygun yazdı

Güncelleme Tarihi: 25 Ocak 2019, 17:06
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20