Değişim kimlikten değil zihinden başlamalı

Tuna Lütfü Yukay’ın ikinci kitabı 'Çürük Tavşan'da, 'bu işin sonu nereye varacak' diye bir merak içinizi kemirip duruyor. Fatma Kebire Karaaslan yazdı.

Değişim kimlikten değil zihinden başlamalı

 

 

Çürük Tavşan”, Tuna Lütfü Yukay’ın ikinci kitabı. İlk kitabı “Karışık Odalar” bir hikâye kitabı idi. “Çürük Tavşan” ise bir roman ve diğer kitabı gibi Şule Yayınları’ndan çıkmış.

Kitabın sonuna değin, “Bu işin sonu acaba nereye varacak?” diye bir merak içinizi kemirip duruyor. Bir insan bu kadar uzun ve karmaşık düşüncelere nasıl tahammül edebilir. Demeye kalmıyor, bu çetrefilli düşüncelerden hâsıl olan bir takım ilginç fikirler yavaş yavaş filizleniyor ve eyleme dökülmeye başlıyor. Dışarıdan bakınca gayet normal, bizim gibi bir insanın zaman ilerledikçe, türlü bahanelerle hem kendine hem de çevresindekilere verdiği zarar akıl alır gibi değil. Zaten kahramanımız da biraz hasarlı bir hâletiruhiyeye sahip. Aklı adeta bir tavşan gibi zıp zıp zıplıyor. Bir orda, bir burada, bazen çok uzaklarda. Bazen de kendi çıkmazında saplanıp kalıyor.

Başkasının hayatını yaşamak mümkün olabilir mi?

Evet, bu Behçet’in hikâyesi. Sıradan, evden işe işten eve giden biri. Fakat yalnız. Çok fazla görüşüp sohbet ettiği, dertleştiği bir arkadaşı, dostu yok. Kendisi ile ilgilenenleri de kendinden uzak tutma çabası içerisinde. Her biri için geçerli mazeretler üretmekte pek mahir. Galiba insanı ilk yıkan güvensizlik duygusu. Bu duyguyu bir kere hissetti mi insan devamında acabalar çoğalıyor. Her seferinde biriken acabalar içe doğru bir oyulmanın, bir çürümenin başlamasına sebebiyet veriyor. Ve bir suçlu arama telaşına düşülüyor. O kadar çok suçlu var ki. Tamamını hayattan çekip, çıkarmak imkânsız gibi. Öyleyse ben çıkarım bu hayattan ve başka bir hayatta yoluma devam edersem bütün sorunlarım hallolur mu acaba? Başkasının hayatını yaşamak… Kendimize ait her ne derdimiz varsa hepsinden azade, tertemiz bir sayfa açmak. Hayata yeniden başlamak, bir başkasının kimliği ile.

Peki ya sonuç, bu kafa bu bedende iken hangi hayat seni tatmin edebilir ki? Kaçtıkların bir müddet sonra yakana yapışır. Ve umduğunu bulamamak seni daha da çok yıpratır. “Hayatımı değiştirmek istemiştim, yeni şeyler yaşayabilmek için, yaşamıştım da ama bunlar beni alıp götürecekleri yerde benimle birlikte başladığım yere geri dönüyorlardı. Değişen tek şey oyun içindeki karakterlerdi. Ama hep aynı finali oynayan, başarısız oyunculardı hepsi. Hepimiz.” Behçet, en çok aldatılmaktan korktuğu halde, sürekli olarak çevresindekileri aldatmaktan da geri durmuyor. Yani aldattığı için belki sonrasında kendi de aldanıyor. İşlediği suçların yükünü kaderin üzerine atarken yaşadığı ferahlığı, başına gelenleri göğüslemede devreye soksa hiçbir pürüz çıkmayacak; lakin kendisinin de itiraf ettiği gibi, “Oradaki en acil vaka bendim.”

Hakikate kapalı gözler…

Bazen gerçekleri duymak istemeyiz. Hakikat ayan beyan ortadadır, yüzümüze haykırıyordur fakat görmek istemeyiz. Hayata karşı sadece sızlanmak, hatalarımızı onarmaya çalışmamak kolayımıza gelir. Küçük bir çocuk gibi elimizi tutan, sorumluluğumuzu üstüne alan birilerini ararız durmadan. Kaybettiklerimizin sızısı, boşluğu kapanmayan bir yara gibi kanar durur. Çocuk masumiyeti bambaşkadır. Bu sebepten olsa gerek Behçet, herkese söylediği yalanı, bir çocuğun karşısındayken söyleyemiyor. Kütüphanede karşılaştığı küçük kız ismini sorduğunda kimselerin bilmediği asıl ismini söylüyor büyük bir rahatlıkla. “Yalan söylemek adil olmazdı” diyor. Adil olmak Behçet’in aklına sadece bir çocukla yüz yüzeyken gelebiliyor anlayacağınız.

Düşüncelerimizi değiştirmeden hayatımızı değiştiremeyiz!

Kitapta Behçet’in mütemadiyen tekrarladığı bir söz var: “İnsan değişir, alışır ve unutur.” Hakikaten öyle midir acaba? Bunun hiç de böyle olmadığını kahramanımız bize ikinci hayatında yaşadıkları ile ispatlıyor aslında. Zira değişim zihinde başlamıyorsa, evvela hayatımıza sirayet edecek bir tesiri de olmayacaktır. Olsa olsa, ancak kitapta bahsi geçen pofuduk bir tavşan oluruz. Herkes gibi yaşamak, birbirine benzemek, kendini kandırmak, saçma kurallara hiç itiraz etmeden, bazen kuralları koyanlardan çok uymak. Yani adeta bir tavşan gibi yaşamak… Küçük tavşanlar mıyız yoksa biz?

 

Fatma Kebire Karaaslan yazmaya çalıştı

Güncelleme Tarihi: 23 Mayıs 2016, 15:40
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26