Doksan Dokuz İstanbul Mushafı

"Kur’an-ı Kerim Peygamber Efendimize (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) nazil olduğu andan itibaren sadırlarda ve satırlarda muhafaza edilmeye başlanmıştır. Nüzul döneminde ortam şartları gereği, yazı yazılabilecek şekilde bulunabilen her malzeme ile gerçekleşen bu seferberlik, hıfz olunan, yaşanılan, anlaşılan Kur’an’ın bugüne yazı ile zapt edilerek aktarılmasını sağlamıştır." Akile Tekin yazdı.

Doksan Dokuz İstanbul Mushafı

Türklerin İslâmiyet ile müşerref olmasından sonra Kur’an’a olan ittiba, hürmet ve hizmetler Osmanlı döneminde zirveye ulaşmıştır. Kur’an’ın ezberlenmesi ve anlaşılmasının yanında, Mushaf yazımı da devlet nazarında en önemli vazifelerden biri addedilmiştir. Öyle ki özellikle İstanbul’da en fazla yazılan kitap, Kur’an olmuştur. Ayrıca resim ve heykel yapmanın Peygamber Efendimizin (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hadislerinde yasaklanması sebebiyle Osmanlı tezyinatı da Mushaf üzerinde gelişmiştir. Osmanlı Devleti’nin kalbi olan İstanbul, Mushaf yazımında tarihte eşine rastlanmayan örnekleri bu sayede deruhte etmiştir. Öyle ki: 

“Kur’an-ı Kerim Hicaz’da nazil oldu,

Mısır’da okundu,

İstanbul’da yazıldı.” sözü meşhur olmuştur.

İslâm tarihinde Mushaf’ın muhafazası konusundaki bu hassasiyet ve gayret, Prof. Dr. Uğur Derman tarafından Aralık 2010 tarihinde yayımlanan bir eserle yâd edilmiş, Osmanlı hattatları tarafından İstanbul’da yazılan Mushaflar “99 İstanbul Mushafı” adlı proje kapsamında incelenmiştir. Derman, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, Türk ve İslâm Eserleri Müzesi, Süleymaniye Kütüphanesi, İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi, Sakıp Sabancı Müzesi ile özel koleksiyonlardan incelediği pek çok Mushaf’tan Allah Teâlâ’nın 99 esmasından ilhamla 99 tanesini seçmiş; bu Mushafların fotoğraflarına, sanat özellikleri ve hikâyelerine yer vererek eserini tamamlamıştır. Eserin Türkçesi ile aynı tarihte sınırlı sayıda hazırlanan İngilizce baskısı, dünyanın çeşitli merkezlerine gönderilmiştir. Kendisine bahşolunan bu meşgaleden dolayı Cenab-ı Hakk’a: “Secde olsam Sana Ya Rabb, yine yetmez şükrüm; Ya Muhammed! Sana mevkûf-ı ezeldir ömrüm.”[1] beytiyle şükreden Derman, bu alanda bir kaynak eser oluşturmakla birlikte vazifesi bildiği Mushaf hizmetinde bulunmanın zevkine varmıştır. Müellif tarafından seçilen hattatlar, İslâm ilim geleneğindeki “icazet” usulü ile birbirlerinden hüsn-i hattı tevarüs eden zatlar, olup eserin sonunda “şecere”leri verilmiştir.

Uğur Derman eserine, Şeyh Hamdullah ile başlamıştır. Şeyh’in ilmine sebep olan hikâyesi şöyle anlatılmıştır: “VIII/XIV. asrın sonlarında Osmanlı idaresine geçen Amasya, bir ilim ve sanat merkezi hâline geldikten sonra birçok Buharalı Türk’ün hicret yeri olmuştur. Bunlar arasında Sühreverdi tarikatına mensup Buharalı Mustafa Dede isimli bir şeyh de vardı. Bu zat İslâm Peygamberinin, ‘Evleniniz, çoğalınız’ tavsiyesine, şahsı için uyma zamanının geldiğine herhâlde kanaat getirmiş olmalı ki bir gün Amasya’da gezerken rastladığı keşfi açık bir zat, onun kalbinden geçenleri okuyup: ‘Ey Dede! Senin evleneceğin, filan mahallede bir fakir kadının kızıdır; ondan başkası değildir. Almakta tereddüt etme!’ dedi. Mustafa Dede hemen bu emri yerine getirerek bahsedilen fakir kızı buldu ve evlendi. Sonra o keşfi açık zat ile tekrar görüşerek bu tavsiyesinin sebebini sordu. O mübarek adam, bu defa ellerini kaldırdı ve: ‘Mademki sen o fakirenin kızını aldın. Allah sana ondan öyle bir çocuk versin ki kemalatı, irfanı ve güzelliği her yerde bilinip söylensin. Namı, kıyamete dek kalsın, ismi de Hamdullah olsun’ diye dua etti. İşte Hamdullah ismini verdikleri istikbalin bu hat dehası 833/1429 senesinde Amasya’da doğdu…”

 Şeyh Hamdullah’ın hikâyesine devam eden Derman, Şehzade Bayezid’e yazı dersleri verdiğine değinmektedir. Fatih’in vefatı üzerine tahta çıkan Bayezid, hocasını saray kâtibi ve yazı muallimi olarak İstanbul’a getirtir. Bir sohbet esnasında padişah, saray hazinesinden hat sanatının Büyük üstadı Yakut el- Mustâsımî’nin Mushaflarını getirtip hocasını yeni bir tarza teşvik etmesi üzerine Şeyh Hamdullah, inzivaya çekilir, Hızır’ın (Aleyhisselam) da yardımıyla güzel yazıda kendisine has bir yazı üslubu geliştirir. O günden sonra hat sanatında “Şeyh Vadisi” hâkim olur.

Derman’ın eserinde yer verdiği bir diğer hattat Fazlullah Tokadi’dir. Üstada, Sultanahmet Camii hatipliğinin yanı sıra inşası 1663’te tamamlanan Eminönü’ndeki Yeni Valide Camii’nin de ilk imameti tevdi edilmiştir.

Eserde tanıtılan hattatlardan içerisinde kulağımıza en aşina gelebileceklerden biri Hafız Osman’dır. Kendisi hakkında verilen uzunca malumattan ilki şöyledir:

“Sultan II. Mustafa’ya hüsn-i hat muallimi tayin olunup padişah huzurunda meşkini talim eden Hafız Osman, şehzadeliği esnasında Sultan III. Ahmed’e de muallim olmuştur. Sultan II. Mustafa yazmak istediğini önce Hafız Osman’a yazdırtır, sonra buna bakarak benzetmeye çalışırdı. Hocası kendisine meşk hazırlarken yanına oturup mürekkep hokkasını elinde tutmakla Hünkârı tazim’de bulunurdu. Ancak gördüğü bu iltifatlar Hafız Osman’ı şımartmamış, derviş yaratılışıyla mütevazı meşrebinden ayrılmadan yaşamasını bilmiştir. Yine böyle bir meşk gününde hocasının hattı elinden çıkarışındaki mükemmeliyet karşısında, ‘Artık bir Hafız Osman yetişmez.’ diyerek hayranlığını belirten Sultan’a karşı cevabı: ‘Efendimiz gibi hocasına hokka tutan padişahlar geldikçe daha çok Hafız Osman’lar yetişir, Hünkârım.’ şeklinde olmuştur.”  

Pazar günleri yoksul, çarşamba günleri de varlıklı aile çocuklarına –âdet üzere maddî karşılığı olmaksızın- evinde hüsn-i hat öğreten Hafız Osman’ın bu husustaki dakikliği de kaynaklara geçmiştir. Dersi bittikten sonra binek hayvanıyla giderken karşılaştığı bir talebesi gecikmedeki özrünü kendisine anlatınca onu da mahrum etmemek için hayvanından iner, yol kenarında oturarak hat taliminde bulunur.

Nesih hattıyla yazdığı Mushafları ile son bir asırda öne çıkan isimlerden biri de Hasan Rıza Efendi’dir. Uğur Derman, Sultan Reşad’ın arzusuyla yazdığı sekiz ciltlik Sahih-i Buhari’si ile unutulmayacak eserlerin sahibi olan bu hattatla kitabını nihayete erdirmiştir.

Prof. Dr. Uğur Derman’ın hazırladığı bu eser, İslâm dininin temel kaynağı Kur’an-ı Kerim’in Allah Teâlâ’dan vahyolunduğu biçimde korunması uğruna dökülen göz nurunun örneklerini İstanbul özelinde sunmuştur. Kendisinin de ifade ettiği gibi İstanbul dışındaki şehirlerde de mevcut Mushaf örnekleri vardır. Dolayısıyla ilgili alanlarda bu hususta yapılacak araştırmalar, nice Mushaf ve kadim eserin literatüre kazandırılmasını sağlayacaktır. Yapılan çalışma, Osmanlı’da Mushaf özelinde kitaba verilen değeri fark ettirir. Zira yüzyıllara meydan okuyan malzeme ve süsleme ile ulaşan kitaplar, İslâm tarihi ve Osmanlı devletindeki sanatsal faaliyetlerin seyrini takip etmeyi sağladığı gibi siyasetin sanat üzerindeki tesirlerini de açığa çıkarmaktadır. Örneğin, Osmanlı Devleti’nde Avrupa etkisinde kalınan dönemdeki Mushafların kitabet ve tezyinat biçimindeki farklılıklar, taklit döneminin İslâm sanatlarına olan olumsuz etkileri olarak değerlendirilebilir. 

M. Uğur Derman’ın çalışması Türkiye’de Osmanlı yazma ve nadir eserleri konusunda yapılan ilk ve örnek çalışmalardan biridir. Bugünün gençleri olarak bizleri yazma ve nadir eserleri tanıma, araştırma ve sahip çıkma konusunda teşvik eden bu eser; aynı zamanda kültürümüzde var olan ilmi, fikri ve sanatsal değerleri fark etme ve ilmi yönden ortaya koyma sorumluluğunu da hatırlatmaktadır. 

Bu eserin, ecdadın Kur’an’a olan tüm hizmetlerini gereğince takdir etmek ve onların her açıdan ulaştığı seviyeyi aşmaya niyet ve gayret etmek için bir vesile olması niyazıyla…[2]

Akile Tekin

Hüma Dergisi, Sayı:19

Dipnot:

[2] Hazırlanan bu çalışmaya katkılarından dolayı Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı personeline teşekkürü bir borç biliriz.

Yayın Tarihi: 02 Kasım 2022 Çarşamba 10:30
YORUM EKLE

banner19

banner36