Dünden bugüne İran sinemasının seyrüseferi

Cihan Aktaş'ın 'Şark’ın Şiiri İran Sineması' kitabında da belirttiği gibi İran sineması, İran irfan ve şiir geleneğinin devamı olarak tevarüs ediyor. Muaz Ergü yazdı.

Dünden bugüne İran sinemasının seyrüseferi

https://www.ktpkitabevi.com/urun/sarkin-siiri-iran-sinemasi-1Şiirin, hikmetin önemli duraklarından biri İran coğrafyası, Acem elleri, son dönemlerde sinemayla da ön plana çıktı. Modern dönemlerin icadı olan ve Batı’dan dünyaya yayılan sinemanın İran’da bu denli parlak bir yere sahip olması aynı zamanda yeni soruları ve arayışları da beraberinde getiriyor. Müslüman bir insanın hayatında sinemanın yeri ne olmalı? Sinema ile İslami değerlerin kitlelere ulaştırılması mümkün mü? Kadının yeri sinemada ne olmalı? Sinemada mahremiyet sınırları nerede başlar, nerede biter? Batı’dan yayılmasına rağmen sinema bütün insanlığı büyüsüyle etki altına almış durumda. Sinemadan ve onun sunduğu etkiden nasibini almayan toplum yok gibi. Sinemanın bu etkisi göz ardı edilebilir mi? Ya da sinemayı göz ardı ederek evrensel bir çağrı gerçekleştirilebilir mi? İşte İran sinemasının yükselişi ve parlayışıyla birlikte bu ve benzer sorular zihinlerde yükselmeye başladı.

İran İslam devriminden sonra sinema en popüler sanat alanı olma avantajını kaybetmedi, aksine bunu perçinledi. Sinema çalışmaları son sürat devam etti ve kadın oyuncular filmlerde rol aldılar. Birçok sinema dergisinin yanında gazetelerin kültür sanat sayfalarında sinema ile ilgili yazılar söz konusu. İslam devrimiyle birlikte dünyadan tecrit edilmeye çalışılan, dışlanan İranlılar sinema dolayısıyla dünya ile yeniden bağlantıya geçtiler. Birçok ambargoyla karşı karşıya kalan İran, Batı’nın icadı sinema ile dünyaya açıldı. Sinema, Abbas Kıyarüstemi’nin dediği gibi İran’ın dünyaya ihraç ettiği şeylerin en başında geliyor. Sinema, kadim İran şiirinin bir nevi devamı sanki.

İran İslam devriminden önce İran sineması ne durumdaydı?

Şark’ın Şiiri İran Sineması” kitabında Cihan Aktaş, İran sinemasını anlamaya ve anlatmaya çalışıyor. Yukarıdaki soruların cevaplarını arıyor. İran sineması nasıl ortaya çıkıyor, hangi evrelerden geçiyor, devrim öncesi ve devrim sonrası ne gibi değişimlere uğruyor gibi konuların izini sürerek bir perspektif ortaya koyuyor. Aktaş’ı İran sinemasını araştırmaya iten en büyük itki, İslam devriminden sonra sinemanın gösterdiği başarı. Yazar bu kitapta kendi sorularından yola çıkarak İran sinemasının uzun yolculuğunun tasvirini yapıyor.

Cihan Aktaş, İran sinemasını iki dönem olarak ele alıyor. Değerlendirmelerini bu iki dönem üzerinden gerçekleştiriyor. 1979 İslam Devrimi öncesi İran sineması ve Devrim sonrası İran sineması… Sinemanın başlangıç tarihini İran’da 1928 olarak alıyor. 1928-1944 yılları arasında özgün bir sinema örneği ortaya koyacak filmlerin üretilmediğini belirtiyor. Film şirketleri Avrupa, Amerika ve İngiliz şirketlerinin tahakkümündeymiş. 1962’den sonra sinemada gelişmeler oluyor. Solcu entelektüel sinemacılar, toplumun sorunlarıyla ilgili filmler yapmaya başlıyorlar. Yeni bir sinema arayışı var. Sosyal gerçekçi filmler… Yalnız bu akım dışarıdan ithal edilen filmlerin çoğalması ve seks filmi furyasıyla sekteye uğruyor.

Devrime kadar olan süre içerisinde kayda değer bir sinema aksiyonu gerçekleştirilemiyor. Yabancı film şirketlerinin egemenliği yerli bir sinemanın önündeki en büyük engel olarak duruyor. Yerli sinema bir türlü kendini gösteremiyor. Uzmanlaşma ve insan gücü istihdamı çok kötü durumda. Zaten Cihan Hanım’ın belirttiği gibi İran sineması saraydan halka doğru başlatılıyor. Kaçar Hanedanı’ndan Muzafereddin Şah, 1900’de Fransa’da sinemaya gidiyor ve sinematograftan çok etkileniyor. İran’a bu araçtan getiriyor. Aynı zamanda İran’ı sinema açısından verimli bir ticari zemin olarak gören Batılı ünlü sinema şirketleri piyasayı ele geçirmiş. Bu dönemde İran sineması, Batı menşeli tüketim kültürünü ülkeye yayma görevi üstlenmiş durumdaydı. Varlıklı çevrelerden oluşan sinema izleyicileri filmlerdeki oyuncuları taklit ediyorlardı. Sinema diğer sektörlerin de ülkeye girmesinde motor görevi görmüştü. Oyuncuların, artistlerin kuaförde yapılmış saçları, şık elbiseleri, rengârenk çantaları, makyajları İranlı hanımları cezbediyordu. Batılı tüketim alışkanlıkları adeta seçkinlik ifadesi olarak görülmekteydi. Sinemanın bu şekilde rol üstlenmesi, halkın değerlerini alabora emesi, emperyalizmin öncü karakolu gibi hareket etmesi dindar kesimlerin ve âlimlerin menfi bir tavır içinde olmalarını getiriyordu. Sinema eleştirel ve olumsuz bir bakış açısı ile değerlendiriliyordu. Aynı zamanda İran yönetimi film ithalatçıları ile işbirliği içindeydi. Yerli sinemacılar engelleniyordu.

İslam Devrimi öncesinde İran sineması saraydan yayıldığı için halk nezdinde ciddi mâkes bulmadı. Sinemanın halka açılma gayretlerinde zenginlerin ve Rusların etkin olması yine kitleselleşmeyi engelledi. Daha sonra dünya sinemasının adi taklitleri, yozlaşma, sansür sinemayı olumsuz etkiledi. Velhasıl bu dönemde kayda değer, ciddi, yerel bir İran sineması oluşturulamadı.

Yol gösterme, himaye, finansal destek sağlama gibi prensipler ön plana çıkartıldı

Devrim sonrasında Cihan Aktaş’ın da belirttiği gibi yeni bir sinema hayali kurulmaya başlandı. Öncelikle emperyalist ve antidevrimci nitelikleri bulunan filmler yasaklandı. 1984’den sonra yabancı film girişi yasaklandı. Taşra sinemacıları desteklendi ve mahalli öğeler taşıyan filmlerin çekilmesi özendirildi. Sinemada özel sektörün yatırım yapması amacıyla vergiler indirildi. Devrimden sonra ideolojik arındırılmaya tâbi tutulan filmler, daha sonra sanatsal seviyesine göre değerlendirilmeye tâbi tutuldu. Şah döneminde genelde Batı kökenli adlara sahip sinemalar devrim sonrası İslami ve antiemperyalist adlara kavuştu. Farabi Sinema Enstitüsü kuruldu.

Aslında İran sinemasının devrim sonrası aldığı hal herkesi şaşırttı. Aktaş’ın da altını çizdiği gibi çoğu kimse sinemanın yasaklanacağını bekliyordu. Yasaklanmasa bile bir ideolojik aygıta dönüştürüleceği düşünülüyordu. Oysa bunların hiçbiri olmadı. Hatta İran - Irak savaşı devam ederken bile sinema çalışmaları devam etti. Propagandaya yönelik filmler yerine sanatsal değeri yüksek filmlere destek olundu. Devrim ve savaşın anlatıldığı propaganda filmleri yapılmadı. Devrim sonrası sinemanın stratejistleri sinemayı devletin ve devrimin doğrudan ideolojik aygıtı olarak görmediler. “Propaganda geçicidir, doğru olan kalıcıdır” inancıyla ısmarlama filmler yaptırmak yerine yol gösterme, himaye, finansal destek sağlama gibi prensipler ön plana çıkartıldı.

Dini sinema kavramı uzun tartışmaların odağında yer aldı. Sinema “İlahi Cemal ve Celal’in ışığında, insanlığın fıtri marifetinin açığa çıkması ve ifadesi” olarak anlamlandırıldı. Sinemada yerellik, adalet, tevhid, İslami yönetim, ahlakçılık, politik ve ekonomik bağımsızlık, dünya emperyalizmiyle mücadele gibi tasarılar canlandırılacaktı. Geçmişte şah'ın geleneksel toplumu yıkmak ve modern bir toplum meydana getirmek için araçsallaştırdığı sinema, toplumla barışık bir mecrada akmaya başladı. Bu değişimle birlikte ulema önceden sinemayı hoş karşılamazken sonrasında sinema sevilen bir sanat dalı haline geldi. Şii ulema sinemayı meşrulaştıran bir söylem geliştirdi. İmam Humeyni, Ali Şeriati, Hüccetülislam Ali Efsahi gibi önemli şahsiyetler sinemanın İran macerasında hep sinema tarafında yer aldılar. Hatta Muhammed Hatemi, Kültür ve İslami İrşat Bakanlığı döneminde sinemayla ilgili birçok entelektüel çalışmaya imza attı. Paneller düzenlendi.

Devrim sonrası İran sineması seks ve şiddet sahneleri barındırmadı. Pornografik, erotik, şiddet yüklü, edebe aykırı sahneler yasaklandı. Evrensel insani duyguları sanat diliyle ifade eden sinema yükselişe geçti. Değersiz, genel geçer duygulanımlar pas geçildi. İnsani ilişkilerin sıcaklığı, doğayla barışıklık, savaşsız bir dünya, aşkın, acının ve mutluluğun abartısız sunulması kendine özgü bir sinema dili ortaya çıkardı. Dünyadan yalıtılan İran, bu sinemayla dünya film endüstrisine başkaldırdı ve insanlar nezdinde derin bir yere sahip oldu. İran filmleri korkunç bütçelere ve imkânlara sahip filmlerle girdiği uluslararası festival ve yarışmalarda ipi göğüsledi. Filmler izleyenlere görsel şiir sundu adeta.

Şiir devam ediyor

İran sineması, İran’ın geleneksel kültürüne son derece bağlı. Arkaplanda bu müktesebat var. Cihan Aktaş, “Kadim Tiyatro: Taziye”, “Taziyede Yaşayan Aşura”, “Destan Kahramanı Hüseyin”, “Taziye ve Sinemanın Etkileşimi” başlıkları altında bu ilişkiyi çözümlüyor. İran kültürünün en eski dini oyunu taziyenin, daha doğrusu Kerbela faciasının İran’ı sanat ve kültürde diri tuttuğunu ve buradan bir kültürün inşa edildiğini vurguluyor.

Aktaş, kitabında devrim sonrası İran sinemasının sorunlarına ve arayışlarına da değiniyor. “Sinemanın Handikapı Kadın”, “Sinemanın Mahremiyeti”, “Toplumun Kadın Oyunculara Bakışı”, sorunları işlediği başlıklardan bazıları. Aynı zamanda derin irfanın ve duyguların sineması, zaman geçirmeye odaklı dünya sineması karşısında daha ne kadar direnecek? Bu soru da önemli aslında.

Her şeye rağmen İran sineması, İran irfan ve şiir geleneğinin devamı olarak tevarüs ediyor. Abbas Kıyarüstemi, Ali Hatemi, Mesut Kimyayi, Muhsin Mahmelbaf, Daryuş Mehrcui, Mecid Mecidi, Cafer Panahi, Rahşan Beni İtimat, Semira Mahmelbaf gibi yönetmenler görsel şiire devam ediyor. “Kemal’ul Mülk”, “Kirazın Tadı”, “Dostun Evi Nerede”, “Sara”, “Ateşin Gelini”, “Belki Başka Zaman”, “Yolcular”, “Köpek Avı”, “Kandahar”, “Bisikletli Adam”, “Çerçi”, “Koşucu”, “Gökyüzünün Çocukları”, “Cennetin Rengi”, “Beyaz Balon”, “Zeytin Ağaçları Altında”, “Yılan Dişi” gibi filmleri İsviçre, Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda gibi ülkelerde birçok festivalde gösteriliyor ve ödüller kazanıyor.

Bu gidişata dur diyecek milli bir duruşa ve sinema öğretisine ihtiyacımız var

Cihan Aktaş’ın bu yıl İz Yayınları tarafından üçüncü baskısı yapılan İran Sineması kitabını okurken bizim televizyonlardaki diziler ve sinema filmleri aklıma geldi. Hiçbir geleneğimize ve kültür yapımıza uymayan dizi ve filmlerin işgali altındayız. Şiddetin ve seksin abartıldığı, komedinin küfür olarak algılandığı bir ortam. Çoluk çocuğumuzun zihin sağlığını tehdit eden mafya filmleri… Tamamen tüketime ayarlı çalışmalar… Zaman öldüren, hatta zihnimize zerkedilerek ahlakımızı, edebimizi öldüren tuhaflıklar… Beşinci sınıf yerli oryantalist yapımlar… Bu gidişata dur diyecek milli bir duruşa ve sinema öğretisine ihtiyacımız var. Toplumuna, insanına yabancı müptezel sol entelejansiyanın kusmuklarını sanat diye yutturan propagandist dilin susması elzem. Aynı zamanda kopyacı, üretme kabızı, yalnızca para kazanmaya odaklı muhafazakâr, dindar sanat çevrelerinin de toparlanıp kendine gelmesi şart. Bu gidişle ne geleneğimiz kalacak ne de insanlığımız…

Muaz Ergü yazdı

Güncelleme Tarihi: 10 Aralık 2018, 15:06
YORUM EKLE

banner19