Dava Arkadaşlığından Kitap Dostluğuna: Mekân Hikayeleri

''Mekan Hikayeleri' kitabında insanların bir 'yoldaşlık' veya 'dava arkadaşlığı'yla bir araya gelmesi, birbirini araması ve bulmasının, 1990’larda artık yerini rastgele gidilip, o an denk gelindiğinde dâhil olunan sohbet ortamlarına bıraktığını görüyoruz. Abdullah Alimpınar yazdı.

Dava Arkadaşlığından Kitap Dostluğuna: Mekân Hikayeleri

Çoğu şehirde iyi okuyucuların yalnızlıklarını giderdiği, biraz olsun nefes aldıkları, düşüncelerini paylaştığı, kitap sohbeti yapabildiği, bundan da öte birkaç kişi bir araya gelince dergi çıkarma hayalleri kurdukları ya da gerçekten acemi işi bile olsa dergi çıkardıkları mekânlar vardır. Birincisi bu.

İkincisi; büyük dergilerin büroları vardır. Burada dergiye dair her şey konuşulur, yapılır. Toplantı yapılır mesela veya derginin dizaynı. Bununla birlikte okuyucuların yazarlarla buluşma mekânına dönüşür, dergi büroları.

Üçüncüsü; mıknatıs gibi çevresine insanları çeken mütefekkirler vardır. Onlar nerede olurlarsa olsunlar, mutlaka görülmeli, dinlenmelidirler. Bir de böyle kültür ortamları, daha doğrusu mekânları vardır.

567 sayfa tutan Mekân Hikâyeleri’nde okuduğumuz metinler, bu üç tür mekânın değişik anlatımlarından oluşmaktadır. Kitap, hem gelip geçmiş, belki bir daha dönüşü olmayan bir zaman diliminin hem de yeni oluşturulacak mekânların nasıl olacağına, olması gerektiğine dair örneklik teşkil edecek ortamların anlatımıdır.

Türkiye’nin dört tarafındaki kültürel mekânlar işlenmiş

Yazılar yazarların doğrudan tecrübelerine dayandığı için çok etkileyici. Okuyucusunu hemen kendi havasına sokabiliyor. Hele bir de sözü edilen mekân ve isimleri biliyorsak, o zaman kendi tecrübelerimizle, okuduklarımız arasında bir karşılaştırma yaptığımız için, daha bir etkileyici oluyor. Benim için Kahramanmaraş’daki mekân ve şahıslara dair anlatımlar, doğrusu çok düşündürücü olmakla birlikte çok da hüzünlendiriciydi. Hüzünlendim, çünkü benim de şahidi olduğum, yaşadığım ama geçip gitmiş, bir daha geri dönüşü olmayan şeylerden söz ediliyordu. Düşündürdü, çünkü o zamanlar neden insanlar bir araya geliyorlardı da şimdi gelemiyorlar diye sormaktan kendimi alamadım.

Kitapta 65 yazı var. 61 farklı yazar bunları yazmış. Hepsinden söz etmemiz mümkün değil. Fakat hepsi de söz edilmeye değer yazılar. Anlaşılıyor ki sıkı bir editöryal çalışma gerçekleştirilmiş. Mümkün olduğunca kapsayıcı olmayı, Türkiye’nin dört tarafındaki kültürel mekânları işlemeyi gözetmiş editörler. Bu yüzden Mekân Hikâyeleri sayesinde Van’dan Denizli’ye, Maraş’tan Bursa’ya, İstanbul’a, Ankara’dan Adapazarı’na, Balıkesir’e kadar birçok şehrin kahvehanelerine, kitabevlerine, dergi bürolarına, öğrenci evlerine misafir olma imkânına kavuşuyoruz.

Editörlerimizin ismi: Duran Boz ve Köksal Alver.

Dava arkadaşlığından kitap dostluğuna

İki fikir ve iki tarih arasındaki farka dikkat çekmek istiyorum. Kitapta bu tür mekânların azaldığını, hatta hiç kalmadığını; insanların bir şehre gittikleri zaman yemek yemek için sadece lokantaları, ikamet etmek içinse sadece otelleri düşünmeye başladığını; bunun da aslında büyük bir değer kaybı anlamına geldiğini söyleyen, ima eden ya da alttan alta işleyen yazılar var. İlginçtir bunlar bizi 1970’lere, oradan da 1980’lere taşımaktadırlar. Yani işaret ettikleri yıl ve noktalar oralardır. Bir de bu tür mekânların kültürel işlevlerini vakıflara devrettiğini söyleyenler var. Daha doğrusu aynı işlevi değişik mekânların devraldığını, bu şekilde yaşatıldığını vurgulamak isteyenler… Bunlar da okuyucuyu 1990’lara taşımaktadır.

Oysa vakıflar bir büronun, kıraathanenin sıcaklığına sahip değildir. Yani insanlar evden çıktıklarında çay içmek için vakfa gelmeyi düşünmezler. Oysa kültürel mekânlar dediğimiz, dergi büroları, kıraathaneler, kitapçılar; evden çıkan ve nereye gitsem acaba diye işsiz güçsüz düşünen kişiler için ilk akla gelen mekânlardır. Demek ki 1990’larda değişen bir şey var. Yani insanların bir “yoldaşlık” veya “dava arkadaşlığı”yla bir araya gelmesi, birbirini araması ve bulması 1990’larda artık yerini rastgele gidilip, o an denk gelindiğinde dâhil olunan sohbet ortamlarına bırakmış.

Oysa Edebiyat ve Mavera dergilerinin bürolarına veya Akabe kitabevine giden birisi hemen kollarını sıvayıp, yapılacak ne var diye çevresine bakınmaya başlarmış. Kitaplar taşınacaksa, dergiler postalanacaksa, çay demlenecekse, yazı yazılacaksa, yani o an büroda hangi işle meşgulse diğerleri ve hangi işte yardıma gereksinim duyuyorlarsa, yeni gelen birisi hemen o işin bir ucundan tutmaya başlarmış. 1990’larda bu durum ortadan kalkıyor. Mesele daha çok dava adamlığından ziyade “edebiyat adamlığı”na veya sadece “kitap dostluğu”na dönüşüyor.

1970’lerden 2000’lere mekânların dönüşümü

Bunu eleştirmek için söylemiyorum. Yaşanılan değişimi anlamaya çalışıyorum sadece. 2000’lerdeyse 1970 ve 1980’lerde çıkarılan dergi, gazete ve kitapların dedikoduları yapılır hale geliyor. Yani fikir ekseninden eğlence eksenine kayılıyor. Bu dört ayrı kuşağı kapsadığı için de Mekân Hikâyeleri’ni çok başarılı buluyorum. 2010’larda durum nedir? İşte belki de bunun hikâyesi bile yazılmayacaktır, çünkü bir hikâyesinin olup olmadığından emin değiliz. Her ne kadar Konya’da Mahalle Mektebi’nin bürosu, Kahramanmaraş’ta Kıraathane varsa da. Tabii buralarda da bir hikâye oluşmaktadır, yaşanıyordur, zamanı gelince yazılacaktır. Mekân Hikâyeleri’nde bu iki mekâna dair güzel yazılar vardır. Ama 1970, 1980, 1990 ve 2000’lerdeki mekânlardan farklıdır buralar.

Neden? Çünkü 1990’lara kadar insanlar kendi varoluşlarıyla belli bir mekânda buluşan insan topluluğunun varoluşunu birbirinden ayrı görmüyorlardı. Yani Edebiyat dergisinin bürosuna/“karargâhına” giden bir genç, kendini, ne olmak istediğini, ne düşündüğünü veya düşünmesi gerektiğini orada buluyordu. Ama 2000’lerden sonra, belki de “üstat”, “usta”, “ağabey” gibi yükümlülükleri kimse üzerine alıp, bu sıfatlara sahip olmanın sorumluluğunu üzerinde duymadığı için, sadece küçük sohbet halkaları veya herkesin “üstat” olduğu dergi toplantıları meydana gelmeye başladı. Şimdilerde bir gence, “Al bunu oku!” diye bir kitap uzatmak pek mümkün değil. Çünkü “Sen bunu hangi sıfatla söylüyorsun?” diye soran gözlerle karşılaşmak işten bile değil. Öyleyse denebilir ki ne o “üstat”, “ağabey” ve “usta”lar kaldı ne de bir şey öğrenmek için onların yanına giden, onları arayan bir gençlik.

Mekân Hikâyeleri’ni oluşturan 65 ayrı metin bu tür değişik okumalara tâbi tutulacak yetkinlikte, içerikte. Denilebilir ki edebiyat tarihi, düşünce tarihi, siyaset tarihi, yayıncılık tarihi, şehir tarihi açılarından okunabilir Mekân Hikâyeleri. Hikâye denildiğine bakmayın, hepsi de somut, yaşanmış olaylara dayanıyor. Bu yüzden kitap, hangi alanda çalışma yapıyor olursa olsun, herkesin bir şekilde ucundan bucağından tutacağı, kendinden bir şeyler bulacağı konu zenginliğine sahip. Edebiyatla, sanatla, dergicilikle, düşünceyle uğraşan herkes Mekân Hikâyeleri’nin sayfalarında kendini kaybedecektir. Peki, kendini kaybedince ne bulacaktır? Tabii ki yine kendini bulacaktır. Fakat değişmiş olarak.

Mekan Hikayeleri, ed. Köksal Alver-Duran Boz, İz Yayıncılık

Abdullah Alimpınar

Güncelleme Tarihi: 29 Kasım 2018, 17:46
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13