Doğayı telaşlandırmak imkânsızdır

Kemal Sayar, “Yavaşla” kitabında, “Zaman, sevmek için de gereklidir; öğrenmek için de. Yavaş olan, telaşsız olan her şey daha güzeldir.” diyor. Duygu Emel Buyruk yazdı.

Doğayı telaşlandırmak imkânsızdır

Yavaş olmak, önemlidir çünkü hızlı olmanın getirdiği sorunların ilacıdır. İş, ev, telefon, televizyon ve alışveriş arasında yaşarken hayatlarımızı, kendi içimize bakmayı, sevdiklerimize bakmayı giderek unutuyoruz.

Yavaşlık, ânını değerlendirmektir; insana güzel bakabilmektir.

Kemal Sayar en çok okunan kitapları arasındaki Yavaşla’da, modern hayatın karmaşası içinde yavaş kalabilmenin, insanın kendisine ve sevdiklerine zaman ayırabilmesinin önemini, anlatıyor.

Yürüyerek kolayca gidebileceğimiz yerlere bile arabayla gitmeyi tercih ediyoruz bugün, “otomobil uçar, gider” çünkü. Arabasına binen biri uzak yerlere bile istediği yoldan, istediği hızla gidebilir. Hız yapmak bize zaman kazandırmıyor aslında çünkü hızlı gittiğimiz için daha da uzaklara giderek zamanımızı yine yollarda harcamış oluyoruz.

Hız yapan arabamızla otoyolları kullanarak istediğimiz yerlere gidebiliyoruz ancak bu otoyollar doğayla duygusal bağımızı kesintiye uğratıyor. İçinde yaşadığımız doğayı fark edemeden ulaşıyoruz, gideceğimiz yerlere. Arabayla hız yapmak kirliliktir, yolları kirletir, çökertir ve çok sayıda insan için hayati tehdit oluşturur. Modern insanın bencilliğinin zirvesidir, araba sevdası.

İnsanlar arasındaki uçurum büyüyor

Toplumdaki artan hareketlilik ve hızla birlikte o toplumda yaşayan insanlar arasında uçurum oluşur. Bu uçurum, özel taşıtlarıyla yolculuk yapanlarla toplu taşıma araçlarını kullanan insanlar arasında daha da derinleşir. Genç olduğu veya yaşlı olduğu için yahut da maddi durumu el vermediği için araba kullanamayan insanlar ikinci sınıf vatandaş oluverir. Araba sahibi olmakla, hız yapmakla ilerleme sağladığını düşünen anlayışın yanlış olduğunu, bilmek gerekir.

Yürüyerek gidilebilecek yerlere yürümeli, yürürken seyretmeli, düşünmenin tadına varmalı, insan.

Son zamanlarda hızlanmanın etkisiyle çocuklarımız bile çabuk büyümeleri gerektiği baskısına maruz kalıyor. Televizyon ve internet yüzünden çocuklar kendilerinden saklanan hayatın gerçeklerini çabuk öğreniyor. Böylece yetişkinlik ve çocukluk arasındaki sınırlar karmaşıklaşıyor. Bazı aileler de çocuklarının çabuk büyümesinde medya kadar etkin olabiliyor. Dâhi çocuk yetiştirme isteğiyle çocuklarını hep bir adım daha ileri gitmeleri için zorluyorlar. Ancak bu zihinsel zorlamayla duygusal gelişimi hızlandırmak mümkün olmuyor. Bunun sonucunda da ergenlik dönemi boyunca sorunlu, üzüntü veren bir çocuk yetiştirmiş oluyorlar. Halbuki çocukların gelişmek, büyümek ve öğrenmek için zamana ihtiyaçları vardır, hızlı olmaya değil. Çocukların çocukluklarını yaşamaya ihtiyaçları vardır. Biz nasıl düşe kalka, çamurda kirlenerek büyüdüysek onlar da anne/babalarına güven duydukları bir ortamda seçimler yaparak, hatalar yaparak büyüsünler.

Hayat geri gelmiyor

Başarı artık kazanç artışıyla ölçülen bir kavram olmuştur. Çok kazanan, az kazanandan daha iyi kabul edilmektedir. Kazanç artışı karşısında özel hayatın kötü olması, önemli değildir.

Kazanç bize konforlu bir hayat sunabilir. Para bize bu konforu sağladıkça çalışmanın, ziyan ettiği hayat telafi edilmiş gibi görünür ancak bunlara rağmen ruhumuzda bir sızı olması mümkündür. Çünkü bazılarımız için ömrümüz daha kıymetli olabilir. Ruh, kendini gerçekleştirmek ister, hikâyeleri olsun ister.

Teknoloji, işimizi eve taşır. Kapanmayan cep telefonları, ailemizle geçireceğimiz kaliteli zamandan çalar. Halbuki kendimize ve sevdiklerimize ayıracağımız zaman ve eğlencenin yeri, ihtiyaçlar listesinin en altları değil en üstleri olmalıdır.

Bedenlerimiz hıza programlı değildir dolayısıyla hızlı hayatlarımız sonucu bedensel ve ruhsal hastalıklarda artış yaşanıyor.

Hayatın öncelikleri konusunda kafası karıştı, modern insanın. İş mi önce gelmeli, kişisel zaman mı?

Zaman, sevmek için de gereklidir; öğrenmek için de. Yavaş olan, telaşsız olan her şey daha güzeldir.

Modern dünyanın bizden sürekli hızlı olmamızı istemesiyle ortaya çıkan zaman hastalığı, bize daima acele etmemiz gerektiğini, zamanımızın olmadığını dikte ediyor. Ve bu hastalık, daha da ileri boyutta tükenmişlik olarak gösteriyor, kendini. Mutsuzluklarından kaçmaya çalışan insanlar daha da hızlanıyorlar ve hızlanarak unutuyorlar.

Doğayı telaşlandırmak imkânsızdır. Ne yaparsak yapalım, yağmuru, rüzgârı, güneşin doğuşunu acele ettiremeyiz, her şeyin kendi zamanı vardır çünkü. Bizim kendi dünyamızın da kendi zamanı, ritmi vardır. O ritme bağlı kalırsak daha anlamlı bir hayat yaşamamız mümkün olur. Bunun için de beklemek, sabretmek gerekir. Böylece hayatımızdaki ayrıntıları da daha iyi fark etmiş oluruz.

Duygu Emel Buyruk

Yayın Tarihi: 04 Mayıs 2020 Pazartesi 13:00 Güncelleme Tarihi: 20 Temmuz 2020, 14:47
banner25
YORUM EKLE

banner26