banner17

Dünü ve bugünü Sabri Ülgener ile okumak

Gelenekçi insanın ekmeğini çıkardığı toprak yalnızca bir toprak parçasından ibaret değildir, aynı zamanda çocuklarının oynadığı, ata mirası saydığı bir yerdir. Gönül bağı kurmak tam da böyle bir şeydir. Fakat modern insan aynı toprak parçasına bir gayrimenkul yatırımı gözüyle bakar. Nafiye Yüksel yazdı.

Dünü ve bugünü Sabri Ülgener ile okumak

Zihniyet, Aydınlar ve İzm’ler kitabında Sabri Ülgener, yaşadığı ülkenin problemleri üzerine düşünen ve onlara çözüm üretmek için çabalayan bir düşünür olarak karşımıza çıkmaktadır. Eserini de bu temel sorunlar üzerinde kaleme alarak üç temel sacayağı belirlemiştir. Yazımız ilerledikçe bu başlıklar üzerinde etraflıca durmaya çalışacağız. Ülgener, yaşadığı toplumun derin bir muhasebesini yapmaya çalışırken hem kendi kültüründen kopmamaya çalışıyor hem de sosyolojinin temel argümanlarıyla kıyaslayıp bizdeki ve karşı cenahtaki gedikleri doldurmaya çalışıyor. Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki, yazarın bu konudaki emeği yadsınamaz. Okurları tarafından gerek eleştirildiği gerek desteklendiği yanlar elbette vardır, fakat burada üzerinde durmamız gereken iki husus var: Biri, yazarın eserinde neyi amaçladığı ve isabet edip edemediği, diğer husus ise en az onun kadar önemli olan yaşadığı toplumun ihyasına verdiği gayreti. Biz de elimizden geldiğince eserin değerlendirmesini yapmaya çalışacağız.

Ülgener ilk olarak iktisat ile başlıyor. Hem günümüzde hem de Ülgener’in yaşadığı dönemde de aynı sorunlarla baş başayız. Paranın sadece soyut bir anlam kazanması, büyümenin yalnızca ekonomik bir değeri olması arkasında yatan birçok şeyi göz ardı etmektedir. Bütün bu rollerde özne bazı yazarlar tarafından “emek” olurken, bazılarınca “paranın değeri” gibi anlamlar ifade eder. Oysa Ülgener, öznenin insanı dışarı atarak ele alınamayacağını ifade etmeye çalışır. Ekonomik sayılar ve büyüklükler soyut rakam dizilerinden ibaret olmayıp beşeri arzu, istek ve tercihlerin bir yerde hacim ve miktar değişmelerine dönüşmesinden başka şeyler değildir.[1] Ülgener, zihniyetimiz insana ve eşyaya nasıl yaklaşıyorsa iktisat zihniyetimiz de o minvalden meseleye yaklaşacaktır diyor. Hayatımızı idame ettirirken referans aldığımız kaynaklar nelerdir? Din mi, para mı yoksa makam mı? Eğer bu soruya verdiğimiz cevap para ise “vakit nakittir” demiş oluyoruz, dolayısıyla zihniyetimizin ayağını bastığı yer gün yüzüne çıkmış oluyor. Peki, zihniyetin kaynakları nelerdir? Werner Sombart kaynakları uzun uzadıya ifade ediyor fakat bizim üzerinde duracağımız madde, zihniyetin bir çeşit gövde ve beden olarak dış görünümü: iş yerleri (fabrikalar), köy kuruluşları, limanlar, kanallar, vakıflar vs. Bunlar çağın zihniyetini kristalleşmiş haliyle bir eser, bir yapı olarak gözlerimiz önüne sererler, yalan söyledikleri görülmez.[2] Bahsi geçen yerler Anadolu insanının emeğini kazanmada en saf olduğu yerlerdir. Nitekim bir fabrika düşünelim, olduğunuzdan farklı görünmeniz ve olanı başka türlü göstermeniz neredeyse imkânsız derecede zordur.

Zihniyeti iki şairin eserleri üzerinden anlatır

Zihniyeti izah etmede tüm bunların yetersizliğini dile getiren Ülgener, dolambaçlı yollara başvurur, bu yolun adı ise edebiyat eserleridir. Bir sanat eserine baktığımızda sadece üslubunu değil aynı zamanda ruhunu da anlıyoruz. Bu minvalde iki sanat eserinin neredeyse DNA sarmalını gözler önüne seriyor. Biri Bağdatlı Ruhi’nin (?-1605); öbürü Ziya Paşa’nın (1825-1880) terkib-i bendi. Taşrada değer ölçüleri şöyledir, kişinin bir statüye sahip olması ile yaşadığı yerde bir tarikata mensup olması ya da kerli ferli bir soya sahip olması iken, merkezde nüfuzu olması, türlü ve dolaylı yollarla göze girme vs. İki farklı dönemin ruhunu ele almakla kalmayan bu iki yazarın aynı zamanda bulundukları konumları da bir o kadar farklıdır. Ziya Paşa toplumun tavanında yer alırken Ruhi ise buna tamamen mukabil bir yerde halkla iç içe, toplumun tabanında diyebileceğimiz bir yerde duran şairdir. Ruhi içinde yaşadığı topluma gönülden bağlı, çevresinde yaşayan herkesin gönlünü aldığı, tatlı ve hoş sohbet ettiği dost ve vefa insanıdır.

İkisi de gurbet şairidir fakat Ruhi her gittiği yerde halkının özlemini de içinde götürür. Ziya Paşa ise tabanın dertleriyle hemhâl olmayı hiçbir zaman hatırından geçirmemiştir. Kavgası çatıda ve üsttedir.[3] Her iki şairde de gördüğümüz rüşvetin toplumda yer etmiş olması. Iraklı Ruhi bunun hırka ve tespih ile olduğunu söylerken Ziya Paşa akçe, çıkar gözetilerek yapılan evlilikler ve daha nice yollarla gerçekleştiğini söylüyor. Birçok beyitle tahlile müsait olan bu iki şiiri ele almakla Ülgener neyi amaçlamaktadır? İki zıt kutupta yer alan iki şair üstelik aralarında iki yüz yıllık bir zaman var. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi biri tabanın diğeri tavanın insanı fakat onları ortak noktada birleştiren kendilerini nereye ait hissediyorlarsa o topluluğun sesi ve dertlisi olmalarıdır. Burada Ülgener’e hak vermemek elde değildir, birçok sayısal değerin bize sunamayacağı zihniyeti bu iki şiir bize verir.

Ülgener, gelenekçi bir insan prototipi çiziyor karşımıza, bu insan hayata nasıl bakıyorsa iş ve emeğe de öyle bakıyor. Gelenekçi insan ne kadar çalışırsa çalışsın emeğinin karşılığını insan gücünün üstünde bir kaynaktan alacağına ya da çalışmadığı zamanlarda da kendisini doyuran bir gücün olduğuna kanidir. Modern insan ise iş ve vazifesini ince hesap ağlarıyla örerek hiçbir yerde açık bırakmayacak şekilde kazanmayı ister. Gelenekçi insanın ekmeğini çıkardığı toprak yalnızca bir toprak parçasından ibaret değildir, aynı zamanda çocuklarının oynadığı, ata mirası saydığı bir yerdir. Gönül bağı kurmak tam da böyle bir şeydir. Fakat modern insan aynı toprak parçasına paha biçilmez bir gayrimenkul yatırımı gözüyle bakarak en çok para veren müşteriye bir an bile tereddüt etmeden satabilir.

İnsanın değerini kişiliği belirlerdi

Geldiğimiz dönemde artık gelenekçi insanın arkasındaki güç Tanrı’yı ifade etmekten uzaklaşmış, Tanrı yeryüzüne inerek adına devlet ve bankalarla yer değiştirmiştir. Gelenekçi toplumda insanın değerini yaptığı iş ve/ya bulunduğu makam değil, o insanın kişiliği belirler. Bu minvalde eşya insanın dışında kalan her şeydir ve insanın kullanımına sunulmuş bir nesneyi ifade etmektedir. Modern dönemde ise insan nesneleşmekle beraber öznenin muhtevası olan eşyada değer kaybetmiştir. Tıpkı yukarıda ifade ettiğimiz gibi köylünün toprak parçası dolu dolu bir “mülk” ifade ederken modern dönemde soyut bir ifade olarak “servet” hüviyetini taşır.

Zihnimizdeki örneği biraz daha açık seçik olarak ifade etmeye çalışalım, Ülgener aynen şöyle diyor; otobüsten inişte, şoförü sinyal ile ikaz yerine hemen daima gür ve yüksek perdeden “İnecek var!” diye haykırmalar; otomobil kullananlarda yine sinyal yerine el ve kol işaretleri. Gelişmiş ülkelerde rastladığımız tam olarak bu, insanlarla iletişimi zaruretlere indirgeyerek eşya ile irtibatımızı kuvvetlendirmek. Kendi toplumumuzdan bir yazar olan Oğuz Atay, Tutunamayanlar adlı eserinde böylesi bir gelişmişlikten bahsediyor. Romanın ana karakterlerinden olan Selim’in hayatına son vermesinin sebebi, yakın arkadaşlarıyla dahi konuşamaması, çevresindeki insanların önceliğinin “ben” olması ve çok basit diyaloglarda bile susmayı tercih etmesini başka nasıl izah edebiliriz. Hayatım ciddiye alınmasını istediğim bir oyundu.[4]

Günümüzde ciddiye alınmak için insanın kendisine yapamayacağı bir felaket yoktur. Ciddilik, aynı zamanda insanın kendisine ve hayatına yüklediği anlamdır. Tıklım tıklım bir otobüste “İnecek var!” diye haykırmak insanı çağın gerisine sürüklemez sadece doğal yaşamın bir işlevini yerine getirdiği için kendisini rahat hissetmesini sağlar. Böylesi bir haykırış makineleşmeye ve durağanlaşmaya karşı verilen bir mücadeledir. İnsana ait olan bütün sahici duygular sessizliğe bürünüyor, ya da şekil değiştirerek soyutlaşmaya başlıyor. Tüm bunlar tekrar ifade etmek gerekirse insanın nesneleşmesine sebep oluyor tıpkı eşyanın özneliğinin gün geçtikçe değer ve anlam kaybetmesi gibi!

Baktığımız bu tabloda her ne kadar gelenekçi insan daha sempatik ve masum dursa da toplumumuzun ekonomisi açısından bazı problemlere sebep olmaktadır. Örnek olarak gelenekçi toplum insanının sistemsiz ve savurgan bir yatırım anlayışı vardır. Zihninde tasavvur ettiği menfaat mikro düzlemde kendinin ve ailesinin refahıdır, büyük çapta bir menfaati (ülkesinin kalkınması) düşünmesi daha az olanaksızdır.

Modern insanın özelde Batı dünyasının yapmaya çalıştığı ise, toplumun enerjisini ve yatırımını kontrol altına alarak sistemli hale getirmek. Ülgener bunun mümkün olabilmesi için işgücü hareketliliğinin belli bir şehre ya da alana yığılmasını engellemek ve bu yönde imkânlar oluşturmaktır. Göçün sadece Batı’ya/Avrupa’ya değil de ülkenin dört bir yanına olması gerektiği ya da her insanın yaşadığı şehirde imkânlarının elverişli olması misal olarak verilebilir. Ülgener Türkiye’nin bu minvalde ileriye doğru bir ivme kazandığını söylerken geriye iten sebepleri de şöyle sıralamaktadır:

  1. Para kıymetinde devamlı alçalmalar,
  2. Profesyonel iş ve ticaret erbabından ziyade profesyonel olmayanlarla türlü yollarla kolay kazanma imkânını veren bir politika Türkiye ekonomisini bir noktada daha eski kıymet anlayışına itmiş veya çevirmiştir.

Doğu insanı kalbe ve kalbin mahsulü olan her şeye bayılır

Elbette kalkınma için tasarlanan plânların her zaman beklenen neticeyi vermesini bekleyemeyiz, fakat başarısız olunan zamanlarda kılı kırk yararcasına sorunu irdelemek ve halktan beklenilenin ne olduğunu ve beklenti için halkın neleri göze alıp/almadığını isabetli bir şekilde gün yüzüne çıkarmak gerekmektedir. Ülgener, özelde Türkiye’nin genelde Doğu toplumlarının geçmişe nazarla profesyonel iş adamı noktasında bir ilerlemenin olduğunu söylese de bunun yetersizliğinden bahsetmektedir. Yukarıda belirttiğimiz üzere çeşitli sebepleri olan bu gerçeği Süleyman Uludağ, Felsefe-Din İlişkileri adlı kitabında benzer şekilde değinmiştir: Doğu insanı inançlıdır, kalbe ve kalbin mahsulü olan her şeye bayılır, bütünü ile kendini verir, varlığını teslim eder. His ve heyecanı daima akla ve mantığa tercih eder. Hislenince düşünmez olur, galeyana gelince en makul olan şeyi bile terk eder. Uzağı görmez, plân, program ve proje fikrine fazla değer vermez. Keyfe ve zevke düşkün olan hisli doğulu insanı istikrarsızdır. “Evvela düşünmek, sonra düşünüleni yapmak lazımdır” diye inanan Batılıya karşılık Doğulu, “Evvela inanmak sonra inanılanı yapmak îcab eder” diye düşünür. Onun için Doğulunun önü karanlık olduğu halde Batılının önü ve ilerisi, aklın aydınlattığı ölçüde aydınlıktır. Yine bunun içindir ki, Doğu insanı olanla iktifa eder, kanaatkârdır, yarını düşünmez, gelecek için mal biriktirmez, servet terakümüne aşırı derecede ilgi duymaz. Batı insanı ise mevcut olan ile yetinmez, ihtiras sahibidir, daima yarını düşünür, gelecek için mal biriktirir.[5]

Acaba neden Doğulunun duyguları düşüncesine; Batılının ise tam tersine düşüncesi duygusuna galip ve hâkimdir? Bunda iklimin ve coğrafi şartların tesiri vardır. Umumiyetle sıcak ve ürünü bol olan yerlerde yaşayan doğulu, sıcakkanlı, hisli ve heyecanlıdır, ilerisi için tedbir almak zorunda değildir, tabiat her şeyi ona hazır olarak vermektedir. Umumiyetle soğuk ve kışı uzun süren bölgelerde yaşayan batılı soğukkanlı, düşünceli ve tedbirlidir.[6] Buraya kadar izah etmeye çalıştığımız meseleyi Uludağ’ın tespitleriyle noktalayıp Ülgener’in diğer başlığı olan “aydınlar”a geçelim.

Ülgener, aydınları ayrı bir sınıf kategorisinde ele almaz. Hayatımızın çok geniş bir yelpazesinde yer alan aydınları, akademisyenler, bürokratlar, mimar ve mühendisler, gazeteciler, avukatlar, yazarlar... Bu listeyi daha da uzatabiliriz, bu kadar geniş bir kesimin ortak paydası nedir ki, hepsine aydın diyoruz. Üstelik maddi durumları, statüleri, eğitim durumları birbirinden farklılık arz ederken. Tüm bu farklılıkların yanı sıra onların ortak paydaları, kültür değişimine öncülük etmek, değişeni daha popüler ve yaygın hale getirmek; yeni bir zevkin ve üslubun öncülüğünü sürdürmek; halkın politik, sosyal tercihlerini etkilemektir.[7] Her ne kadar toplumun farklı kesiminden geniş bir yelpazede yer alsalar da en temel ortak paydaları toplumu etkileme ve onlara yön vermede kendilerini ve başkalarını inandırmış kimselerdir aydınlar. Bu haliyle ses ve söz sahibi olmayan bir aydın düşünülemez. Fakat bu demek değildir ki, her sesin ve sözün sahibi gerçeğin sesidir.

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de bazı aydınlar toplumun anlamayacağı, ağdalı, kapalı bir üslupla konuştuğunda kendisini aydın olarak ikna ettiği gibi halkı da buna inandırmaya çalışıyor. Özellikle bu kimseler belli dönemlerde varlığını sürdürmüş aradığı konfora yaslandıktan sonra da aynı söylemlerini tekrarlayarak kendisini bir şekilde gündemde tutmaya çalışmıştır. Doğruluğu ve gündemin ötesinde bir hakikati amaç edinmedikleri için kolayca isimleri silinmeye yüz tutmuştur. İçinde bulunduğumuz dönem bunun en bariz örneğidir, İslamcı diye nitelendirilen birçok yazar/düşünür çok değil bundan on beş/yirmi sene öncesine kadar elinden kalem düşmeyen insanlar iken şimdi bütün meseleler hallolmuşçasına arka planda kalmışlardır. Bununla amacımız onların emeklerini yok saymak değil, sadece verilen mücadelenin muhalefette kalınmış olduğu için verilmiş olduğunu söylüyoruz. Aksi durum söz konusu olmuş olsaydı hala konuşulmamış ve çözülmemiş birçok mesele için geçmişteki mücadelenin devam ediyor olması gerekirdi.

İki toplumsal kitle: Aydın ve yığın

Bu durumda toplumda iki kitle vardır: Aydın ve yığın. Aydın, yığını etkilediği gibi, yığın da aydını etkiler. Aydının başka kültürlerden etkilenip topluma kazandırmak ya da yaygınlaştırmak istediklerini, yığın da aydın üzerinde neyden bahsedilmesini istiyorsa onu aydına izah ettirmeye ya da aydın vasıtasıyla yaymaya çalışır. “Bununla beraber, kütlenin her zaman aydın eliyle işlenmeye hazır ve kolay yoğurulur bir hamur yumuşaklığını taşıdığı söylenemez. Arada bazen doldurulması mümkün olmayan bir temas boşluğu birini öbüründen koparıp uzaklaştırmaya yeter. Aydının bütün çabası nihayet kendi çevresinde veya o çevreye en yakın halkalar arasında dönüp dolanan bir eko’dan, hatta kendi kendini oyalamaktan öteye geçmiş sayılamaz.”[8] O halde şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, aydının küçük çapta da olsa etkilediği bir kitlesi olmalıdır.

Ülgener’in belki de bu başlık altında en çok üzerinde durduğu problem, aydının bürokrat ile karışmış olması. Bürokrata karışan aydın, ya da aydın deyince akla bürokratın gelmesinin en büyük handikabı, devlet yöneticilerinin aydınların fikirlerini yönlendirmedeki ciddi etkisi. Oysa aydının, içerisinde devlet adamları da olması kaydıyla herkesi etkileyebilmeyi başarmasıdır. Batıda entelektüel deyince akla ilk planda muharrir, romancı, gazete yazar ve yorumcusu, bir kelime ile fikir ve edebiyat adamı geldiği halde, bizde aydın deyince okur-yazarla beraber onun üst kademede bürokratla kaynaşmış türünü hatıra getirir. [9] Bu sebepten toplumuzdaki kaygının sebebi de yığına kimin sahip çıkacağı ve nasıl yönlendireceğidir!

Bir şekilde aydının rolünü ve aydın-yığın ilişkisindeki problemleri izah etmeye çalıştık. Şimdi ise günümüz aydınının bir başka problemine değineceğiz. Ülgener, tam bir kavramsallaştırmadan bahsetmemiş olsa da biz “aydın hırçınlığı” diyebiliriz. Gelişen yayın teknolojisiyle beraber aydın sesini her köşedeki insana duyurabilmekte. Zengin yayınevleri, yüksek satışlı gazeteler, aydının hep bir yere yetişmesi gerektiğini dolaylı yoldan empoze etmektedir. Bu kervanın dışında kalan aydın kendini öfke ve hırçınlığın kervanında bulur. Nitekim aydın ne kadar popüler olursa yayın araçları da o kadar kazanç elde etmekteler. Bir başka deyişle popüler olmak isteyen aydın, çağımızın basın yayın araçlarının yönlendirmelerine kulak tıkaması aydının aleyhine olur.

İzm’ler ve sloganlar

Ülgener için bu öfke ve hırçınlığın boşalma noktası kapitalizme saldırmakla olmuştur. Kim neye sinirlense hıncını kapitalizmden çıkarmaya başladı der. Peki, ama neden kapitalizm? Hem sistemler arasında en kolay vurulabilir olanıdır, hem de yalnızca kavrama bir öfke vardır, kim kapitalisttir ya da kime kapitalist denir soruları isim verilmeksizin geçiştirilir. Ülgener’in dili en çok bu başlıkta sertleşir. Toplumumuzun içinde bulunduğu durumu aydınların ihya edeceğine o da inanıyor olmalı ki, gerçeğin vahameti yazarı hem üzüyor hem de öfkelendiriyor. Ülgener’in bir diğer ve son başlığı ise İzm’lerdir.

Ülgener için sloganlara ev sahipliği yapar izm’ler. Bu nedenle de sloganların bağlamları değişse de sloganlar daima hatırda kalmaya devam eder. Oysa aynı sloganı, farklı anlamlar yükleyen birçok insan kullanıyor. Sloganlar akıldan ziyade duyguya ve kulağa hitap eder, sloganlarda tutarlılık sözcükler arası uyumda aranır. “Sloganlarımızın zaman akışına teslim olmayan bir direnme güçleri var. Öz ve mana tarafı zamanla ileri geri oynayabiliyor ve pek çoğunda da oynamıştır. Kalıp ve çatı tarafı ise sabittir; kolay kolay değişmiyor. Söz ve deyim, dile yerleştikten sonra, iç dinamiğinden aldığı hızla ortada sere serpe dolaşmaya başlıyor. Gerideki eşya çoktan değiştiği, hatta silinip gittiği halde, onu kafamız içinde bir isim ve etiket olarak ışınlayan kelime kalıpları oldukları yere çakılmış gibi varlıklarını sürdürüyorlar.”[10] Öyleyse kavgayı sürdüren pekâlâ sloganlardır, insanları bir masada anlaşmaya alıkoyan sözcükler dizisi. Bu sloganların peşlerine bir de “izm” eklendiğinde hem bilimsellik hem de bilgiçlik tafrasıyla her şeyin en iyisini biz biliriz gibilerinden bir yüksekten atış![11] Oysa canlı kanlı birini suçlayan ya da kendisinde kabahat bulan birini görmek neredeyse imkânsızlaşmıştır, artık zihinlerde suçlanan izm’ler insanları rahatlatır olmuştur.

Üç başlık altında ele aldığımız eserin muhtevasına ilişkin birçok temel meseleye değindikten sonra eserin biçimi hakkında şunları söyleyerek noktalayalım. Sabri Ülgener, 250 sayfalık eserinde hem Türkiye’nin hem de dünyanın problemleri üzerine derin bir çalışma yaptığını görüyoruz. Özellikle bu eser temel bir sosyoloji birikimiyle daha kolay anlaşılacak bir kitap. Edebî yönü ağır basan bir yazar olduğu için fikir kitabı olan bu eserini anlamakta zorluk çekmek sanırım kaçınılmaz olmalı. Tüm bunlara ilaveten nokta atışı olan tespitler üzerinde durulmalı ve günümüz sorunlarıyla tekrar karşılaştırılarak bir kez daha ele alınması gereken çok kıymetli bir eserdir.

Nafiye Yüksel

 

[1] Ülgener,  Zihniyet, Aydınlar ve İzm’ler, s. 10

[2] Ülgener, Zihniyet, Aydınlar ve İzm’ler, s. 21

[3] Ülgener, Zihniyet, Aydınlar ve İzm’ler, s.38

[4] Oğuz Atay, Tutunamayanlar, s. 31

[5] Süleyman Uludağ, Felsefe-Din İlişkileri, s. 61

[6] Süleyman Uludağ, Felsefe-Din İlişkileri, s. 66

[7] Sabri Ülgener, Zihniyet, Aydınlar ve İzm’ler, s. 91

[8] Sabri Ülgener, Zihniyet, Aydınlar ve İzm’ler, s. 99

[9] Sabri Ülgener, Zihniyet, Aydınlar ve İzm’ler, s. 102

[10] Sabri Ülgener, Zihniyet, Aydınlar ve İzm’ler, s. 222

[11] Sabri Ülgener, Zihniyet, Aydınlar ve İzm’ler, s. 237

Güncelleme Tarihi: 04 Aralık 2018, 10:20
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner20