Divanlar, gönül dünyamızın tercümanıdır

Divan edebiyatı, milletimizin gönül dünyasının tercümanı olmuştur. Estetik yapısı, hayal dünyasının zenginliğiyle öne çıkmıştır. Bu edebî-estetik gelenek, Ömer Faruk Akün tarafından “Divan Edebiyatı” isimli kitapla ele alındı. Yavuz Ertürk yazdı

Divanlar, gönül dünyamızın tercümanıdır

Divan edebiyatı, asırlardan beri milletimizin duygu ve gönül dünyasının tercümanı olmuştur. Estetik yapısı, kurallara sıkı sıkıya bağlılığı ve hayal dünyasının zenginliği ile ön plana çıkan bir gelenektir. Yaklaşık altı asır süren bu edebî-estetik gelenek, önemli edebiyat tarihçilerimizden Ömer Faruk Akün tarafından “Divan Edebiyatı” isimli kitapla ele alındı. Ömer Faruk Akün, geniş bir şekilde ele alınabilecek bu konuyu, güzelce özetleyerek “efradını cami, ağyarını mani” bir eser ortaya çıkarmış. Bu eserle, sadece edebiyat araştırmacılarının değil, divan edebiyatına gönül vermiş okurların da bu gelenekten doyurucu şekilde istifade edebilmesi için, çok iyi bir kaynak eserin ortaya çıkmasını sağlamıştır. İslam Ansiklopedisi’ndeki “Divan Edebiyatı” maddesinin iki kapak arasındaki hali olan bu güzide eser, altı asırlık bir geleneğin de en öz şekilde ete kemiğe bürünmüş hali olmuş.

Şairin edebî zevk ve anlayışta mevcudun dışına çıkma hakkı yok

Divan edebiyatında gelenek, şiirin şeklî yönünü değişmez ve dışına çıkılmaz surette tespit ettiği gibi, muhtevayı da belirli bir daire içinde sınırlandırmıştır. Her şairin gelenekçe belirlenmiş ve mutlaka seçip kabul etmek mecburiyetinde olduğu önceden hazır konu ve duygular, yerlerine başkalarının konulamayacağı motiflerle sabitleşmiş bir imaj sistemi vardır. Şair, edebî gelenek ve göreneğin kendisine gösterdikleri ve tanıttıkları ile yetinmek, onları aşmamak durumundadır. Yaşadığı çağın ve algıladığı kültürün icabı olarak kendisine bir mukayese zemini teşkil edecek, yeni ufuklar açacak başka edebiyatları tanıma imkânından mahrum bulunduğundan, edebî zevk ve anlayışta mevcudun dışına çıkmak, farklı arayışlara yönelmek diye bir düşünce ve isteği zaten olamamıştır.

Büyük cereyanların getirdiklerini gören, edebiyatta değişme denilen hadisenin ne olduğunu bilen, değişik edebiyat tarzları ile tanışan, daha da önemlisi edebiyat adına uyulması mutlaka şart olan birtakım kaide ve göreneklerin çemberi içinde bulunmayan, yeni zamanlar edebiyatçısı gibi kendisini istediği ve yaşadığı gibi ifade etme, sanatta ferdî yol seçme hürriyetine sahip olmayan eski şair, hepsi birer gelenek edebiyatı olan âşık, tekke ve divan şiiri dairelerinden birini kabul etmek zorundadır. Bunlardan hangisine girmişse sanatta bütün kâinatını o kurmakta, kendisini onun terbiyesinde yetiştirmekteydi. Âşık veya tekke edebiyatı yerine divan şiirini benimsediğinde artık onun geleneklerinin emrine giriyor, edebiyat kültürü, edebî zevki ve değer ölçüleri onunla şekilleniyordu. Kendisinden önce gelmiş üstatların, büyük şöhretlerin eserlerinden edebiyat terbiyesi alarak yetişen şairin, bütün sanat görgüsünü bu örnekler meydana getiriyordu.

Şiirde kabiliyeti geliştirmek büyük üstatları okumaktan geçiyor

Ömer Faruk Akün Hoca, klasik belâgat ve edebiyat nazariyatı kitaplarından yaptığı alıntılarda, divan edebiyatı şairlerinin nasıl bir terbiye ile yetiştiği, nasıl şair olunduğu hakkında fikir verir. Şiirde bir şahsiyet olabilmeyi, insanın gençliğinin erken yıllarından itibaren eski şairlerden 20.000 beyit ezberlemek, daha sonrakilerden de 10.000 beyit miktarında şiiri kendine model almak gibi bir yetiştirme şartına bağlar. Ayrıca şiirin çeşitli nevilerini tanımanın, onların güzel olan veya olmayan taraflarını görebilecek, ifade inceliklerini kavrayabilecek bir seviyeye gelmenin, nihayet bütün bir kabiliyeti geliştirmenin, büyük üstatların divanlarını devamlı surette okumakla mümkün olacağını söyler.

Mesnevîlerle ilk mahsulünü veren gelenek

Divan edebiyatının başlangıcı ile ilgili kesin bir bilginin olmayışı, bu geleneğin başlangıcına vurgu yapan herhangi bir somut verinin olmayışından kaynaklanır. Divan edebiyatının ilk mahsullerinin ise, “mesnevî” türünde eserlerin teşkil ettiğini belirten Akün Hoca, mesnevî geleneğinin, başlangıçta Arap edebiyatında mevcut olmayan ve kökü Pehlevî edebiyatına uzanan bir tür olduğunu belirtir. Mesnevî, İslamî devir Fars edebiyatında 10. asırda Rûdegî gibi şairlerin eserleriyle ortaya çıkmış, Firdevsî ile yakaladığı büyük gelişimden sonra Araplar’a geçmiştir. Türk edebiyatına da İran şiirinden gelmiş olduğu düşünülse, de Divanu Lugati’t-Türk’teki manzum parçalar arasında mesnevî türünde örneklere rastlanması, Türk şiirinin İslâm öncesi devresinde de bu nazım şeklinin varlığını göstermektedir.

Divan edebiyatının “en”leri…

Hazret-i Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled’in Türkçe mısraları, divan edebiyatının tespit edilen ilk Türkçe mısraları olarak kaydedilmiştir. Mevlânâ’nın, içinde Türkçe kelimeler bulunduran bazı mısraları bir yana bırakılırsa, bugün için Anadolu’da aruzun en eski şairi olarak Ahmed Fakih’in ismi zikredilir. Şeyyad Hamza ve Hoca Dehhanî ise, divan edebiyatı geleneğinin en eski şairlerindendir. Eldeki bilgilere göre haberdar olunan en eski Türkçe divan ise, 14. asrın başlarında yaşamış Âzerî şairi Hasanoğlu’nun divanıdır. Osmanlı sahasının mevcut en eski divanı ise, Ahmedî’nin eseridir. Ahmedî’ninkinden sonra Ahmedî-i Dâî ve Şeyhî’nin divanları Anadolu Türkçesi’nin en eski divanları arasında yerlerini alırlar.

Mahlaslar şairin ruh dünyasından ve günlük yaşantısından ipuçları veriyor

Osmanlı’da, 19. asra kadar büyük şairler çıkarabilmiş olan divan edebiyatı geleneğinin, diğer Türk lehçelerinde 16. asırdan sonra büyük şairler yetiştiremediği görülür. Divan şairleri, çoğu zaman kendi isimlerinden ziyade mahlas kullanmışlar ve istisna olarak farklı dillerde yazdıkları eserlerinde farklı mahlaslar kullandıkları da olmuştur. Bu mahlaslar, kimi zaman psikolojik bir tutum ve vasfı bildirirken, kimi zaman kazanılmış bir meziyeti, üstünlük iddiasını, cennete liyakati, mahviyet ve tevazuu, işi ve sanatı da bildirir mahiyette olmuşlardır. Mahlasların çoğunun Arapça ve Farsçadan geldiklerini görürüz. Pek azı ise Türkçedir bu mahlasların. Çok az şair ise mahlas yerine kendi isimlerini kullanmıştır. Ahmed Paşa, Taşlıcalı Yahya gibi şairler, kendi isimlerini mahlas olarak kullanan şairlerdendir.

Şairlerin olgunluk döneminin en güzel bakiyesi: Divanlar...

Divanların, genellikle şairin edebî hayatının olgunluk dönemlerinde ve daha çok ileriki yaşlarda oluşturuldukları görülür. Bunun pek az istisnası vardır ki, bu istisnalardan biri, tüm bu divan edebiyatı geleneğinin de en güçlü eserlerinden biri olan Şeyh Galib’in divanıdır. O, genç yaşında divanının oluşturmuş ve Hüsn ü Aşk gibi çok özel bir eseri genç yaşlarında vücuda getirebilmeyi başarabilmiş özel istisnai kabiliyetlerden biridir.

Bilinen divanlar arsında en büyük divan Edirneli Nazmî’nin divanıdır. Bazı şairlerin farklı devirlerde yazdığı birden çok divanları da olmuştur. Şairler, hiciv türünde yazdıkları bazı şiirleri ise, divanlarına koymamışlardır. Nef’î ise, bu durumun istisnasını teşkil eder.

Aşk olmazsa divan olmaz…

Bütün divan şiiri, işlediği duygu ve konulara toplu olarak bakılınca görüleceği gibi, aşk konusu üzerine kurulmuştur. Merkezde sadece o vardır. Aşk temi aradan kaldırılacak olsa hemen hemen bütün divanlar boşalır; geriye kaside, terci’ ve terkib-bendlerle tarih manzumelerinden ibaret küçük bir yekûn kalır.

Geleneğin boyu servi gibi uzun, ince belli, uzun ve siyah saçlı, yanakları gül kırmızısında, bakışları kılıç gibi keskin, ok gibi yaralayıcı, daima sıhhatli, yaşı civanlıktan öteye gitmez, ıstırap ve hüzün bilmez güzeli yerine; minyon yapıda, saçları sarı, yüzü solgun, mahzun görünüşlü, hâline bir hastalığın gölgesi vurmuş, içli ve hassas bir sevgili tipini görebilmek için Türk edebiyatı asırlarca bekleyecek, 19. asrın ikinci yarısında ve şiirden de önce roman ve tiyatroda onunla tanışacaktır.

Divan edebiyatı ve geleneği, Osmanlı’dan bize miras kalan eşsiz bir hazine olarak hayatımıza yerleşmiş, günümüz Türk şiirinin büyük şairleri de, eserlerinde divan edebiyatı estetiğinden ve bu gelenekte yoğrulup öne çıkmış ürünlerden istifade ettiklerini kendi eserleriyle ortaya sermişlerdir. Divan edebiyatının en ince ayrıntısına kadar temas edilmiş ve işlenmiş, hiçbir noktası atlanmadan ele alınmış en güzel özetlerinden biri olan bu kitap, Ömer Faruk Akün Hoca’nın nasıl bir eğitim ahlakı ile yetiştiğinin ve nasıl bir edebiyat sevdalısı olduğunun da göstergelerinden biridir. Zira Akün Hoca, yeni Türk edebiyatı üzerine dersler okutmuş ve bu alandan emekli olmuş olmasına rağmen ortaya enfes bir kitap çıkarmıştır. Öncelikle İslam Ansiklopedisi’nde yazdığı divan edebiyatı maddesi ve bu maddenin iki kapak arasındaki hali olan kitap, Akün Hoca’nın geleneğe bağlılığının ve bu gelenekle alakalı söz söylemedeki maharetinin resmini önümüze koymuştur.

Yavuz Ertürk yazdı

Güncelleme Tarihi: 24 Aralık 2018, 11:11
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13