banner17

Çileye nimet gözüyle bakan bir şairin şiirleri

Nazım Payam’ın 'Ateş Islağı’ kitabında 'buğday mı himmet mi?' sorusuna 'buğday!' diye cevap vermeye hazır nefislerimize 'himmet efendim!' demeyi öğretecek şiirler var. Ayşegül Uyar yazdı.

Çileye nimet gözüyle bakan bir şairin şiirleri

Sözün en arı duru halidir şiir. Azın azı ile çoğu söyleme, tek kat bohça gösterip kırk kat peçe açma sanatı… Şiir, diğer yazın türlerinde olduğu kadar geniş imkânlar sunmaz yazanına, tabiri caizse takar boynuna bir ip çeker de çeker. Kurgu kabul etmez öykü gibi, roman gibi yormaz sözü, kısacık bir baş gösterip çekilir çoğu zaman. İzi sıra sürükler şairi, bıraksan kaçıverecek doru bir atın nal sesidir. Kendi kalbine eğilen şairin duyduğu her zaman duru, berrak olmaz tabi, hangi vahalarda gezinirse ruh, oralardan derler söz öbeklerini.

O kitap çağlıyorsa size doğru...

Dile gelen her söz bir iddiadır. Söyleyecek sözü olanın, yüreği dolup da taşanın iddiasıdır kelamı. Kendi iç âleminde yaşadığı eşsiz tecrübeleri dışarıdaki okura/ dünyaya anlatma çabası bir iddia değil de nedir ki zaten? Biricik ve emsalsiz olan o tecrübelerin, doygunluğun, hissiyatın süzülüp taştığı yer önce dudak sonra kalemdir. Dilden dökülüp söze bürünen her nefes çağıldar yazardan okura doğru. Hz. Mevlana’nın “Sadece susayanlar suyu aramaz/ Su da susuzları arar durur.” dediği gibi hakiki okura doğru akar kelimeler. Bir vesile ile ellerinizin arasına aldığınız o kitap çağlıyorsa size doğru, en mutena köşelerinize dokunuyor, size en çok size hitap ediyorsa bir tesadüften ötesini yaşıyorsunuz demektir.

Belki adını dâhi ilk defa duyduğunuz yazar uzak bir coğrafyadan tanıdık bir selamla odanızın duvarlarına gölgesini düşürür. Yabancılık çekmez, tedirgin olmazsınız. Bile isteye bırakırsınız kendinizi sözün kollarına, iradesiz değil bizzat iradî bir eylemdir yaptığınız.

Nazım Payam’ın Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları'ndan çıkan Ateş Islağı isimli şiir kitabı ile böyle bir zeminde tanıştım. “Minyatürden”, “Defterden” ve “Albümden” isimlerini taşıyan üç bölümlü kitabın sayfalarını çevirirken giderek netleşen fotoğraf karelerine dönüştü şiirler. Minyatür’ün ince ve özenli sahnelerini Defterden bölümünün büyük ve iddialı kareleri takip etti. Albümden sayfaları geçmişe uzandı, aşka dair sözleri “ah!” ettirdi. Yazmak an'ı bir kareye damıtmak değil miydi zaten? İşte böyle, geçmişte dondurulmuş anların geleceğe ustaca aktarımıdır Payam’ın şiirleri.

Manaya davet eden sözlerin sahibi: Nazım Payam

Modern şiirin imkânları ile kadim şiire su veren bir şair olarak yerleşti zihnime şairin ismi. Yunusvâri bir söyleyişle çağ insanını gürültü ve dağdağadan uzak bir orman kuytusuna, bir dere şırıltısına götürmeye talip şiirlerdi yazdıkları. İmgenin çoğu zaman mananın önüne geçtiği, süslü sözlerin kıymetli olduğu şu zamanda manaya davet vardı bu kitapta. Yaşadığımız andan daha güzel anların olduğuna ve olacağına dair sağlam bir inancın dizelere dönüşmesiydi okuduklarım.

Ekmeği ıslatıyorsak iyi değil bu/ Her şey tazeliğini yitiriyor demektir.” (Hüzünlük, s.9) diyerek başlayan kitap kendi içine işleyen bir şairin sofrasına diz kırdığımın işaretiydi daha en başında. “Ölüm aldatmıyor ki hayal kuralım” (Ölüm Aldatmıyor ki Hayal Kuralım, s.12) diyecek kadar ayakları yerdeydi şairin, okuru bir hayal âleminde oyalamak değil, belki bizzat uyandırmaktı niyeti ve “Hakikat!” diyordu şiiri ile. Zarifoğlu’nun “Benim hikâyelerimde ayetler, hadisler suda erimiş madenler gibidir.” demesi gibi sofrasına kurulan her yüreğe anlatacaktı hakikati, ölüm diyecek, mizan diyecek, rızık diyecek, İbrahim diyecekti. Doymak bilmez nefislerimizden şikâyet edecekti İbrahim’e, “Nicedir susmuşuz İbrahim, konuşan midemiz” (Açlık, s.19) derken hepimizin yerine gözlerini yere indirecekti.

Buğday mı himmet mi?” sorusuna “Buğday!” diye cevap vermeye hazır nefislerimize “Himmet efendim!” demeyi öğretecek şiirler var Payam’ın Ateş Islağı’nda. Şairin yaptığı dervişane bir tavırla şiirin koynuna sokulmak mıdır yoksa onun mısraları şairini hep böyle mi yakalamaktadır bilinmez lakin benim anladığım ateşin yakmadığı yerlerde gezinmektedir şairin ruhu. Nefesten balçığa balçıktan kemiğe dönüşen âdemoğlunun seyrini izlemektedir gezindiği yerlerde. Önce kendine sonra okura seslenirken çilingirlerin açamadığı koca kilitli kapıların anahtarlarına işaret etmektedir. “Sustur şu kalbini dedi/ Sustur ve kapat konuşan gözlerini/ Koyun kırkar gibi kırk sözlerini” (Gecenin Teninden Bir Ten Aldım Kendime, s.23)

Dergaha davet eden şiirler

Bişnev/ dinle!” diye bir çağrı ile başlar ya Mesnevi’sinde Mevlana, Ateş Islağı da sizi bir dergâha davet eder usulca. Yaşadığımız coğrafyanın yüzlerce yıllık tarihine çevirir gözleri. Pirlerin, erenlerin kuvvetli nefesi ile dolmak için susmak ve azalıp sadeleşmek yoluyla artmak çıkar karşınıza. Böylece şairin “Toprak değil metal değil/ elbet gül yetiştiren olacaktı” (Hayat s.10) dediği mahir ellere ulaşır ruhunuz ve düşersiniz kayıp dervişin peşine. “Sırtımda bir dervişin eli kendince gönlümü ağırlıyor” (6.Ay, s.34) derken şair, kitabın yapraklarında Hüsn-ü Aşk yazar. Neyden ve kamışlıktan Şeyh Galib’e uzanır, kabına sığmaz yaraların doğurduğu yollarda yürür. Yine de dolmaz kuyular, kapanmaz boşluklar yeridir dünya ve ecza burada değildir. “Çileye sığınsam kapalı çarşı, şiire başlasam noksansız hurda” ( 9.Ay, s.37) deyişi bundan şairin. Ne olsa eksiktir ne olsa kusurlu. Suyun, silginin silemediği şeyler vardır yol boyu sırtımızda biriken. Derviş bir görünüp bir kaybolurken yorgun yolcuyu aşka, tesbih tanelerine, secdelere davet eder. Söze kıymet, çileye nimet gözüyle bakar. Şeyh Galib’e ithaf edilen bu şiirlerde şair ile Galib’in halleşmesidir sanki okunanlar. Bir mumun ışığında büyüyüp küçülürken yüzleri, kuytuda sessizce dinlemek hissi sarar okuru.

İddialıdır şair, şaşaadan uzak mısralarında hakikate dair iddialar parıldar. Yaşamadıklarını anlatanlar, teslim olamayanlar, imanlarına kuşku bulaştıranlar şiirden alır nasibini. Yine de zembereği boşalmış sözler duymazsınız şairden, putlara uzansa da gönüller kırmaya dayanmaz haldedir. Bilir ki tüm zorluğuna rağmen şu dünyada en kıymetli şey bir çift gözün varlığıdır.

Fakat yaşayanlar der ki, en korkunç darlık

Kara gözlerin yokluğundan gelir

Siler gider bütün direncini insanın

İnsan kesilmeye görsün kara gözlerden.” (Darlık, s.79)

Ve şiir biter. Kendi ile, en çok kendi ile uğraşan adam susar. Sahi susar mı? Belki bu kitap için evet ama biliriz durmadan kanayan bir yürek kesilmiştir bu şair çoktan…

Mesela kendime dair

Alt dudağımı gizliyorum

Tutunca zehirli sancı

Bir şiir, bir şiir, bir şiir daha

İçimi kanatıyorum

Kandan sorular çıkartıyorum,

Sorumu ihbar ediyorum.” (15.Ay, s.46)

Ayşegül Uyar yazdı

Güncelleme Tarihi: 13 Şubat 2019, 18:13
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20