Çocuklarını sürgün eden 28 Şubat!

Başörtüsü yasağıyla dünyaya dağılan kızların hikâyelerini anlatan 28 Şubat Sürgünleri Ekin yayınlarından çıktı. Gülşen Demirkol Özer'le kitabını konuştuk.

Çocuklarını sürgün eden 28 Şubat!

Söyleşi kitaplarını seviyorum. Bir insanın hayatına girip, farklı konulardaki deneyimlerini ve yorumlarını detaylı bir şekilde öğrenebiliyorsunuz. Üstelik sizin adınıza, muhtemelen sizin aklınızdan geçen şeyleri soran birinin çizdiği bir rotayı izleyerek anlatıyor. Böylece ortaya son derece oylumlu, derin ve çok yönlü bir sözlü tarih çalışması çıkıyor. Yazarlık açısından sorarsanız, eğer söyleşi yaptığınız kişi gerçekten hayatıyla, deneyimleriyle ilgilendiğiniz biriyse son derece zevkli bir iş. Sanırım iyi bir sonuç alabilmek için söyleşi yapanla söyleşi yapılan kişinin öncelikle hayatla ilgili ortak dertleri olması gerekiyor. İşte böyle bir kitap 28 Şubat Sürgünleri: Başörtüsü yasaklarının belli dönemlerine ve bu dönem sonrasında gündeme gelen yurtdışı tercihinin çeşitli boyutlarına ışık tutuyor. Başörtüsü yasağı yüzünden dünyanın dört bir yanına dağılan genç kızların hikâyelerini anlatan 28 Şubat Sürgünleri Ekin yayınlarından çıktı. Gülşen Demirkol Özer"le kitabını konuştuk. 

 

Önce kitabınızın amacından başlayalım: 28 Şubat Sürgünleri kitabını oluştururken/yazarken neyi amaçladınız?

28 Şubat'ın üzerinden tam 12 yıl geçti. Bu 12 yıl 28 Şubat'ın ezdiği insanlar için, halen yakıcı bir biçimde an be an sürüyor. 1997'de İstanbul Üniversitesi'ne öğrenciydim. İşin doğrusu kitap yazarım gibi bir tasavvurum yoktu. Yazmaya ilgim vardı ancak hayatımda altını çizebileceğim bir ilgi diyemem. Yazarların klişe tabirleriyle "içimde yazma isteği taştı, duygularımı kâğıda dökmek zaruri" oldu gibi bir sebebim de olmadı yazarken. İkna Odaları da 28 Şubat Sürgünleri de aslında yaşanan koşulların pratik bir ürünü olarak ortaya çıktı. Bu ürünlerin altında yatan en yalın amaç ibadi bir kaygı olarak özetlenebilir. Bir darbe görmüştük ve yaşamlarımız olağandışı bir biçimde çizgisinden taşmıştı. Bu süreçte de anladım ki gelecekten birileri bu dönemi "bilmek" istediklerinde yalnızca egemenlerin, resmi tarih yazıcılarının anlattıklarına ulaşabileceklerdi. Resmi tarih ise asla gerçeği yazmayacak ve bizi yok sayacaktı. Nitekim İkna Odaları'nın henüz yeni basıldığı aşamada ikna odasının boş mimarlarından Nur Serter   televizyonda çıktığı bir programda aslında ikna odası diye bireyin olmadığını sadece kayda gelen öğrencilerle çay eşliğinde sohbet ettiklerini söyledi. Bu dayanılmaz bir durumdu. O ekran karşısında yüzlerce kadın ikna odalarından geçmiş şimdi ise iknacılarının böyle bir şey olmadığını iddia etmesini dinliyorlardı. İşte tam da bu durumu izole edilebilecek bir çalışma amaçlamıştım. O programı izlerken de doğru bir çalışma yapmış olduğumu anladım. Bu çalışma özellikle konunun detaylarını incelemek isteyenler için  de bir veri niteliği taşısın istedim. Amacım sadece "tarihe kayıt" düşelim kaygısı değil. Bu kayıtlardan yola çıkarak tekrardan her alanda üretim yapılsın ve darbeciler karşısında dimdik durularak bir kez daha onlara geçit verilmesi engellensin.

 

 

Kitabın Psikolojik Bir İşkence Metodu Olarak İkna Odaları isimli eserin devamı olarak algılanması mümkün mü?

Başörtüsü yasağından kaynaklanan acıların pek çok boyutu vardır. Sosyolojik, siyasal, psikolojik tüm yönleriyle ele almak mümkün bu konuyu çünkü baskılara karşı verilen reaksiyonlar yekpare olmadı. Her kişi tercihini o güne dek oluşturduğu hayata bakışı eşliğinde kullandı. Kimi başörtüsünün yerine başka şeyler koydu, kimi onu muhafaza etmede muhafazakar davrandı. Hepsi bizim parçamız. Bu parçalardan birisi de yurt dışına okullarını bitirmeye gidenlerdir. Bu nedenle "28 Şubat Sürgünleri"ni  İkna Odaları"nın devamı gibi algılamak mümkün. Ancak farklı farklı finallerin de olduğunu belirterek bu okumayı yapabiliriz. Burada kişisel olarak şu soruyu ekleyip altını çizmek isterim. Neden başka boyutlar değil de bu kare seçildi? Bu sorunun cevabı yasak karşısında kişisel olarak gösterdiğim tepki ile alakalı. 28 Şubat'ta öğrenciydim ve dönemin tüm "meydan" tecrübelerini yaşamıştım(polis jopları, kovalanmalar, spreyler vs.). Tüm bu karmaşada yasağın son başörtülü mezunları arasında yer aldım ve akabinde öğretmenlik atamam yapıldı. Ancak kısa bir süre içinde de meslekten men edildim. Nihayetinde bu kavgadan hep inatla "beni böyle kabul edin" diyerek çıktım. İşte bu nedenle aynı duruş için farklı bir yol arayan muhacir kızlarla empatik bir durum söz konusuydu. Gidiyorlardı fakat dönmek istiyorlardı, gidiyorlardı fakat değerlerini muhafaza ediyorlardı. 28 Şubat Sürgünleri; İkna Odaları"nın devamı ancak devam  senaryolarının arasından özellikle dikkatimi çekeniydi diyebilirim.

 

Çalışmanızı  sözlü tarih yöntemi olarak söyleşi biçiminde hazırlanmaya nasıl karar verdiniz?

Objektiflik çok yalan bir kavram. Ben susayım tarafsız olayım, tanıklar konuşsun gibi bir derdim hiç olmadı. Ben bu durumun zaten bir tarafıydım. Hepsinin söylediğini ortalama bu işten canı yanan herkes gözlemleri aracılığı ile söyleyebilir. Peki öyleyse neden bu zahmet? Kanıtlandırma kaygısı mı?  Açıkçası hayır. İstatiksel malzeme, görsel, işitsel veri benim için temel veri değildir. Bir kişi ile bin kişi mağduriyeti arasında etik olarak fark yok. Kendime de ifadelendirmediğim iki sebebim vardı. Onların bir kitabı olsun istedim, adlarının hikâyelerinin yazıldığı. İkincisi ise tekrardan dinlemek istedim. Bunlar dışında teknik sebepleri yok sayamam. Okuma akıcılığı, farklı bir hikaye yakalama beklentisi  ayrıca sosyometrik yöntem de –benim için çok önem taşımasa da- görmezden gelmek de kolay değildi.

 

Kaç öğrenciyle iletişime geçtiniz, söyleşi yaptığınız bütün isimler kitapta yer aldı mı?

Kitapta gerçek ismi yer almayan iki kişi var. İşin doğrusu beni oldukça şaşırtan iki kişidir bunlar. Farklı ülkelerde okuyan iki kardeş.  Kitapta kardeş olduklarını hiç belirtmediğim ve ad-soyad benzerliği de olmayan kişiler. Kitapta kardeş olduklarını belirttiğimiz başka kişiler de var. İsimi değişenlerin kim olduklarının çıkarımına kapı aralamamak için belirtiyorum bunu. Bu iki kişi dışında tüm kişiler gerçek isimleriyle kitapta yer aldı.

 

20 ülkeden 38 kişiyle yaptığım görüşmelerin kitapta yer aldı. Derneklerden iki kişiyi de dahil edersek  toplam 40 röportaj var. Fas'ta okuyan bir öğrenciyle yaptığım röportaj, kişinin özel nedenlerinden dolayı yayınlanmadı. İsteyip de ulaşamadığım iki ülke var: Endonezya ve Yeni Zelanda. Buralara gidenler oldu, biliyorum fakat; iletişim kuramadım.

 

Şunu merak ediyorum, zorlandınız mı hiç muhataplarınızı konuşturmada?

Röportaj dışta bakıldığında az enerji sarf edildiği düşünülen bir iş. Ben de öyle olacağını ümit ediyordum. Doğrusu İkna Odaları'nda hayli yorulmuştum. Ortaya çıkan ürünün yorucu olduğundan değil benim şartlarımın sıkıntılı olmasından. Nitekim İkna Odaları'na başlamam ve bitirmem arasında 3 yıl geçmişti ama üç yıl sıkı çalışma yaptığımdan değil. Kitap için görüşmelere başlamamdan kısa bir süre sonra bir bebek beklediğimi öğrenmiştim bu nedenle dünyaya tamamen kapandığım dönemler oldu. Ancak dostlarımın da desteğiyle o dosya tekrar tekrar açıldı ve bir çocuk ve kitap birlikte büyüdü. İkna Odaları"nda röportaj yapmakla birlikte bunların etrafında kategoriler ve tahliller yapmaya çalıştım. Bu zor bir yoldu. Bir metni aynı tahlillerle monte edebilmek, konuşmaların bir kısmını hiç almamak vs.. Hele henüz yasağın acısı da içimde çok tazeyken anlatılanları elemek çok zordu. Her kelimeyi, her şeyi, ah'larını bile yazmak istiyorsunuz.

 

28 Şubat Sürgünleri'nde sadece röportajları alarak bir faslı elemiş olacaktım. Ancak bu kez konuşacaklarımın çoğunun yurt dışında olması karşımda büyük bir engel teşkil ediyordu. Birçok kişiyle Türkiye'ye ailelerini ziyarete geldiklerinde görüştüm. Bir kısmı ile de internette. Zannettiğimden ve İkna Odaları'ndaki röportajlardan daha da fazla zorlandım.Kişileri konuşmaya razı etmek de kolay olmadı.Kimi geçmişi silmek istiyor, kimi bunları yazmanın bir faydası olmayacağını  düşünüyordu. Beni en çok zorlayan da Mısır'dan tanık bulmak oldu. Bu da aslında ilginçtir cevabını tam bulmuş değilim. Kitaplarım yayınlandıktan sonra karşılaştıklarım da oldu.

 

Öğrencilerin farklı ülke tercihleri nereden kaynaklanıyor?

Yurt dışı deneyiminde iki ana hat var: doğu ve batı.  Bu ayrımı coğrafi anlamda yapmıyorum. Beklenti ve bakış açısıyla paralel bir ayrım bu. Batı; net bir biçimde kariyer, iş görür bir diploma ve donanımların belgelenme arzusunu ifade ediyor. Doğu ise ümmete veya dini dünyaya katkı amacı ile tercih ediliyor. Batıdan geçerli bir dil ve diploma ile dönmek mümkün iken  Doğuya gidenler "ilim" taleplerinden başkasını karşılamayı garantilemeden yola çıkıyor. Doğuya gidenlerin de işini görür donanımları oluyor ancak bu yola ilk çıkışlarında garantilenmiş bir durum değil. Bu anlamda "ilk" adımdaki niyetlerden yola çıkarak bu ayrıma ulaştım. Doğu'da da Batı düzeyinde özellikle Batı"nın sömürge durumu baskın olan coğrafyalardan diploma temin edilebilen yerler var. Bu anlamda benim zihnimde buralar da Batı tercihi kategorisindedir. Sonuç olarak tercihlerde sıralama yaparsak sonuçlardaki getiri ardında da ekonomik, kültürel vb. sebepler belirgin olarak rol oynuyor.

 

Kitabınızın sunuşunda yurtdışına okumaya giden başörtülü öğrenciler çerçevesinde henüz tartışılmamış olan hicret ve muhacir kavramlarına değiniyorsunuz. Dini bir vecibe olarak başörtüsünden vazgeçmemek adına bu tercihte yani yurtdışında okuma tercihinde bulunanlar muhacir kavramı kapsamında değerlendirilebilir mi? Bu eylem hicret olarak algılanabilir mi?

Doğrusunu söylemek gerekirse kitaptan bahsettiğim birçok ortamda gayri ihtiyari "28 Şubat Muhacirleri" olarak adlandırıyordum. Kitabın basımına bir hafta kalana kadar da bu isim benim için tartışılmazdı. Bana tam 12 yıl önce yurtdışına gitmek isteyen birilerinden bahsedilseydi zamanlama nedeniyle devam eden mücadelen kaçtıklarını ifade edebilirdim.

 

Ancak birçok kişiyi dinledikten sonra bu cümlelerde haksız olacağını anladım. Gözyaşları içinde tek dertlerinin Rableriyle olan ahitlerine zarar gelir endişesi taşıyan bu insanlar bir şeyden kaçmayı düşünüyor olamazdı. Hele de diploması olmayan Doğu ülkelerine yola çıkan kızlar bu ülkede İmam Hatip liselerinde bile başlarını örtemezken, Kuran kursları baskı altındayken din dillerini öğrenmek, İslam'ı bilmek ve bildirmek üzere yola çıktıklarını beyan ediyorlardı. Kalplar mutlak olarak Rabbimizin bilgisinde biz söz ve amellere bakabiliriz ancak. Bende bu kızların tüm zorluklara karşın yola çıkmaları Habeşistan'a yola çıkanları çağrıştırdı. Bu çağrışımı kitapta da dillendirdim. Elbette bire bir örtüşme yok ama en azından sosyolojik bir ifadelendirme olarak bile "muhacir" kavramını kullanmak mümkündür. Tarihte bu kavram geniş bir alanda kullanılmış. Osmanlı coğrafyası dağılırken muhacir masaları oluşturulmuş, biz hala balkanlardan gelenleri muhacir olarak tanımlıyoruz. Geniş bir bakış açısıyla bu adı kullanmak mümkündü. Ancak böyle olsaydı "hicret" kavramı fıkhen öncelenerek sorular sorulacak ve vakıf olmadığı bilgilerle sınanacaktım. Bu yöndeki sıkıntıya dikkat çekenleri dikkate aldım ve ismi sürgün olarak değiştirdim.Ancak kitabın adı benim gönlümde hala "28 Şubat Muhacirleri"dir.

 

Peki öğrencilerin bu konudaki farklı yaklaşımları noktasında düşünceleriniz nedir?

Bir ameli belli bir kategoriye koyan şey temelde niyettir. Zayıflamak adına aç kalmakla, oruçlu olarak aç kalmak arasındaki temel ayırım burada. Sonuçta eylem aynıdır. Yurt dışına gidenlere de bir çoğu kendilerine  "muhacir" olarak hissedip hissetmediklerini sorduğumda evet dedi. Zaten ilk baştaki niyetlerinin de bu olduğunu belirtti.  Böyle hissetmeyenler ise "zayıflamak için aç kalanların" durumundan daha farklı bir nedene sahipti. Amellerinin böylesine kutsal bir kavram layık olmadığını düşünüyorlardı. Sadece okumaya gitmiyorlardı;

Allah'ın rızasını kazanmak, onun emrini korumak için gidiyorlardı ancak hicret için d çektikleri sıkıntının yeterli olmadığını düşünüyorlardı. Bence hicret olarak hisseden de, yaptığını hicrete layık görmeyen de iyi, İslami, dini bir duygu üzerinde duruyor.

 

Başörtüsü yasakları nedeniyle gündeme gelen yurtdışı seçeneğini gündemlerine alan öğrencilerde ortak bir niyet ve duygu birlikteliği olduğu söylenebilir mi?

Doğuya da Batıya da gidenler dünyevi ya da uhrevi (bu ayrımı teamülleşmiş tanımıyla kullanıyorum)  beklentiyi öncelese de toplamda aynı amillerle hareket ediyorlar. Baş örtülü kalmak: merkezdeki motivasyon unsuru bu. Elbette eylemde herkesin kendi yaslandığı dini anlayışın şiddeti, derinliğine göre farklılaşma söz konusu. Bunun sağlamasını ben şöyle yaptım. Konuştuğum bu insanlar 28 Şubat olmasaydı yurt dışına okumaya gidecek miydi? % 99 hayır. Hem ekonomik anlamda hem de burada kazanılmış bir okulu bırakma riskini almamak anlamında hiçbiri bunu düşünmezdi. Onların ortak duygusu dini hassasiyetleri. Gerisi bence de detay.

 

Öğrencilerin gittikleri ülkelerde yaşadıkları zorluklar denildiğinde örneğin İran'a, Sudan'a gidenlerle Avrupa ya da Amerika'ya gidenlerin yaşadıkları arasında bir nitelik farkı var mı?

Doğu ve Batı hepimizin bildiği gibi birbirinden teknik olanaklar açısından oldukça farklı. Dolayısıyla doğuya gidenler maddi koşullardan genelde muzdaripler. Özellikle temizlik ve mutfak kültürü konusunda. Baharatlara ve kokulara hemen alışılabiliyor ancak ruhen mutmainler. İslam coğrafyasındalar ve kendilerini daha çabuk "ait" hissediyorlar. Batıya gidenler "batılılaşma" çabasındaki bir ülkeden, alt kültür,az gelişmiş olarak tanımlanan bir ülkeden geldiklerinden batının doğu algısından sebep bir kabullendirme kaygısı taşıyorlar. Batının bir kültürel açmaz ve yozluklarını eklersek bunlar onların manevi zorluğu. Maddi olanaklar ise işlerini kolaylaştıran boyut oluyor. Dışarıda helal yemek bulma ve tuvaletlerde taharet musluğu sıkıntısını saymazsak teknik olarak zorlanmıyorlar.

 

Peki gittiğine pişman olan var mı hiç?

Bulgaristan'a giden öğrenci dışında hiç sonuç olarak pişmanlık yok. Başka tercihlerim de olabilirdi diyenler oldu ama sonuçta pişmanlığa  götürecek nitelikte cümleler yoktu. Bulgaristan örneği ise önce bana  "kişiye özgü" bir durum gibi gözükmüştü. Ancak kitap yayınlandıktan sonra karşılaştığım birçok kişi bu ülkeyi sevmiyordu. Bu önermem başörtüsü dışında  gidenlerde de söz konusu. Bunlar arasında erkek öğrenciler de var. Bulgaristan ÖSS istemeyen ve denkliği  olan bir ülke bu nedenle birçok kişi yakın olma sebebini de ekleyerek gidiyor. Ancak şu ana dek "okumak için gidilir" demedi.

 

 

Öğrencilerin gittikleri ülkelerde geliş nedenlerini açıklamakta zorlanmaları hatta açıklayamamalarını nasıl yorumluyorsunuz?

Gittiklerinde birçoğu geliş sebebini konu açılmadıkça söylemiyor. Bu durum doğu ve batı için çok fazla değişen bir şey değil. Bu durumu psikolojik yorgunluğa dayandırabiliriz. Ancak kanaatimce burada derinleştirilebilecek nokta "vatan" "ait olma" "yabancılık" ile ilgili kavramlar. Her ne kadar sistemle bilinçli ya da bilinçsiz bir kavgaları olsa da egemenlerini şikayet aslında kendilerini inkar gibi bir imaj içeriyor. Ben bu konuyla ilgili sorularıma aslında sahici bir cevap aldığımı düşünmüyorum.

 

Kitabın benim için en önemli yanlarından biri Asiye Sancak Hodziç'in cemaatle namaz kılmayı Bosna'da öğrenmiş oluşu. Sizi duyduğunuzda en çok şaşırtan olay desem ne söylersiniz?

Röportajlara başladığımda yurtdışı olayı kurumsal hale gelmişti. Bazı vakıf ve dernekler sistematik burs veriyor, öğrencilere yol gösteriyor hatta birkaç ülkede yurt ev olanakları hazırlıyordu. Ayrıca birçok tecrübeyi sonuçları ile gözlemleyebilecek bir süreç geçmişti. Mesela yurt dışından mezun olup gelenlere "mezuniyet törenleri" geleneği başlamıştı. Bu nedenle dinlediğim birçok şey beni şaşırtmadı ama belirgin olarak iki örnek zihnime kazındı. Birincisi Avusturya'ya giden Ayşe Başıbüyük"ün ailesinin kızlarının gitmesi için evlerini satmayı düşünmesi, ikincisi; İran"a giden Zehra Yüce'nin 6 yıllık diş hekimliğini 12 yılda tamamlayabilmesi ve buna rağmen gittiği ülkeyle ilgili olumlu duygular taşıması.

 

 

Ses kayıt cihazını son kez durdurduğunuz anki hisleriniz nelerdi?

Bundan sonra, ilk iki kitabınızda ele aldığınız başörtüsü yasakları hakkında  başka bir çalışma düşünüyor musunuz?

Aslında bitiş noktasını asla ifade ettiğiniz şekilde hissetmedim. Benim için bitti dediğim nokta kitabın elime ulaştığı andır. Zira sonlara doğru bitti diye düşündüğüm birçok anın akabinde yeni bir tanıkla iletişim durumum söz konusu oldu. Bu nedenle öyle net bir an yaşamadım.

 

Kitabı elime aldığımda, gözümde çocuklarımın büyüyüp bu olayları nasıl okuyacaklarını, ilgi düzeylerini canlandırmaya çalıştım. Onlara bunların hiç tekrar etmeyeceği bir dünya bırakıp bırakamayacağımızı düşündüm. Elimdekini gerçek tarihin hikâyesi olduğunu ve bunu geleceğe ulaştırabilecek olmanın kabule dilen bir amel olmasını dilerim.

 

Her iki kitap aşamasında da bir yandan çocuklarımla ilgilenmek zorundaydım. Kendimi, şartlarımı çok zorladığımı düşünüyorum. Bu nedenle yeni bir çalışma yapmayı planlamadım. Yazdıklarıma da planlayarak başlamadığımı dikkate alırsak bunun tam bir cevap olmadığını söylemeliyim. Şu anda istediğimi yaşadıklarımı yazmaktan çok anlatabilmek. Bir şeyleri yazmak istersem sanırım edebi alanlarda olurdu. Bir iki öyküm var el atmayı bekleyen ama yakın vadede yazıya dair  bir proje ve amacım yok. 

 

 

Yıldız Ramazanoğlu/Yazar

 

“Başörtüsü yasağı yüzünden dünyanın dört bir yanına dağılan genç kızların hikâyelerini anlatan 28 Şubat Sürgünleri Ekin yayınlarından çıktı. Okurken on yıllardır tanık olduğumuz olaylar ve verilen mücadele bir film şeridi gibi geçiyor gözlerimizin önünden” diyordunuz bir yazınızda. 28 Şubat Sürgünleri hakkında neler söylersiniz?

 

Bu eşsiz tecrübenin yazılması gerektiğini bunu da en iyi onun yapacağını söylediğimde hatta neredeyse baskı yaptığımda üç çocuk annesi olmak üzereydi başörtüsü eylemlerinin sosyolog genç kızı sevgili Gülşen Demirkol. Bütün bu zor ve meşakkatli günlerinde fedakarlıkla çalışmayı tamamladı.  

 

Uçaktan inip de başka ülkelerin karasına ayak basan kızların deneyimleri günümüzün yersiz yurtsuzluğuyla örtüşen birşey. Dünya insanların doğduğu yerde kesintisiz yaşayıp öldüğü zamanları geride bıraktı. Fakat bu gidiş, Jön Türk erkeklerin gidişi gibi Batılı değerlerin Türkiye'ye taşıyıcılığını yapmak gibi biraz ast üst hiyerarşisi içindeki gidişten çok farklı. Bu kez İslamın vaadettiklerinin, iddialarının, özgüvenli kurucu özneleri olarak gittiler ve bu çok heyecan verici.

 

Bu çalışma bir ilk olarak çok önemli. Fakat asla tek olarak kalmamalı. Bu sürgün denilen ama hayırlara vesile olan gidiş, dönüşleriyle sonuçlarıyla, yolaçtığı her şeyle birlikte incelikle analiz edilmeli. Üzerine yan okumalarla birlikte çok yazılıp fikir üretilecek bir alan. Gülşen'i yürekten kutluyorum, ellerine sağlık

 

 

 

 

 

Nehir Aydın Gökduman/Yazar

 

Sizce 28 Şubat Sürgünleri'nin önemi nedir?

 

 

Gülşen Özer'in 28 Şubat Sürgünleri, bir döneme tanıklık eden kapsamlı bir çalışma. Kitapta başörtüsü sorunsalı nedeniyle, dünyanın dört bir yanına dağılmak zorunda bırakılmış genç kardeşlerimizin durumları röportaj şeklinde hikâye edilmiş. Kitap; içinde geçen birçok röportajla şüphesiz, tarihe tanıklık etmede ve bir garabeti şahane olarak nitelendirebileceğimiz başörtüsü yasağını gelecek kuşaklara aktarmada büyük bir işlevselliği üstlenmiş görünüyor. 

 

Kitabı okurken yurtdışı eğitim alternatifinin sanıldığı gibi kolay olmadığını fark ediyor, genç yaşta ailesinden kopup uzaklara gitmek durumunda bırakılan bu çocukların kalplerindeki özlem ve acıları yüreğinizde hissediyorsunuz.

 

28 Şubat Sürgünleri, hâlâ ısrarla bu ülkede başörtüsü yasağı mı var, ironisiyle tüm bu gerçeklikleri görmezden gelmek için adeta başını deve kuşu misali kuma gömen çevrelerin argümanlarını bir kez daha çürütüyor. Türkiye'de başörtüsünden başka sorun mu yok diyerek, Müslüman kadının toplumda kimliğiyle var olma çabasını hor gören, zümrelere anlamlı mesajlar gönderiyor. Kendi ülkesinde bulamadığı özgürlüğü, Batı dünyasında aramaya giden kızların, hazin bir o kadar da mücadeleci hikâyeleri, gerek bugün gerekse gelecek nesiller için önemli anekdotlar içeriyor.

 

 

 

 

 

Asım ÖZ yazdı

Yayın Tarihi: 28 Şubat 2009 Cumartesi 17:29 Güncelleme Tarihi: 21 Nisan 2016, 14:34
banner25
YORUM EKLE

banner26