Dalkavukluk, bütün vücudu bir eğlence aracına dönüştüren tehlikeli bir meslek midir?

1905-1975 yılları arasında yaşamış, tarihi sevdiren kitaplarıyla tanınan Reşad Ekrem Koçu, “Tarihimizde Garip Vakalar” isimli bu kitabında, Osmanlı tarihinden seçtiği birbirinden ilginç vaka ve durumları ele alıyor. Vakaların ilginçliğinin yanında, yazarın sade ve rahat üslubu, okuma tecrübesini daha keyifli hâle getiriyor.

Dalkavukluk, bütün vücudu bir eğlence aracına dönüştüren tehlikeli bir meslek midir?

Kitapta, zaman zaman üzücü zaman zaman dokunaklı zaman zaman şaşırtıcı daha çok da eğlenceli konulardan bahsediliyor. Bugün çoktan tarihe karışan dalkavukluk mesleğine dair dikkat çekici ayrıntıları, İstanbul’da vuku bulan veba salgınının günümüzdeki salgına ne kadar benzediğini, yaptıkları işten dolayı halk tarafından hiç sevilmeyen ve dışlanan cellatları, sırf tütün kullandıkları için idam edilen insanları, eski İstanbul’da kadınların nasıl zor şartlarda yaşadıklarını, Bulgaristan’da zuhur eden Tırnova cadılarını ele alıyor.

Dalkavukluk Mesleği

Dalkavukluk bugün artık sadece bir karakter meselesidir. Ancak Tanzimat’tan önce bir iş ve meslekti. Dalkavuklar, öteki esnaflar gibi kâhyalara, nizamnamelere ve narhlara sahip bir esnaf grubuydu. Sultan I. Mahmud devrine ait olup kime hitap ettiği anlaşılamayan bir mektupta şöyle yazmaktadır:

“Devletli, merhametli, inayetli efendim,

Biçare dalkavuk kullarınızın arzuhâlidir: Her yıl Ramazan ayı geldiğinde İstanbul’da iftarlara gideriz. Devlet adamlarının, ulemalarının sofralarında çeşit çeşit yemekler, şerbetler, tavukgöğüsleri, helvalar, kaymakpareler, aşureler, hoşaflar yer içeriz. Ancak içimizden bazı terbiyesizler, edeb adab sınırları dışına çıkarak saygısızlıklar eder, efendilerimizi gücendirirler. Bundan ise hepimiz kötü etkileniriz. Bu yüzden dalkavukluğun bir nizamnameye bağlanması gerekmektedir. Aksi takdirde hepimiz işsizlikten kırılacağız. Her şeyin bir nizam ve kanun dâhilinde yapılarak, içimizdeki terbiyesizlerin kovulmasını, herkes tarafından sevilen Şakir Ağa’nın hepimize kâhya olmasını niyaz ederiz.”

Bu mektubun devamında yazan şu ilginç satırlarda ise dalkavukluk mesleğinin sınırları çizilir:

“Dalkavuklar büyüklerin huzuruna girdikleri zaman el etek öperler. Tırabzanın yanındaki küçük mindere otururlar. Görevleri ise ev sahibinin mizacına uygun olarak konuşmak, meclisi neşelendirmek, üzücü ve çirkin laflardan kaçınmaktır. Ev sahibinin söylediği her şeyi olduğu gibi tasdik edeceklerdir. Verilen parayı gizlice alıp övgü vesilesi yapmayacaklardır.”

Aynı vesikada bazı dalkavuk hizmetlerinin ücretleri yazmaktadır. Şöyle ki:

Dalkavuğun burnuna vurmak (Tek bir vuruş):  20 para

Başına vurmak: 30 para

Çıplak başına tokat vurmak (Bir tokat): 45 para

Sakal boyamak: 60 para

Kafaya yumruk (Bir yumruk): 45 para

Yüzünü mürekkep ve kömürle boyamak: 37 para

Sapıyla beraber üzüm yedirmek: 40 para

Merdivenden aşağı atmak: 30 para (Sakatlanırsa doktor parasını latife sahibi verir.)

Görüldüğü gibi dalkavukluk, bir yardakçılıktan öte, bütün vücudu bir eğlence aracına dönüştüren, tehlikeli bir meslektir. Bugün dalkavuktan anladığımız şeyden çok farklıdır.

İstanbul’da Veba Salgını

Tarihimizde pek çok büyük veba salgını olmuştur. Ancak bunların en dehşetlisi 1812’de İstanbul’da yayılan veba salgınıdır. Hastalık şehir içinde öyle korkutucu bir hâl almıştı ki padişahın şehrin giriş çıkışını kontrol ettirmek için sur kapılarına diktiği memurlar bir günde her kapıdan 50-300 arası cenazenin çıktığını tespit etmiştir. Suriçi’nde gömülenler bu rakama dâhil değildir. Devrin gümrük emini, bir buçuk ay boyunca günlük 900 civarı ölüm tespit etmiş, bu rakam Ramazan ayında 1200’lere kadar çıkmıştır. Hastalığın en yaygın olduğu yerler, ayaktakımı diye tabir edilen tabakanın ve bekârların oturduğu Tahtakale, Galata ve Üsküdar’dı. Buralardaki bekâr odaları vebanın kaynağı gibiydi. Bu bekâr odaları aynı zamanda fısku fücur yuvaları olarak anıldığından padişah buraları yıktırdı. Yıkımları yapan memurlar tüyler ürpertici tablolara şahit oldular. Ölüler sokaklarda yıkanıp bir tahta üzerinde görülüyordu. Yıkılan odaların enkazında unutulmuş, kokmuş yüzlerce ölü ortaya çıktı, bunların arasında fahişeler ve onların bebekleri de vardı.

Salgın sırasında padişah II. Mahmud, Beşiktaş’taki saraydaydı. Bazen namazlara Ayasofya’ya gelirdi. Padişahlar kadınların cenazelerinde bulunmazken rica ile kadınların da bulunduğu cenaze namazlarına katıldı. Bir seferinde 38 kişinin cenazesi birden kılınmıştı. Bazılarının tavsiyesiyle Sultan II. Mahmud, yatsı namazlarından sonra minarelerden Ahkaf Suresini okuttu. Halk dehşete kapıldı. Ramazan bayramı dolayısıyla halkın yakınlaşması artınca durum daha korkutucu bir hâl aldı: Ölüm vakaları günlük üç bini buldu. Bazı ulemalar, Ahkaf Suresinde Âd kavminin helakinden bahsedildiği için okunmaması gerektiğini padişaha bildirince padişah sureyi minarelerde okutmayı bıraktırdığı gibi evlerde de okunmamasını emretti. Yine bu yıl, sokaklarda davulcu gezdirilmesi, kahvehanelerde oyun oynatılması, meddahların halkı toplayıp hikâye anlatması yasaklanmıştı.

Osmanlı Cellatları ve İdamlar

Her ülkenin tarihinde olduğu gibi Osmanlı’da da nice suçlu veya masum insan, cellat eliyle öldürülmüştür. Kimi bir ihanet veya cinayet yüzünden, kimi bir iftira veya yanlış anlaşılmanın kurbanı olarak ölmüştür. Bazısı bir kementle boğulmuş kimisi de işkencelerle öldürülmüştür.

Osmanlı’daki cellat teşkilatı, bostancıbaşı ağanın emrindeydi. Bostancıbaşı, sarayın en önemli muhafızlarındandı. Görevi; sarayın, padişahın ve İstanbul’un bütün sahillerinin emniyetini sağlamaktı.

Osmanlı Devleti’nde siyasiler, cellatlar tarafından yağlı kementle boğularak öldürülürdü. Devlet adamının idam hükmü, kendisine bostancıbaşı tarafından eteği öpülerek hürmetle tebliğ edilir, teselli edici şeyler konuşulurdu. Paşaların idam cezasına tepkileriyse farklı olurdu. Mesela Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, kendisine idam cezası tebliğ edildiği zaman, toprağa düşeyim diye halıları toplattırmış, sakalını kendisi kaldırarak ilmeği boynuna geçirmiş ve cellada “Sanatını iyi icra et.” demiştir. Hezarpare Ahmed Paşa ise cellada “Vay kâfir! Vah kahpe!” diye hakaretler savurmuş, ayak diretmiştir.

Suçlular, suçlarının mahiyetine göre farklı cezalarla öldürülürdü. Mesela sabıkalı hırsızlar, özellikle de gece hırsızları, şehrin belli bir yerinde, bazen de soymaya kalktığı evin veya dükkânın önünde asılırdı. Katiller işkenceyle öldürülürdü. Suçlu askerlerin ise başları kesilir, ayakları bağlanarak denize atılırlardı.

İşkenceli idamın üç korkunç yöntemi vardı: Çengel, kazık, çarmıh…

Çengel Eminönü’nde olurdu. Kalın kalaslarla yapılmış, burç gibi bir yapının içine uçları yukarı bakacak şekilde çengeller yerleştirilir, elleri ayakları bağlanan suçlu yukarıdan bu çengellere bırakılarak öldürülürdü. Bu ceza ekseriyetle korsanlara tatbik edilirdi.

Kazık cezası dehşet verici bir idam şekliydi. Şakiler ve korsanlar böyle öldürülürdü. Çırılçıplak soyulan suçlu, bilek kalınlığında ucu sivri bir kazığa oturtulurdu. Cesedi teşhir edilirdi. Çarmıh cezası ise daha çok eşkıya ve casuslar içindi. Suçlu çırılçıplak soyulur, kolları ve bacakları açılarak yüzüstü çarmıha gerilir, omuzlarına ve kalçalarına yağlı mumlar dikilerek şehirde dolaştırılırdı.

Bir de cellada gerek duyulmayan bir idam yolu vardı ki ona da recim denirdi. Yani taşa tutma. Bu ceza, İslâm’a göre bir Hristiyan’la cinsi münasebete girdiği kesinlikle anlaşılan kadınlara uygulanmalıdır. Ancak Osmanlı tarihinde bu ceza tek bir kadın için uygulanmıştır. O da Merzifonlu Mustafa Paşa’nın sadareti döneminde, Sultanahmet’teki Yılanlı Sütun’da gerçekleşmişti. Suçlu kadın kolları da içeride olmak üzere göğsüne kadar toprağa gömülür, halk tarafından taşa tutularak öldürülürdü.     

Tütün Yasakları

Tütünün ülkemize girişi 17. yüzyıl başlarına rastlar. Sultan I. Ahmed döneminde İngiliz gemicileri tarafından getirilen tütün, zamanla ayaktakımından uluma sınıfına ve devlet ricaline kadar herkes tarafından kullanılmıştır. Ancak bugünkü sigara kâğıtları çok sonraları, 19. yüzyılda çıkmış olup, o zamana kadar lüle denen zarif bir alet ile veya bazen de çubuk ile içilmiştir.

Tarihçi Naima, tütünün yurda giriş yılını 1606 olarak verir:

“Helal mi haram mı olduğu tartışılan duhan (Sigara/tütün) Frengistan’dan çıkıp 1015 yılında (1606) İslâm ülkesine girmiştir. Sonra gittikçe yayıldı ve memleketin ileri gelenleri ona müptela oldu.”

O devri yaşayan başka bir ünlü tarihçi olan Peçevi ise tütünün giriş yılı olarak 1600 yılını söyler:

“1009 senesinde (1600) kâfir İngilizler geldi ve bu duhanı bazı hastalıklara şifa diye sattılar. Sonra keyif ehli insanlar, keyif veriyor diye buna müptela oldu. Giderek keyif ehli olmayanlar dahi tutuldular. Hatta alimler ve devlet adamları dahi kullanır oldu. Öyle bir raddeye vardı ki, bunun dumanında kahvehaneler duman içinde kalıp göz gözü görmez olmaya başladı. Çarşı pazarlarda dahi ellerinde lüle ile dolaşırlardı. İnsanların yüzüne gözüne püfleye püfleye sokaklar dahi koktu. Kokusu insanın üstünü başını pis kokuttuğu gibi,  evin halısını döşemesini de yakıyor, külü ile de etrafı kirletiyordu. Bu kadar zararı varken hangi faydası vardır acaba, diye sorulunca bir nevi eğlencedir ve bundan gayri bir faydası yoktur denmektedir. Bu duhan İstanbul’da kaç kere yangına sebep olmuş, yüz binlerce insanı yakmıştır. Ancak forsa gemilerinde forsalar, uyanık kalmak için bunu içerler ki bu kadarcık bir fayda için bunca zararı çekmek akıl kârı değildir.”

Tütüne ilk sert yasakları koyan tütün kullananları idam ettiren Sultan IV. Murad’dır. Tantanalı bir dönemde 14 yaşındayken tahta çıkan bu padişah, 18 yaşında bütün ipleri eline aldıktan sonra ülkeyi istibdatla yönetmeye başlamıştır. 1633 yılında Cibali’de bir gemici gemiyi kalafat ederken yangın çıkmış, çıkan yangın rüzgârla yayılarak İstanbul’un dörtte birini yakıp kül etmiştir. Bu yangından sonra kahvehanelerde Sultan Murad aleyhinde “Uğursuz” diye dedikodular çıkınca padişah kahvehaneleri kapattırmış, bununla da yetinmeyerek bütün Türkiye’deki kahvehaneleri yıktırıp yerlerine debbağ veya nalbant odaları yaptırmaya başlamıştır. Daha sonra dellalları gezdirerek, tütün tüketenleri idam ettireceğini ilan ettirmiştir. İlk zamanlarda halk bu yasağa kulak asmadıysa da idamlar gerçekleştirilmeye başlanınca halk korkmuştur. Öyle ki zamanla İstanbul’da her sabah 40-50 civarı ceset teşhir edilmeye başlandı. Neden idam edildiklerini göstermek için de ağızlarına lüle konuyordu.

Padişah tütün içenleri yakalatmak için bir hafiye teşkilatı kurdu. Bunlar tebdil-i kıyafet piknik alanlarını, ayş u işret yapılan yerleri gezip gizlice tütün içenleri yakalıyordu. Bazıları ise geceleri evlerin çatılarına çıkıp bacaları kokluyordu. Çünkü tütün ağır bir koku bıraktığından, gizlice içecek olanlar, bir baskında evdeki koku yüzünden yakalanmamak için tütünü ocağın başında içiyor, dumanı bacaya veriyorlardı.

İdamların her geçen gün artmasına rağmen iyi tiryakiler üç beş nefes için ölmek pahasına bu keyiften feragat edemiyordu. Padişahın Bağdat Seferi ordusunda bile gizlice tütün içenler bulunup idam edilmiştir. Sultan Murad ordu konakladığı sıralarda tebdil-i kıyafet dolaşır, yakaladıklarını ordugâhta herkesin önünde idam ettirirdi. Ordu Üçpınar menzilindeyken bizzat padişahın yakaladığı 11 kişi idam edilmiştir. Keza Reha bölgesinde 14 kişi, Halep’te 20 kişi tütün içtikleri için idam edilmiştir.

Keyif verici maddeleri yasaklayan Sultan Murad’ın kendisi ise gece gündüz içki içen bir ayyaştı. Zaten ölümü de içki sebebiyle duçar olduğu siroz hastalığındandır. Bağdat Seferi’nden döner dönmez vefat etmiştir. Vefat haberi duyulur duyulmaz kahvehaneler açılmış, tütün tiryakileri çubukları tellendirmeye başlamıştır. Tahta Sultan IV. Mehmed geçse de halk yine de korkmaya devam etmiştir. Fakat bir gün tütün içtiği için yakalanan bir adamın cezası idamdan falakaya tebdil edilince halk da rahatlamaya başlamıştır.

O dönemde ülkemizde tütün üretilmediği için tütünü Hollandalılar ve İngilizler çok pahalıya satardı. Yahudi tütüncüler ise ucuzdan satabilmek için tütüne armut kurusu, çınar ve incir yaprağı katıyor, güzel koksun diye de bal ve pekmezle ıslatıyorlardı. Böylece kârları artardı. Tütün çok yeni olduğu için tütüncülerden oluşan bir esnaf loncası uzun yıllar kurulamamış ve tütüncü esnafı başıboş kalmıştır. Bunların ekseriyeti de Yahudi’dir. Tütüncüler loncası 1725’te kurulabilmiştir. 

Abaza Mehmed Paşa  

Aslen kölelikten gelen bu ünlü adamın çok maceralı bir hayat hikâyesi vardır. Bu Abaza genç, Sultan I. Ahmed döneminde Anadolu’da cereyan eden Celali isyancılarından Canbuladoğlu Ali Bey’in kölesiydi. Sadrazam Kuyucu Murad Paşa, Celalileri Oruç Ovası mevkiinde bozguna uğratmış, cesetlerini tek tek gömmek zor olduğu için açtırdığı kuyulara attırmıştı. Sonradan gelen esirlerinde bu kuyuların önünde boynu vuruluyordu. O dönem daha 15-16 yaşında gencecik bir delikanlı olan Abaza Mehmed de boynu vurulmak üzere dikilmişken, Yeniçeri Ağası Halil Ağa ona acımış ve himayesine almıştı. Abaza Mehmed böylece devlet hizmetine girdi.

Yıllar sonra Halil Ağa sadrazam olunca Abaza da vali oldu. Mehmed, o Oruç Ovası’ndaki kuyuları hiçbir zaman unutamadı. Bu yüzden o gün kendisini öldürmek için bekleyen yeniçerilere karşı hep bir kin besledi. Erzurum’da valiyken Sultan Genç Osman, yeniçeriler eliyle tahttan indirilip boğdurulunca Abaza Mehmed Paşa bunu fırsat bildi ve yeniçerilere karşı savaş açtı. Erzurum’dan başlayarak Sivas’a kadar hepsini öldürttü. Yeniçeriler bu civarlarda rahatça dolaşamaz olmuştu. Yeniçeriler, kısa diz çakşırı giydikleri için baldırları çıplak olurdu, bu yüzden de baldırları bacaklarından daha esmerdi. Paşa, yeniçerileri yakalatmak için durdurttuğu adamların baldırlarına bakıp esmer olanları da öldürtüyordu. Böyle bir sürü masum insan da yeniçeri olmadığı hâlde öldürüldü.

Abaza Mehmed Paşa, Sultan IV. Murad döneminde af diledi ve bu işleri bıraktı. Padişahın nedimi oldu. Lakin burada da padişahın gözdesi olan Silahtar Mustafa Paşa ile anlaşamadı. Zira Mustafa Paşa’nın babası geçmişte onun gadrine uğramıştı. Mustafa Paşa zamanla Abaza Mehmed Paşa’yı padişahın gözünden düşürttü. Bir gün Abaza Mehmed Paşa, Çinili Köşk’te hapsedildi ve hakkında idam fermanı çıkarıldı. İdamına yollanan cellat Kara Ali’ye, oradan bir insan “İşte Abaza Mehmed şudur” diye, namaz kılan bir adamı gösterdi. Kara Ali kemendi direkt onun boynuna atarak adamı boğup öldürdü. Abaza Mehmed Paşa’nın sanılan bu cenaze, kadere bakın ki Kuyucu Murad Paşa’nın yanına defnedildi.

Aradan seneler geçti, IV. Murad’ın yerine Sultan İbrahim geldi. O yıllarda İran hududundan biri gelip kendisini Abaza Mehmed Paşa olarak tanıttı. Erzurum’daki saraya gelip yerleşti. Arkadaşları onu tanıdılar. Hikâyesini şöyle anlattı:

IV. Murad, Silahtar Mustafa Paşa’nın lafları yüzünden Abaza Mehmed’i öldürtmeyi kararlaştırmış, ancak daha sonra pişman olmuştu. Bu yüzden başka bir idam mahkûmunu onun yerine idam ettirip onun kaçmasına izin verdi. Abaza oradan çıkınca Gelibolu’ya gitmiş, buradan da gemiyle Cezayir’e ulaşmıştı. Yedi sene boyunca Akdeniz’e korsanlık yapmış, bir gün Danimarkalıların eline esir düşünce Portekiz gemicilerine satılmıştı. Portekizliler bu adamın Şark lisanlarını bilmesinden yararlanmak için onu Hindistan’a yollamıştı. Fakat gemi Çin sularında batınca Mehmed Paşa güç bela kurtularak kendini bir kıyıya atmıştı. Buranın halkı da Müslümanmış. Mehmed Paşa bir Osmanlılı olduğunu söyleyince tazim ve hürmet gördü. Buradan Çin, Türkistan, Horasan ve Buhara gibi yerlerden geçerek İran’a gelmiş, oradan da Erzurum’a ulaşmıştı.

Abaza Mehmed Paşa diye birinin Erzurum’a geldiği Sultan İbrahim’e bildirilince zaten akli dengesi bozuk olan padişah yıllar önce ölen bu adamın nasıl olup da döndüğünü düşünmüş, eğer o geliyorsa ondan önceki padişahın da dirilip gelebileceğinden şüphe etmeye başlamıştı. Yıllar önce idamı gerçekleştiren adamlar çağırıldı ve sorgulandı. Bir hata olmuştu. Padişah Erzurum valisine bir idam fermanı daha yolladı. Vali, Abaza Mehmed Paşa’yı sarayına davet etti ve onu hançerle öldürttü. Ve paşanın kesik başı İstanbul’a yollandı.

Tırnova’nın Cadıları

Cadı, gulyabani, hortlak gibi şeylere inananlar dünyanın her yerinde zaman mevcuttur. Merhum Hüseyin Rahmi Gürpınar, bu mevzuları mizah edebiyatımızda işletmişti. Günümüzde de gazeteler cinli perili hikâyelerden bahsederler. Tarihimizde bu tip batıl itikatlara çokça rastlanır. Bulgaristan’ın Türk idaresinde olduğu dönemlerde Tırnova kadısı Ahmed Şüfrü Efendi’nin hükümete yazdığı yazı da buna ilginç bir örnektir. 1833 yılında yazılmış olan bu resmi yazıda günümüz diliyle şunlar yazmaktadır:

“Tırnova şehrinde cadılar çıktı. Hava karardıktan sonra evlere musallat oluyorlar. Un, bal, yağ gibi gıdaları birbirine karıştırır dururlar. Yastık, yorgan gibi eşyaları açıp parçalıyorlar. İnsanların üstüne tas, çanak atıyorlar. Ancak kimse bir şey görmüyor. Kendisine saldırılan birkaç erkek ve kadını çağırdık sorduk. Üstümüze bir manda çullandı sandık, dediler. Bunlar yüzünden iki mahalle, evlerini bırakıp kaçtılar.

Cadıcılıkla tanınmış Nikola adında bir adamı bulup getirdik. 800 kuruşa anlaştık. Bunun elinde resimli bir tahta varmış. Mezarlığın başında durur, tahtayı çevirir, resim hangi mezara bakarsa habis ruh o mezarda olurmuş. Çevirdi. Resim, sağken zorba yeniçerilerden olan Tetikoğlu Ali Alemdar ve Apti Alemdar isimli iki haydutun mezarına baktı.

Mezarları açtık. Cesetleri yarı yarıya büyümüştü. Tırnakları kılları uzamıştı. Çok korkunç görünüyorlardı. Bütün kalabalık buna şahit oldu. Bu iki zorba, hayatlarında her türlü günahı işlemiş, namusa ve mala tecavüz etmiş, cinayet işlemiş adamlardı. Yeniçeri Ocağı kaldırılınca, yaş haddinden olsa gerek idam edilmemişler. Sağlıklarında yaptıkları bunca melanet yetmiyormuş gibi ölüleri dahi halkı rahat vermiyordu. Nikola’ya göre bu tür habis ruhların göbeklerine birer kazık çakıp yüreklerini haşlamak gerekmiş. Yaptık. Ama işe yaramadı. Nikola ‘Bu cesetleri yakmalı!’ dedi. Dinen de bir sakınca olmadığından cesetleri yaktık. Allah’a şükür kasabamız cadıların fenalığından böylece kurtuldu.”

Esnaflara Verilen Cezalar

Karaborsacılık yapan veya mesleki terbiyeye mugayir davranan esnaflar eskiden çok sıkı takip edilir ve şiddetle cezalandırılırdı. Mesela 1829’da Mısır Çarşısı’nda kahvecilik yapan Hacı Ali’nin halis Yemen kahvesine adi kahve karıştırdığı öğrenilince dükkânı kapatıldı ve Çanakkale’ye sürüldü. Aynı şekilde, yine 1829’da bir çift pabucu, belirlenen fiyattan 60 para fazla satan Kavaf Selim de Bozcaada’ya sürgün edilmiştir.

İstanbul’da esnafın teftişini bizzat sadrazam ve kadı yapardı. Taşralarda da bu iş kadı ve valilere düşerdi. Kadılar aynı zamanda belediye başkanıydı. Teftişi kalabalık bir ekiple çıkarlar, hile yapan bozuk teraziyle tartan esnafı hemen orada cezalandırırlardı. Dükkânları kapatılır, bozuk eşyaları müsadere edilir, karaborsacılık yapanlar ise servetine bakılmadan hemen orada falakaya yatırılırdı.

II. Mahmud döneminde belediye teşkilatı kuruldu. Hüseyin Bey, ünlü İhtisap Ağalarından biriydi. Karaborsacı ve hileci esnafın korkulu rüyasıymış. Esnaf onun adından ve gölgesinden bile korkarmış. Onun geleceği duyulur duyulmaz, hileli eşyalar ve bozuk mallar saklanır, dükkânların önü süpürülürmüş. Verdiği cezaları bir kanuna kaideye göre değil, kendi kafasından belirlermiş. Mesela, bir gün Eyüp’te bir eşeğe yüklü iki küfe ekmek görünce durdurmuş. Ekmekleri tartmış. Birkaç ekmek eksik çıkınca küfeleri ekmekçinin sırtına yükletmiş, eşeğin önüne de bir okka saman koydurtmuş. Eşek o samanı yiyip bitirinceye dek ekmekçiyi sırtında küfelerle bekletmiş…

Hüseyin Ağa, İhtisap Ağalığı dairesine girince yardımcıları ellerindeki defterlerden yirmi dört saatlik raporu ona okurmuş. Mesela, kâtip “Tavukpazarı’nda bir adam meyhaneden içeri girerken yakalanmış…” deyince Hüseyin Ağa “On beş gün!” diye bağırırmış.

“Kumkapı’da Palabıyık Serkiz, Raconcu Mıgır ile kâğıt oynarken çıkan kavga yüzünden Mıgır’ın evvelki akşam fenersiz balığa çıktığını söyledi.”

“Bir ay!”

“Firuzağa’dan Kırık Salih’in kahve dükkânında İskete Hakkı ruhsatsız karpuz satarken yakalanmış…”

“On gün!” dermiş.

Bu on gün, yirmi gün ceza kestiği esnaf, Bahariye’deki iplikhaneye işçi olarak gönderilirmiş. Burası Tersane-i Amire halatlarının yapıldığı bir imalathaneydi. Kendi işçileri olsa da ceza yiyen esnaf buraya gönderilir, cezası süresince çalıştırılırdı.

Her millette olduğu gibi bizim milletimizin tarihi de sayısız garip vaka ile doludur. Bunlar bizi güldürebilecek, şaşırtabilecek, üzebilecek, hatta kızdırabilecek olaylardır. Bu vakaları bir eğlence vasıtası olarak görüp okuyup geçmektense ders çıkarmak bizim için daha faydalı olacaktır. Öte yandan bu kitap, tarihi, “Hoşumuza giden” ve “Hoşumuza gitmeyen” olarak ikiye bölmememizi öğütler. Zira gurur duyacağımız vakalarla birlikte, üzüleceğimiz, belki utanç duyabileceğimiz vakalara da yer verilmekte.

Reşad Ekrem Koçu’nun kitaplarının tarihi sevdirmesini altında yatan sebep de bu olsa gerek. Zira yazar, tarihi sevmemiz veya nefret etmemiz gereken olgu ve şahıslar üzerinden anlatmayı tercih etmiyor. Onu, kendi başına bir gerçeklik olarak karşımıza çıkarıyor. Tarih ilmine en sağlıklı bakış açısı da bu olsa gerektir.

Yayın Tarihi: 31 Aralık 2020 Perşembe 12:35
banner25
YORUM EKLE

banner26