banner17

Coğrafyanın kaderini değiştiren güç: Kitap ve kütüphane

Kitaplar sayesinde bilgi ve hikmet denilen ortak birikim bir köşeden diğer köşeye, bir coğrafyadan diğer coğrafyaya taşınıyor. Kitaba sahip olan, güce ve güzelliğe de sahip oluyor. Ahmet Serin yazdı.

Coğrafyanın kaderini değiştiren güç: Kitap ve kütüphane

Tarih boyunca insan soyunun zihnine kazınmış birçok yıkım sahnesi vardır. Bu sahneler, naif belleklerde her zaman kanayan bir yara olarak yer bulur kendine. Bazen tekrar tekrar kanamaya başlar bu yaralar. En çok da medeniyeti yıkan yaralar acı verir insanlara.

İnsanın ölümüne alışıyor insanoğlu da medeniyetin ölümüne, onun vahşice öldürülmesine bir türlü alışamıyor.

Kurtuba’yı ele geçirdikten sonra kan ve mürekkep akıttıkları Vadi el Kebir nehri dolayısıyla İspanyolları, yine kan ve mürekkep akıttıkları Dicle nehri dolayısıyla Moğolları unutmuyor belleğimiz. Sadece bu yaptıkları dolayısıyla bile tarih, bu iki kavmi zalimler sayfasına yazıyor haklı olarak.

Tarih, insanlara değil ama kitaplara yaptıkları bu zulüm yüzünden yargılayıp ebedi barbarlığa mahkûm ediyor bu iki kavmi.

İnşa edenler ve tahrip edenler

Ama dünya biraz da böyle bir yer: Bir tarafta medeniyet kuranlar, güzelliği inşa ve ihya edenler; diğer tarafta ise bozup yıkanlar, insanı ve medeniyeti acımasızca öldürenler var.

Kitap ve insan ne kadar acımasızca bir kıyıma maruz kalsa da bir şekilde ayağa kalkmaya devam ediyor yine de. Bunu bir toplum yapamasa bile diğer bir toplum yapıyor. Kitaplar sayesinde bilgi ve hikmet denilen ortak birikim bir köşeden diğer köşeye, bir coğrafyadan diğer coğrafyaya taşınıyor tehlike anlarında. Kısacası, kitaplar olmazsa olmuyor. Kitaba sahip olan, güce ve güzelliğe de sahip oluyor.

Günümüzde de aynı şey geçerli: Kitaba değer veren, kitaplara ev sahipliği yapan milletler, yıkılsalar bile bir şekilde ayağa kalkıyor, medeniyet sahnesinde yerini alıyor. Kitaptan ayrılanlar, tarihin yaldızlı sayfalarından da ayrılıyor.

Kitaptan uzak düşmek, medeniyetten uzak düşmektir

Osmanlı düne kadar böyleydi. Düşünce ve bilgi üretiyordu. Düşünce ve bilgi ürettiği her şehre, her mabede kütüphane kurduğu sürece sahnenin önünde olan bir aktördü. Ne zaman ki kitaptan uzak düştü, böylelikle sahnenin de arkasına düştü. Düşünün ki şu anda biz, mirasçısı olduğumuz Osmanlı’nın bırakın kitaplarına sahip çıkmayı, o kitapların envanterini bile çıkarabilmiş değiliz.

Son zamanlarda, en azından böyle bir envanter çalışmasına girişildiğini duyup sevindiğimizi itiraf edelim.

“Karanlık hep vardır, çabalayan ışıktır.” sözünün kılavuzluğunda karanlıklara kitap adlı bir ışık tutan Büyüyenay Yayınları, 250. kitabı olarak muazzam bir eser yayımlamış. Tahir Harîmî Balcıoğlu’nun telif eseri olan bu muazzam kitabın adı Medeniyet Tarihinde Kütüphaneler.

Kitabı alıp okuyacaklara, yayınevinin sahipliğini de yapan Mustafa Kirenci’nin yazdığı “Takdim”i mutlaka okumalarını öneririm. Bu yazıda biz, Kirenci’nin kaleminden, bir kitabın yayın dünyasına kazandırılmasının ne kadar yaman ne kadar zor bir şey olduğunun hikâyesini de okuruz aslında.

Geç keşfedilen bir yazar

Bugüne kadar ilim irfan dünyasında adını duymadığımız Tahir Harîmî Balcıoğlu’nun adını duymamanın kusurunu kendi hanemize yazıp yazarın Molla Fenarî gibi bir ilim ehlinin soyundan geldiğini not düşmekle yetinelim sadece.

Kirenci’nin ifadesinden, aslının 555 sayfa olduğunu öğrendiğimiz mezkûr kitap dipnotlar, Tahir Harîmî Balcıoğlu’nun diğer bazı telif yazılarının kitaba dahil edilmesi ve dizinle birlikte toplam 714 sayfalık bir hacme ulaşmış.

Mabetler ve ilim meclisleri

Balcıoğlu kitabında, doğrudan doğruya kütüphaneleri anlatmaya başlamıyor. Olayı insanlık tarihinin ulaşılabilir başlangıcından alarak önce insanlıktan bahsediyor, sonraysa insan soyunun oluşturduğu medeniyet havzalarından… Medeniyet havzalarından bahsederken de merkeze aldığı iki kurumu öne çıkarır yazar: Mabetler ve ilim meclisleri…  

Şunu belki not düşmek gerek: Bahsedilen mabetler, sadece ibadet merkezleri değildir. Onlar aynı zamanda bir ilim merkezidir. Şu satırlar, ilgilisinin merakını kamçılayacak, mabetleri gereksiz görenlerin bu düşüncesini gözden geçirmeye zorlayacaktır belki: “(…) Yalnız Mısır, Keldan mabedlerinde değil Yunan ve Çin mabedlerinin de büyük kısmı aynı cihete müteveccihtir. Zamanın rasathanelerini, kütüphanelerini, hastahanelerini ve içtimai hayatın gerektirdiği en muğlak unsurları mabedler taşıyordu. İlim her şeyden evvel rahiplerin metaı idi. Mabedde uzun bir zahidane hayat geçiren rahiplerle beraber ruhen cevval olan ve muhite intibakta daha kudretli bulunan genç öğrencilerin hayata, tabiata karşı hür düşünce sahibi olmaları, mabedin mevkiini daha kuvvetlendirmiş ve yükseltmiştir. Okuyup yazmanın mabed sakinlerine münhasır gibi olması, halk kütlesini, daha kuvvetli rabıtalarla mabedin nüfuzu altına davet etmiştir.”

Coğrafyalar değişse de kader değişmiyor

Yazarın o dönemler için söz ettiği bu durumun, sadece söz konusu coğrafyada ve söz konusu zamanda değil, başka coğrafyalarda ve başka zamanlarda da geçerli olduğunu kitabın sayfalarını çevirdikçe anlıyoruz. “(…) Âri lisanlardan ayrılan Sanskrit lisanıyla mukaddes metinleri yalnız Brahmanlar yazıp okuyabilirdi. Bu imtiyaz ancak Brahmanlara mahsustu.” cümleleri, konuya dair yeterince fikir verecektir.

Kitabın ilerleyen sayfalarında Balcıoğlu, diğer bir önemli konuya, dil konusuna geçer. Dil konusunu da Balcıoğlu, diğerlerinde olduğu gibi, detaylı bir şekilde anlatır. Dilin ardından yazar, dilin kağıttaki karşılığına, yani yazıya geçerek yazıları anlatır uzun süre.

Kitabın bu bölümünü okurken yazı-medeniyet arasında kuvvetli bir bağ olduğunu, yazısı olmayan toplumların medeniyet inşa etmelerinin mümkün olmayacağını fark ederiz.

Yazar, milletlerin yazısıyla ilgili ansiklopedik bilgi vermekle yetinmez, kullanılan bu yazıların özelliklerini de mümkün olduğunca anlatıp harf örneklerini de verir yazı bölümünde.

Bir kişinin çabalarıyla değişir her şey

Yazı hakkındaki bu detaylı bilgiden sonra yazar, konuyu bu sürecin doğal sonucu olan kitaba ve kütüphanelere getirir. Yazar, yine ilginç ayrıntılar verir kütüphaneler hakkında. Bu ayrıntıların izinde dolaşırken şunu görürüz: Tarihe medeniyeti hediye eden kişiler, bilgi ve hikmet sahibi devlet adamlarıdır genellikle. Onların attığı bir tohum, kurdukları bir zihniyet dallanıp budaklanıyor ve ortaya, etrafını da aydınlatan, medeniyet adı verilen bir deniz feneri çıkıyor sonra.

Yazar kadim Yunan, kadim Mısır, kadim Çin, kadim İran vb. medeniyetleri ve bu medeniyetlerin inşacısı olan kütüphanelerden söz ettikten sonra, konuyu İslam medeniyetinin kütüphanelerine getirir ve bu fasılda bizim medeniyetimizin ürünlerini anlatır uzun uzun.

Kitaplar, ilimlerin taşıyıcısı

Ama tahmin edebileceğiniz gibi, sadece kitaplar anlatılmaz bu bölümde de. Bu kitaplarda anlatılanlar da, yani ilimler de yazarın gündemindedir. Yazarın metodolojik zihni, burada da devreye girer ve ilimlerde usul konusundan başlayıp beşerî ilim-dini ilim konusu başta olmak üzere, ilim çeşitleri hakkında bilgi verir bizlere.

Sonra yazar, kütüphaneler hakkında bilgi verir tatlı tatlı. Bu bilgi verme, önce kamuya ait kütüphanelerle başlar, sonra da şahıslara ait kütüphanelerle devam eder.

Diğer anlatılanlara ek olarak tasavvuf, aşk, esatirler; kutsal bilinen yerler ve yine kutsal bilinen cisimler hakkında bilgilerin de verildiği bu eser, kitap ve kütüphane hakkında akla gelebilecek her soruya cevap vermek için yazılmış, dense yeridir.

Ahmet Serin

Güncelleme Tarihi: 01 Ekim 2018, 10:19
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20