Çocuğu olmayan kadınlar var bu romanda

Sabiha Ateş Alpat'ın 'Mümtehine' adlı romanında evlat hasreti çekenlerin o ağır mı ağır imtihanları var. Fatih Pala yazdı.

Çocuğu olmayan kadınlar var bu romanda

https://www.ktpkitabevi.com/urun/mmtehine-9786054997480Toplumsal yaralardan, hatta kangrenleşen hususlardan birisi de takdir edersiniz ki, bazı kadınlar için çocuğunun olmamasıdır. Özellikle “kadınlar için” dedim, çünkü bu durumdan en çok etkilenen onlar oluyor. Ya da hedef tahtasına oturtulanların genelde onlar olduğunu görüyoruz, diyebiliriz. Tamamen Yaradan’ın elinde ve emrinde olarak gelişen ve değişen bir vakıa olmasına rağmen, toplum ve çevre tarafından çocuksuzluğundan ötürü dışlanıyor, horlanıyor, öteleniyor bazı kadınlar malumunuz olduğu üzere. Yüce Yaradan, Kerim Kitabımız Kur’an’da, Şura Suresi’nin ellinci ayetinde dilediğine kız çocuk, dilediğine erkek çocuk vereceğini söylerken dilediğini de kısır bırakacağını bildiriyor açık bir şekilde. Söz Allah’ın, mülk Allah’ın, yaratılanlar da Allah’ın olduğuna göre, ne düşer yaratılmış olanlara; tabi ki de itaat etmek!

Allahu Teâlâ’nın uygun gördüğünü, yazdığını, “bu böyledir” dediğini beğenmemek kimin haddinedir? Kimsenin haddine değil esasen, ama bakınca insanlara, yeryüzünde haddini aşmaya çalışanların sayılarının pek de az olmadığını görüyoruz. Islah olurlar inşallah, diyerek asıl konumuza gelelim biz.

Mümtehine… Yazar Sabiha Ateş Alpat’ın, Beka Yayınları arasından okurlara gülümseyen 13. romanı… Yine muvahhid sözlerin ve işlerin iyiden iyiye ağırlığını hissettirdiği bir roman çalışması ortaya koymuş yazarımız. Kitap, ismini Kur’an surelerinin birinden alıyor. İmtihan edilen kadınların hikâyesinden ötürü Rabbimiz tarafından Mümtehine adına layık görülen sure, yazarımızın kitabının içeriğiyle de benzeştiğindendir ki, sure ile adaş olmuş. Suredeki imtihan ile eserdeki imtihanın alanı ve boyutu farklı olsa da imtihan imtihandır işte. Mesele, alnının akıyla üstesinden gelebilmektir üzerine yazılmış olanların, üzerinde ezelde karar kılınmışlıkların.

Evladı olanların imtihanı, olmayanlarınkinden daha az ve daha küçük olmasa gerek

Roman, tamamıyla hayatın kendisini anlatıyor; birebir hayatın içinden kareler taşıyor. Evlat hasreti çekenlerin o ağır mı ağır imtihanları var sayfalarda. Kendilerinden başka kimselerin anlayamayacağı bir imtihan hali bu. Moral olsun için “seni anlıyorum” diyenlerin bile anlamalarının imkânsız olduğu derince ve büyükçe bir imtihan! Sabiha Ateş Alpat’ın da söylediği gibi hayatın adıydı imtihan. Buraya, yani dünyaya imtihan için sürülmedik mi zaten? Âdem aleyhisselam ile Havva validemizin işi neydi ki imtihan olunmaktan başka? Hafif ya da ağır, az ya da çok, küçük ya da büyük ne denirse densin, nasıl tavsif edilirse edilsin, bu dünya hayatı imtihan alanının ta kendisi...

Evlat sahibi olma ümidiyle hastane yollarını arşınlarken kaderleri kesişen üç beş kadının hikâyesi etrafında dönüyor roman. Sayıları ne kadar da üç beş ile ifade edilse de, toplum içerisinde aynı dertte olan cümle hanımkişileri kapsıyor yazılanlar, anlatılanlar. Aslında onlar, Rabbimizin ayetini yaşıyorlar. Yaşıyorlar, ancak bunun farkında olmuyor, olamıyor kimisi. Kimisi nefsinin ve şeytanın iğvasıyla fark edemiyor bu hakikati. Kimisi farkında olsa da etrafının, yakınlarının etkisinde kalarak ikilem yaşıyor. Öylesi de var ki, tamamen meselenin künhüne vakıf olmuş da kaderdaşlarını ve cahil cühela insanları bilinçlendirmenin derdine düşüveriyor. Hatta kendileri adına üzüldüğünü sanan, “ah, vah” edenlere karşı tavırlarını haktan yana koyuyorlar. Bunun Allah’tan olduğunu, bu durumun Allah’ın muradı sonucunda hayat bulduğunu daima vurgulayıp duruyorlar.

Hani çocuğu olmayanlar için “ayeti yaşıyorlar” dedik ya, peki çocuğu olanlarınki de ayeti yaşamak olmuyor mu? Zikrettiğimiz Şura Suresi’ndeki ayetin kapsamına onlar da girmiyor mu? Belki daha çok onlar giriyor. Evladı olanların imtihanı, olmayanlarınkinden daha az ve daha küçük olmasa gerek. Romanda konu edinilenler kucağına yavrusunu alıp da koklayamayanlar olduğu için, bunun üzerinde başka zaman durulması daha isabetli olur sanırım.

Veren de Allah’tır, bekleten de

Romanda, gösterdikleri üstün sabırları sonucunda evlat nimetine bir zaman sonra kavuşanlara şahid olduğumuz kadar, çocuksuzluğu kanıksayanları, bu halin bir rahmet olduğunu kavrayanları da görüyoruz. Geleneksel inanca sahip olanlara tevhidî bir bilinç yerleştirmenin derdine düşen kimi roman kahramanlarımız, rahmanî ve nebevî havalar estiriyor yer yer. Kimileri bu havadan nasibini oldukça fazlasıyla alıyor iken, kimisi handikaplarını tam olarak aşmayı başaramıyor. Tam bu noktada onların elinden tutması gerekenlerin yine kendi hemcinsleri, yine kendi kaderdaşları olduğunu anlıyoruz okuduklarımızdan.

Eserde konu edinilen hanımları en çok ezen ve perişan eden husus da hemcinslerinin aymazlıkları, duyarsızlıkları ve tutarsızlıkları oluyor. Sanki yüce Allah dilemeseydi çocuk sahibi olabileceklerdi! Sanki O’nun lütfunun sınırlarının dışında gelişen bir durumdu bu! Onların daha çok arka çıkmaları, destek olmaları gerekirken, bunların aksine ezici söz ve tavırları, işi içinden çıkılmaz hale getiriyor. İnsana desteği, yine insan olanların vermesi en makulü ve en makbulü değil midir? Bu eser, bunu bütün boyutlarıyla ifade ediyor anlamak isteyene. Veren de Allah’tır, bekleten de; bu böyle biline!

Yazarımız, okurlara, bütün soruların ve sorunların cevabının ilahî kaynakta bulabileceğini hatırlatmak istemiş gibi. Bunu, eserde sayfa sayfa yol alırken anlamak, fark etmek hiç de zor değil. İslam’ı kendisine dava edinmiş değerli hanım müminler, muhataplarına dur duraksız Rabbin ahlakını, Rabbin ahkâmını anlatma, aktarma, duyurma mücadelesinde oluyorlar. Kendileri de çocuksuz olmalarına rağmen, kaderdaşlarına hayatta olmalarının amacını ayetlerle ve Rasulullah aleyhisselatu vesselam’ın örnekliğiyle aşılamaya çalışıyorlar. Aslına bakılırsa onların da morale, onların da sakinleştirilmeye, destek görmeye ihtiyaçları olmuyor değil kimi zaman. Ancak çare mercii her şeyin sahibi ve rabbi olan Allahu Teâlâ’da. O’na sığınan, O’nun sözlerine sarılan, o sözleri kuşanan ancak huzura eriyordu, erebiliyordu. O’nun sahipliğiyle hayata gözlerini açtığını bilmek ve hatta bilmekten de öte bunu bilince dönüştürmek, yine O’nun emri ve izniyle son vakte ereceğini tüm hücrelerine yerleştirmek kazanmanın nirengi noktası.

Romanda da okuduğumuz gibi, bu hal üzerinde olan hanımların en büyük destekçisi eşleri oluyor ve zaten olmak zorundalar da. Eğer eşlerinden gereken ilgiyi ve desteği göremezlerse, bittiklerinin resmi demektir bu. Ama Müslüman gibi Müslüman olan erkeklerin eşleri olanlar, sıkıntılarını kolay atlatıp yaratılış gayelerine daha sıkı sarılabiliyorlar. Ancak kendisini Müslüman sanan erkeklerin eşleri olan hanımların imtihanı ise ikiye katlanıyor haliyle. Bu durumda, onlara hayır duasında bulunmak düşüyor bizlerin üzerine.

Hanımlara özel yazılmış bir roman çalışması gibi gözükse de, erkeklerin de hassaten bilmeleri, önemsemeleri ve ibret almaları gereken pek çok noktayla karşılaşıyoruz Mümtehine’yi okurken. Eğer sözlerimiz, sadece hanımları kapsayan bir esermiş gibi bir hissiyatı doğurduysa affoluna! Bütün bu sözlerden sonra kanaatimizce, Mümtehine yolculuğuna koyulsa iyi eder sevgili okur. Yok mu ibret almak isteyen?

Fatih Pala yazdı

Güncelleme Tarihi: 14 Aralık 2018, 14:12
YORUM EKLE

banner19