Cinnet Mustatili dört köşeli bir çığlıktır

Şahin Torun, üstad Necip Fazıl’ı, vefatının 30. yıldönümünde “Cinnet Mustatili” ve “O ve Ben” kitapları üzerinden andı..

Cinnet Mustatili dört köşeli bir çığlıktır

Kuşağımın tarihine dair bir dönem belirlemesi yapacak olursam, benim kuşağımın Necip Fazıl’la tanışması tam olarak 80’li yılların başına denk düşüyor. O tarihlerde yaşları ortalama olarak 15’ten başlayıp 20’ye kadar uzayan bir kuşak bu. Kimi 1962, kimi 63, kimi 66 doğumlu, özellikle milliyetçi muhafazakar kesimde onu idol olarak bilip tanıyan bir kuşak bu.

İdeolocya’dan da şiirden de çokça bir şeyler anlamanın pek kolay olmadığı bir dönemimizde, bir önceki kuşaktan ağabeylerin ve ablaların anlattıklarından yola çıkarak bu ideolocya’nın seslendiricisi ve bu güzel şiirlerin şairini bir an önce tanıma arzusuyla okuduğumuz şiirleri bir yana, kitapları arasında görece daha kolay okunabileceklerden başta gelenler arasında Cinnet Mustatili, O ve Ben ve Çöle İnen Nur’u sayabilirim.

Mehmedim sevinin başlar yüksekte, ölsek de sevinin eve dönsek de’ ya da ‘Yüz üstü çok süründün ayağa kalk Sakarya’ dizelerinin darmadağın ettiği bir dünyayı içlerinde taşımaya çıkan çocukların kuşağı diyebilirim bu kuşak için.

Necip Fazıl’ın zaman zaman hastalanıp yatağa düştüğünü öğrendiğimiz 1982 yılı. Ve nihayet ha bugün ha yarın ‘gidelim’ deyip de ebeveynlerimizden izin koparıp gidemediğimiz bir ziyaretin içimize yerleştirdiği buruklukla aldığımız vefat haberi… Tarih 25 Mayıs 1983… “Cenazemde olmasın çelengim top arabam/ Tabutumu taşısın dört tam inanmış adam!

Cinnet Mustatili dört köşeli bir çığlıktır adeta

Hemen hepsini okumaktan çok isimlerini ezberleyerek bildiğimiz kitaplarının başında O ve Ben ile birlikte Çöle İnen Nur geliyor. İlkinde kendi şeyhi Abdulhakim Arvasi’yi, onunla karşılaştığı döneme kadarki kendi hikâyesini de katarak anlatıyor Necip Fazıl. İkincisinde ise Peygamberimizi anlatıyor bize. İçten içe hem bu devasa kitapları hem de Çile’yi okuyup devirmeyi tasarlıyoruz. Öte yandan Üstad’dan ezbere şiirler okumak, kitaplarından pasajlar, paragraflar aktarmak gibi hayallerimiz de var. Zira ‘Gençliğe Hitabe’de ‘ Kim var?’ diye sorulan soruya ‘Sağımıza solumuza bakmadan…’  bir cevap verme arzusuyla bakıyoruz her şeye.

Tam bu sıralar Üstad’a diğer ağabeylerden çok daha değişik ve daha derin bir yerden bakan bir ağabey, elimize Cinnet Mustatili’ni tutuşturuyor. Kendi deyimiyle, Üstad’ın hapislik günlerinde tutmuş olduğu hapishane notları bunlar.’ İstanbul, Malatya ve Ankara’da süren mahkemeler, tanıklar, sanıklar, mahkeme zabıtları, ifadeler, kararlar ve isimler.  Sözgelimi, ‘Açın kapıları Osman geliyor’ nidasıyla sevdiğimiz Mabetsiz Şehir’in yazarı Osman Yüksel Serdengeçti, kapalı biçimde adı geçen Cevat Rıfat Atilhan, “Ayağa kalk Sakarya’ sözüyle ayağa kalkmak isterken amuda kalktığını yine Üstad’ın kendisinin söylediği Hüseyin Üzmez, şiirine yerleşen bir başka kahraman İdamlık Ali ve daha niceleri…

Okuma boyunca Necip Fazıl’ı ya da kimi büyüklerimizin telaffuz ederken bile görünür haldeki bir saygı iklimine girerek söyledikleri gibi; Üstad’ı, yer yer bir başka Üstad’a, Bediüzzaman Said Nursi’ye benzettiğimiz satırlar; ‘Nur yüzlü Büyük Doğu gençliği’ şeklindeki sözleri ve bu gençler arasında görmekten kıvanç duyduğu, adını bile bu kitapta görmekle gönendiğimiz o devirden bir genç şair, Sezai Karakoç.

Necip Fazıl’ın eşi Neslihan Hanım’a ithaf ettiği Cinnet Mustatili, Üstad’ın hapislik günleri bir yana, mahpusluğun yanına eklediği hastalıklarıyla da mücadele ettiği satırlarla dolu. Hapishane onun için bir yer değil, daha doğrusu herhangi bir yer değil. Orası olsa olsa dört köşeli, her köşesi azap, ayrılık ve çileyle dolu bir Cinnet Mustatili’dir.

Cinnet Mustatili’nden işte böylece konuşan Necip Fazıl’ın acımış ama pişman olmamış ve kesinlikle bir anlamın peşine düşen sesini okurken dehşete düşmemek ve irkilmemek imkân dâhilinde değildi. Bu kitap, düşünen bir adamın savunmuş olduğu dava yolunda çektiği sıkıntıyı bütün canhıraş çıplaklığı içinde ortaya koyuyordu.  O kadar ki, Cinnet Mustatili’nin odalarından, önce bütün ülkeye, sonra da bize kadar gelen bu çığlık karşısında hasta düşmemek için oldukça kuvvetli bir bünyeye sahip olmak gerekiyordu.

O ruhun sahibi bir büyük kapıya teslim olunca nasıl bir dinginliğe kavuşur?

O ve Ben’in ise bir yerinde,  çocukluğundan ve gençliğinden bahsederken özellikle bu dönemlerinde içinde yaşadığı ‘Uğultu Girdabı…’ gibi bir konaktan söz eder Necip Fazıl. O çokça eleştiriye konu ettiği, büyüdüğü konaktır bu. Çemberlitaş’ta, Sultanahmet’e doğru inen sokaklardan birinde, kocaman bir konak. İçinde türlü türlü ama bir o kadar da yakıcı hatıranın kaynaştığı tütsü dolu bir çanak gibi, renk renk, şekil şekil, fısıltı fısıltı hatıralar ve duyulmayan çığlıklarla anlattığı konak.

Necip Fazıl’a göre O’ndan öncenin arkeolojik kalıntısı gibi duran bu konak; muhteşem giriftliklerle dolu bir yapıya sahip ve dehlizlerinden geçitlerine, aralıklarından kapılarına, odalarından merdivenlerine kadar rutubet kokuyor. Hatıralarının bucak bucak yerleştiği kan lekelerini taşıyor bu konak. Bu satırları okurken değinmek gereken bir husus şu ki, O ve Ben çok daha sonraları ‘Büyük Kapı’ adıyla bir kez daha yayınlanmıştı. Kitabın 1965 yılında bu adla yeniden yayınlanması, belki de Necip Fazıl’ın büyümüş olduğu konağa yapmış olduğu örtük bir nazire gibiydi. Konak ne kadar büyük olursa olsun, büyük kapı başka yerdeydi çünkü.

İçinde her biri bütün uzunluğu içinde bir soy sop bilgisiyle verilen Büyükbaba’nın, Cicianne’nin, Matmazel’in ve Öbürleri’nin bir ruh dolayımında yaşadığı bu konak sanki bitmeyecek bir serüven içinde yaşayacak olan Necip Fazıl için istemese de başlamak zorunda olduğu bir nokta gibidir. Bundan ötesi ise, O’nunla şeyhi, mürşidi Abdülhakim Arvasi ile tanışarak varlığının farkına vardığı ‘Büyük Kapı’nın anlatımıdır.

O ve Ben ya da Büyük Kapı, Necip Fazıl’ın yazınsal serüveninde belki de en içten ve en savruk biçimde yazdığı metinlerden meydana gelmiştir. Zira bu metinler büyük ölçüde de onun bir mürid olarak kendi mürşidine yönelişinin izlerini açık etmektedir.

Okumak ve düşünmek gerekmektedir bu iki kitabı; dört duvardan oluşan bir oda ne zaman bir Cinnet Mustatili’ne dönüşür ve o Mustatil’in sınırlarında çığlık ata ata duran dizginlenemez bir öfkeyi ve su gibi akan bir şiiri bir arada taşıyan bir ruhun sahibi bir büyük kapıya teslim olunca nasıl bir dinginliğe kavuşur?...

Ruhu şad, mekânı cennet olsun Üstad’ın…

Şahin Torun yazdı

Güncelleme Tarihi: 26 Aralık 2018, 10:24
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13