Dünya Seyahat Edebiyatının En Güzel Örneklerinden Biri

İbn Fazlan'ın, dünya seyahat edebiyatının en önemli eserleri arasında gösterilen Seyahatname'si, bugün için birçok milletin de ilk yazılı kaynağı olarak iltifatı fazlasıyla hak ediyor. Reşit Güngör Kalkan yazdı.

Dünya Seyahat Edebiyatının En Güzel Örneklerinden Biri

Girizgâh, “raviyan-ı ahbâr ve nâkilan-ı âsar şöyle rivayet ederler ki…” cümlesi ile başladı mı yazının biz fanilere verdiği haz ile gönenip heyecanlanmamak ne mümkün. Tarih, daha doğrusu hayal tutkusu hesabına bendeniz, seyahatnâmelerin, hatıratların, terekeden arta kalan irili ufaklı belgelerin gedikli müşterilerinden biri olduğumu hiçbir vakit gizlemedim. Öyle ki kitaplığımın mümtaz, güzîde ciltlerle bezeli kitaplarını tıpkı benim gibi keşfe tutkun olanların nazarlarından alabildiğine saklamayı, huysuzluk edip el çabukluğunu marifet sayarak kitap aşıranlara ise kahhariyeler savurmayı edepsizlikten saymadım. Niyedir, nasıldır faslında duranlar bilir; kayıp bir kitabın bünyede bıraktığı sıkıntı dayanılır, katlanılır sızılardan değildir zira.

Benim bahtıma da bir zamanlar kayıp haneme ruh sıkıntısı içerisinde yazıverdiğim mezkûr kitaplardan bir kitap düşmüştü; İbn Fazlan’ın Seyahatnâme nam eserini dönüp dönüp okuduktan sonra, işinin erbabına vişneçürüğü deri kapakla güzelce ciltlettirip gördüğünde kızgın boğa misali zaptedilemeyen bibliyofillere karşı kitaplığımda görülmesi yasak bir mevkiye yerleştirmiştim. Lakin bir müddet sonra iştiham beni yeniden kamçıladı, ‘eh, artık ben de İbn Fazlan namına bir yazı kaleme almalıyım’ diye düşünürken, birden -evlerden ırak- kitabın müstahkem mevkideki yokluğu ile karşılaştığımda adeta beynimden vurulmuşa döndüm! Her yanımı bir ateş sardı ki ancak düşen bilir. Soluduğum mekânın altını üstüne getirmiş olmama rağmen bulamadım, eyvahlar ki canım kitap gitti gider! Sonrasında ise fırsat bu fırsattır diyerek iç sızısı ile beraber işbu okumuş olduğunuz yazıya dibace düşmüş oldum. Hemen belirtmeliyim ki, Seyahatname öyle üstünkörü birkaç cümle ile geçiştirilecek kitaplar cümlesinden değildir. Mamafih, kitaptan yaptığımız alıntılar konunun bütünlüğü açısından elzem idi. Bu nokta okuyucu karşısında bir özür borcu doğuracak ise şayet, şimdiden affola.

Vaktaki Zeki Velidi Togan, bin dokuz yüz yirmi üç senesi içinde Meşhed Kütüphanesi’nde İbn Fazlan’ın el-Rıhle’sinin Hazarlar maddesinin ilk satırlarına kadarki kısmını ihtiva eden orijinal bir yazmayı keşfiyle tarih yeniden yorumlanır. Keşif büyük, sureta Türk tarihinin karanlık noktalarına yeniden saçılan huzmeler vasıtası ile alacalı renkler esas benliğine kavuşmuş görünür. Hikâye mensur lakin keşfedilen yazma pek bir şiirsel söyleyiştedir. Esas itibarıyla Seyahatnâme, Ahmet İbn Fazlan’ın kaleminden taşırarak söylemeli, “Bulgar hükümdarı İlteber Almuş ibn Şalkî’nin Emîr el-Mü’minîn el-Muktedir’e İslâm dinini anlatacak, şeriatın hükümlerini öğretecek, ülkesinde ve bütün memleketinde kendi adına hutbe okunması için minber ve cami yapacak bir heyet göndermesini ve düşman hükümdarlardan korunabilmek için bir kale yaptırmasını isteyen bir mektupla” başlar. Bu uzun cümleyi bir yere kaydetmeli lakin mükemmel bir gözlemci ve üslupçu olduğu eserin daha ilk satırlarından anlaşılan İbn Fazlan’ın esas itibarıyla mezkûr eseri daha önce hilafet sarayında gördüğü Türklerin yaşadıkları bölgelerle ilgili anlatılan çok ilginç olayların geniş bir çevrede uyandırdığı merak saikiyle kaleme aldığını sonradan öğreniyoruz.

Sinematografik bir heyecan ve alabildiğine gerilim yüklü bir gerçeklik

Haziran dokuz yüz yirmi bir’de Bağdat’tan hareket eden kervan pek mühim miktarda mektuplar, evrak ve para ile yollara revan olur. Mütevekkil bir dindar, asil bir diplomat ve kayda değer bir devlet adamı olan İbn Fazlan, kozmopolit coğrafyalara doğru Allah’ın cümle sıfatlarını kuşanarak adımlamaya, mürekkebi kurutmadan parşömene imlaya başlar. Sırası ile Nehrevan, Deskere, Hulvan, Karmisin, Hemedan, Sâve, Rey, Huvar el-Rey, Simnân, Dameğân, Nişabur, Serahs, Merv, Kuşmahân, Afirebr, Beykend, Buhara, Harezm, Ardekû, Cürcâniyye sonrası Zamcan’a varır. Bu duraklar arasında bizler de biraz soluklanalım ki şiir peşimizden yetişebilsin. Zira yolculuk pek kutsal, menzil ebabil kanadınca uzaktır şimdilik… “Cehennem soğuğundan üzerimize bir kapı açıldığını zannettiğimiz bir ülke gördük…” Parşömenler kat kat çoğalmakta, fani kulların içtimai ilişkilerine, ekonomik durumlarına, şahsi menkıbelerine dair işitilmemiş, hayranlık uyandıracak denli önemli gözlemler kaleme gelmektedir. “Cürcâniyye’de dilenciler evlerin kapılarında beklemez. Doğrudan doğruya içeriye girerek ısınmak için ateşin karşısında biraz oturur, sonra ‘pekend’ yani ‘ekmek’ yer. Bir şey verirlerse alır, aksi halde çıkar gider.”

Şahsi durumuna ilişkin de tafsilatlı bilgi vermekten kaçınmaz İbn Fazlan. “Hamamdan çıkar eve girerdim. Eve girdiğimde soğuktan sakalımın donduğunu görür, buzunu ateşin karşısında eritirdim. Bir evin içinde bulunan ikinci bir evin içinde uyurdum. İçteki evin içinde ise keçe ile kaplı bir Türk çadırı vardı. Ben bu çadırın içinde kürklere ve abalara sarınmış olarak uyuduğum halde çok defa soğuktan yanağım yastığa yapışırdı.” Bir misyon adamı olarak İbn Fazlan, dönemin arkaik temellerini yıkarak inşa olunan İslâmiyet’in emir ve yasaklarına dair hususlarda tez canlı, gözü pek bir portre olarak çıkar karşımıza. Zira uğradığı duraklarda şüphesiz İslâmiyet’in, yani Allah’ın dinini yüceltme, yayma yolunda ömrünü hizmete adadığı oldukça belirgin ifadelerle ortadadır. Bu nokta itibarıyla onun, ibadet ve ihlâs bakımından, dahası ahlak ve itaat olarak da temsil görevine layık olduğu sayfalar boyunca anlaşılmaktadır.

Sinematografik bir heyecan ve alabildiğine gerilim yüklü bir gerçeklikle karşılaşan okuyucu, Seyahatnâme’de, hayretler yüklü bir roman tadı hisseder sayfalar boyunca. Doğrusu, dünyanın ortaçağ öncesi iptidai zamanlarında yaşanan ilişkilerin son derece normal, ancak yirmi birinci yüzyılın insanı tarafından yadırganan, dudak bükülen, hayret nidaları eşliğinde kusurlu, sakat bulunan çerçeveleri, pek cazibedar öyküleri kuşatmaktadır dimağları. Öyle ki, Oğuzlar babında İbn Fazlan, iman ekseninde çok cesur ve fakat rencide edici, dahası alaycı bir dil de kullanır: “Bunlar yolunu kaybetmiş eşekler gibidirler. Bir dine inanmazlar, işlerinde akıllarına başvururlar. Hiçbir şeye ibâdet etmezler. Aksine büyüklerine rab derler. İçlerinden biri reisine bir şey danışırsa, ona ‘Ey rabbim, şu hususta ne yapayım?’ der. Aralarındaki işleri meşveretle hallederler. Bununla beraber bir şeyde ittifak edip onu yapmaya karar verirlerse, içlerinden en aşağı ve en değersiz olan biri gelip ittifaklarını bozabilir. Allah’a inandıkları için değil de, sırf yurtlarından geçen Müslümanlara yaranmak için aralarında ‘La ilâhe illallah’ diyenleri gördüm.”

İslâm düşüncesi karşısında Batı ve Uzak Doğu ne kadar da zavallıdır

İslâm’ın henüz yaşanmadığı mekânlardan ve zamanlardan bahis açıyoruz. Dolayısıyla toplum ve çevre ekseninde gelişen olaylar, adet ve görenekler üzerinden değerlendiriliyor. Dinamik değil statik bir kuvvet karşısında yol alan İbn Fazlan ve beraberindekiler, Allah’ın bir terkib üzere yarattığı toplumlar karşısında din olgusunun nasıl bir dönüştürücü olduğunu yakînen müşahede etme fırsatını da yakalamış olmaktadırlar. Yokluğun hüküm sürdüğü uçsuz bucaksız coğrafyalarda, karanlığa doğru ilerleyen ve pek mühim bir misyonun taşıyıcıları olarak, İslâm halifesinin yardımına muhtaç toplumların ilişkilerini bugünkü idrak ile anlamak, anlamaya çalışmak elbette günümüz insanına pek güç gelmektedir. Öyle ki Başgırtlar bahsinde İbn Fazlan, kayda değer gördüğü bir hadiseyi aktarmaktan hiç çekinmemektedir: “Başgırtlardan çok korkuyorduk. Zira, onlar Türklerin en zararlıları, muharipleri ve insan öldürmeye en düşkün olanlarıdır. Onlardan biri bir adama rastlarsa onun boynunu vurur, vücudunu bırakarak başını alıp götürür. Onlar sakallarını tıraş ederler ve bitleri yerler. Hırkalarının (iç elbiselerinin) dikiş yerlerini araştırıp buldukları bitleri dişleriyle ısırarak yerler. Yanımızda onlardan bize hizmet eden Müslüman olmuş biri vardı. Bir gün onu gördüm; elbisesinden bir bit aldı. Tırnakları ile onu ezdikten sonra yaladı. Benim, kendisine baktığımı görünce ‘çok tatlı’ dedi.”

Artık itiraf edebiliriz; İbn Fazlan bir medeniyet savaşçısı, henüz maya tutmuş bir düşüncenin gönüllü neferi olarak geçtiği şehirleri, kasabaları, belde ve köyleri İlay-ı kelimetullah için kayda geçirir. Medeniyetin doruklarında, bilim ve felsefe alanında erken döneme ışık tutan İslâm düşüncesi karşısında Batı ve Uzak Doğu ne kadar da zavallıdır! Henüz kabile kültürünün en zalim uygulamaları, statik bir evren düşüncesinin kuşatıcılığı içinde barbar kavimlerin İslâm’a muhatap oluşları karşısında parşömene geçirdikleri ne kadar da hayret uyandırıcıdır. Yine Başgırtlar bahsi ile ilgili yazdıklarını okuyalım: “İçlerinde yılanlara tapanları, balıklara tapanları gördük. Bir kısmı turna kuşuna tapıyorlar. Bana anlattıklarına göre, turna kuşuna tapanlar, bir gün düşmanlarından bir kavimle harb ederken mağlup olmuşlar. Bu sırada düşmanlarının arkasından turnalar bağırmaya başlamış, onlar da bundan dehşete düşüp galip durumda iken kaçıp mağlup olmuşlar. Bunun üzerine, turnalara ibadet etmeye başlamışlar. ‘Bunlar bizim ilahlarımızdır. İşte yaptıkları meydanda. Düşmanlarımızı mağlup ettiler’ demişler. İşte turnalara ibadet etmelerinin sebebi bu imiş.”

Daha önce de belirttiğimiz gibi gözlemlerini alabildiğine gerçekçi bir çerçeveye oturtan İbn Fazlan, öyle ki okuyan için yer yer iğrenti duygusu eşliğinde vahşetin, karanlığın, barbarlığın resmini çizmekten hiç çekinmez. Medeniyet bağlamında, günümüz oryantalistlerinin sözüm ona Doğu ve Doğu halkları bahsindeki haksız saldırıları, X. yüzyıl gerçeği içinde Doğu’nun sahipsizliğini, meta halindeki insan bütününü asla ıskalamamaktadır. ‘Eşref-i mahlûkat’ olarak taltif edilen insan gerçeği, İbn Fazlan’ın kaleminden taşarak İslâm’ın öğretileri karşısında adeta donuklaşır, pelteleşir. Ruslar bahsinde ise insanın aynı zamanda ‘esfel-i safilin’ olduğunu gözlere sokarcasına anlatır: “Ruslar Allah’ın en pis mahlûklarıdır. Büyük ve küçük abdestten sonra temizlenmezler. Cünüplükten dolayı yıkanmazlar. Yemek yedikten sonra ellerini yıkamazlar. Adeta, yolunu şaşırmış eşekler gibidirler.”

Şüphesiz İbn Fazlan’ın renkli ve fakat bulanık dünyası, daha doğru bir ifadeyle metinleri içinde zaman ve mekân unsuru çok önemli bir yer işgal ediyor. Bir seyyah olmanın ötesinde, kuvvetli bir kültür adamı ve diplomat olarak, karanlıkların insanda hiç bitmeyecek hissi uyandıran umutsuzluğuna karşı o, bitimsiz, arzulu bir umudun zaferini müjdelerken bu müjdeyi hep bir adım öteye taşır. Geniş coğrafyaların sürekli değişen kültür atmosferinde adeta canlı dekorlar, fonlar önünde her biri ayrıca gözleme değer insan tipolojileri çizer. Gerçeğin çelikleşen gerilimi ile beraber, iman ve inanç kutbunu hep bir adım öne çıkarmaktadır. İnsanın toplum merkezli olarak varlığını, biricikliğini Allah adına kutsar ve onu yeniden güzelleştirir.

Dünya seyahat edebiyatının en önemli eserleri arasında gösterilen Seyahatname, bugün için birçok milletin de ilk yazılı kaynağı olarak iltifatı fazlasıyla hak ediyor.

Reşit Güngör Kalkan

Yayın Tarihi: 14 Nisan 2016 Perşembe 10:58 Güncelleme Tarihi: 11 Mart 2019, 22:05
banner25
YORUM EKLE

banner26