Davet, canlı örnek aracılığı ile yapılır

'Enfâl Sûresinden Eğitici Dersler' kitabı, Muhammed Kutub'un verdiği bir konferansın ses dosyalarının, M. Beşir Eryarsoy Hoca tarafından dinlenerek tercüme edilmiş ve kitaplaştırılmış hali. Fatih Pala yazdı.

Davet, canlı örnek aracılığı ile yapılır

https://www.ktpkitabevi.com/urun/enfl-sresinden-egitici-dersler-1212905194 Nisan 2014 tarihinde “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” ayet-i kerimesi uyarınca kendisinden geldiği merciye dönen ilim, fikir ve düşünce adamımız Muhammed Kutub, gitmeden evvel ümmete, yani kardeşlerine onlarca kitabını armağan etmişti. Hepsinde ümmet, hepsinde bir dert, hepsinde derin yaralara merhem, hepsinde ağır sorulara ve sorunlara cevaplar var o kitapların. Hiçbirisini fikir jimnastiği olsun için yazmamış, oluşturmamış. Bir İslam sevdalısı, inancını dava edinen bir değerimizdi o; tıpkı ağabeyi şehid Seyyid Kutub gibi. İkisine de Rabbimizden rahmet ve mağfiret diliyoruz. Ve komşuları olmayı hep ümit ediyoruz dar-ı beka’da.

Rahmetli Muhammed Kutub, hem konuşmalarıyla hem de yazdıklarıyla geniş kitleleri etkileyen bir şahsiyetti. Beka Yayınları tarafınca vefatından kısa bir müddet sonra Türkçeye kazandırılan Enfâl Sûresinden Eğitici Dersler eseri, verdiği bir konferansın ses dosyalarının, mütercim ilim adamımız M. Beşir Eryarsoy Hoca tarafından dinlenerek tercüme edilmiş, yazıya dökülmüş ve kitaplaştırılmış hali olarak bize ulaşıyor. Mütercimimiz, elinden geldiğince konuşma üslubuna müdahale etmeden metni Türkçeye aktarmaya gayret ettiğini söylüyor. Kitabı okuyunca bunu, net bir şekilde görebiliyoruz zaten. Beşir Hoca, konferans videosunun tarihi belli olmadığı için birkaç veriden yola çıkarak konferansın en geç doksanlı yılların başında verilmiş olabileceğini tahmin ediyor. Tabi bununla birlikte, durum her ne olursa olsun, bu konferans ne zaman verilmiş olursa olsun, içerdiği derslerin hem güncel olduğunu ve hem de Müslümanlar onları yerine getirinceye dek hep gündemde kalmayı hak edecek kadar değer taşıdığının da bilgisini veriyor Beşir Hoca.

Kitaptan oldukça etkilendiğimi belirtmeliyim. Hacmi küçük olmasına rağmen, muhtevası olabildiğince geniş ve büyük. Enfâl Sûresi’nin 53-66 arası ayetlerini esas alarak yaptığı konuşmanın metni, Muhammed Kutub’un ne kadar dolu, ne kadar heyecanlı ve ne kadar büyük bir dava adamı olduğunu göstermiş oluyor bizlere. Sözleri, genellikle gençlere ait olan “İslamî hareket, neden şu ana kadar yeryüzünde imkân ve iktidara sahip olmadı?” ve “İslamî hareket, neden amacına ulaşamadı?” sorularına cevap verme etrafında seyir alıyor.

Avrupa için “cahilî toplum” diyor

İnsanların kendilerinde olanı değiştirmedikleri sürece Allah Teâlâ’nın da onların durumunu değiştirmeyeceğini va’z eden sünnetullahî gerçeğe özellikle dikkat çekiyor Muhammed Kutub metin boyunca. Yazarımız, tarihten yola çıkarak Müslümanların başına gelen ilk musibetin Haçlıların başlattığı Endülüs’teki musibet olduğunun bilgisini veriyor ve böylece Müslümanların aleyhine olarak ilk harekete geçenlerin de Portekizliler olduğunu, bir kenara yazmamızı istiyor. Çünkü Portekizliler, Kızıldeniz’e varıp onun alt kısımlarındaki geçitleri ellerine geçirdiklerinde, o sırada Müslümanların elinde bulunan ticaret yolunu da keserler. Bunun sebebi, dünya ticaretinin doğuda Çin’den, batıda ve kuzeyde İngiliz adalarına kadar Müslümanların elinde bulunmasıdır. İşte bu Portekizliler, Müslümanların mülkü altındaki stratejik yerleri ellerine geçirip, Kızıldeniz’in de giriş noktalarını istila edince ticaret onların eline geçer ve bu ticaretin geliri ve bereketi Müslümanların elinden yok olup gider. Sonunda da ekonomik güçsüzlük, başka bir ifadeyle güç kaybı, İslam ümmetinin karşı karşıya kaldığı bir hâl olarak ortaya çıkar.

Üstad, sözünü öyle bir yere getiriyor ki okuyunca şaşkınlık geçirmemek elde değil inanın. Avrupa’nın cahilî bir toplum olmasına rağmen nasıl oluyor da gelişme gösterebildiğinin, öne geçebildiğinin üzerinde tefekküre yoğunlaşıyor. Evet, sizin de dikkatinizi çekti değil mi; ileri düzeyde olan bir Avrupa için “cahilî toplum” diyor. Gerekçesi, oldukça ilahîdir Kutub’un. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyen bir toplumun cahilî bir toplum olacağının teşhisini koyuyor. Yüce Rabbimizin Maide Sûresi’nin 50. ayetinde buyurduğu üzere hüküm vermek, yönetme işi iki şekilde gerçekleşecektir: Ya Allah’ın hükmü ile hükmedilecek ya da cahiliyyenin hükmü ile. Allah’ın hükmüne başvurmayan yeryüzündeki her bir toplum, kaçınılmaz olarak cahiliyyenin hükmüne başvurmuş olur. İşte Avrupa toplumu da anlaşmazlıklarını Allah’ın hükümlerine havale etmediği için cahilî bir toplum statüsüne giriyor.

Davet, ancak ilk defa yayıldığında olduğu gibi, canlı örnek aracılığı ile yapılır

Peki, vaziyet böyle iken onlar, Müslümanlara nasıl galip geldiler? Avrupa’nın galip gelmesi, Yahudiliğin de galip geldiği, geleceği gerçeğini gün yüzüne çıkarıyor. Birbirine zincirle kenetlenmiş bir birliktelik var çünkü onların arasında. Kıymetli Muhammed Kutub, onların galip gelmesinin sebebini, İslam ümmetinin insanlığa karşı risalet misyonunun gereklerini yerine getirmekten yavaş yavaş geri çekilmesine, hidayet, irşad ve davet yükümlülüğünün ihmal edilmesine ve bütün beşeriyete karşı bu görevlerinde kusurlu olunmasına ve bunun sonucunda da hem ümmetin kendisinin hem de tüm insanlığın doğru yoldan sapıp uzaklaşmasına bağlıyor.

Sonra, davet alanında oldukça önemli olan ve önemli olduğu kadar da bilmemizi ve öğrenmemizi istediği şu dersi belleklerimize kazıyor: “İslam’ın güzellikleri, yapılan birtakım konuşmalarla ortaya konulmuş olmaz. Çünkü söylenen söz, ne kadar doğru ve samimiyetle söylenirse söylensin, onu söyleyen kişinin bizzat fiilî uygulaması yoksa kısa bir süre sonra o söz buharlaşıp gider, etkisini kaybeder. Bu ümmetin yerine getirmekle yükümlü olduğu davet ise İslam’a dair ve onun güzelliklerini anlatan kitaplar yayınlamak ya da konferanslar vermek değildir. Aksine davet, ancak ilk defa yayıldığında olduğu gibi, canlı örnek aracılığı ile yapılır. Bu canlı örnek de İslam’ın değerlerini ve ilkelerini fiilî olarak gerçekleştirir.”

Olay ve çözüm çok basit; imanın lezzetine ermiş olan cümle müminler, canlı örnek olmanın mücadelesini verecekler. Kutub’un derdi de bu zaten. Bu canlı örnekler, İslam’ın o muhteşem değerlerini ve ilkelerini canlı bir vakıa olarak ortaya koyacaklar; insanlar, bu örnekliğe gözleriyle ve gönülleriyle şahid olacaklar ve sonrasında da bu inanç dünyasının öngördüğü şekilde hayatını yaşayan örnekleri görüp beğenerek din-i mübin-i İslam’a girecekler. Tıpkı ilk nesilde olduğu gibi, onların yaptığı ve yaşadığı gibi… O zaman bakın bakalım iman edenlerden gayrısı galip olabilir miymiş? Mümin olanların harici için galibiyet söz konusu olur muymuş?

Muhammed Kutub, bu değinilerin akabinde taşı gediğine koyucu mahiyette, hiç şüphesiz cihad’la toprakların fethedileceğinin, ama kalplerin fethinin ancak ve ancak canlı model örneklerle olacağının vurgusunu yapıyor.

Ümit Burnu'nu Müslümanlar keşfetti

Yahudiliğin İslam toplumlarına sinsice zerk etmeye çalıştığı zehirlere de işaret etmeden geçmiyor yazarımız. Mesela sinemadan bahis açıyor. Onun, düşüncesiyle, sermayesiyle, planlanmasıyla tamamen bir Yahudi sanatı olduğunu söylemekten çekinmiyor. Aynı şekilde televizyon çılgınlığının, video, -bugün sarf etmiş olsaydı bu sözleri, kesinlikle interneti ve akıllı cep telefonlarını da eklerdi müellifimiz- futbol ve kılık kıyafet/moda çılgınlığının da onlardan neşet ettiğini hatırlatıyor.

Sanayi devrimiyle tüm dünyanın kanının faiz şırıngasıyla nasıl çekildiğini, bir vampir gibi nasıl emildiğini de ekliyor Kutub. Meşhur Ümit Burnu’nu keşfedenlerin Müslümanlar olduğu ve o yolu hep kullandıkları halde, Papa’nın bir kez oradan geçmesi sonucunda bu keşfi kendilerine mal etmelerinin sancısını da dillendiriyor. Onun verdiği bilgiye göre Müslümanlar, Avrupalıların “bulduk” dedikleri bu yolu en az dört asır evvelinden biliyorlarmış. Çin’den Fransa’ya ve İngiltere’ye kadar bütün ticaret yolu buradan geçiyormuş. Ve ayrıca Müslümanlar, bu Asya ve Afrika kıyılarını yalnızca coğrafî olarak değil aynı zamanda denizcilik bakımından da biliyorlarmış. Ve hatta gemilere yol gösterme kılavuzluğuna dair eserler bile yazılmış o dönemde.

Haçlıların ve Siyonistlerin gelip İslam topraklarını işgal etmeleriyle yayılan fitne ve fesattan öte, biz Müslümanların görev yerlerimizi ve sorumluluklarımızı terk etmemizden kaynaklanıyor batışımız. Hâlbuki batmak “batı”nın hakkı değil mi? Gelin öyleyse herkes hakkı olanı kuşansın ve yaratılış amacına halel getirmesin.

Bunca önemli değinilerden sonra rahmetli müellifi hayırla yâd etmek düşer bizlere son tahlilde. Kapanışı, ilgili Sûremiz’in 64. ayetiyle yapalım, buyurun: “Ey Peygamber, sana da, sana uyan müminlere de Allah yeter!”

Fatih Pala yazdı

Güncelleme Tarihi: 13 Aralık 2018, 16:26
banner12
YORUM EKLE

banner19