'Çevreci ve Dindar' önemli şeyler söylüyor!

ABD’li Müslüman İbrahim Abdul-Matin'in 'Çevreci ve Dindar' adlı kitabı, İslam'ın emir ve yasaklarıyla birlikte, gezegenimizin korunması ile ilgili ilkeleri de gözeten kişiler için bir araya getirilmiş düşüncelerden, öykülerden, tahlillerden ve öğütlerden oluşuyor. Esad Eseoğlu yazdı.

'Çevreci ve Dindar' önemli şeyler söylüyor!

Çevre konusunda Müslümanların pekiyi bir özveriye sahip olduğu söylenemez. Dünya genelinde bazı çabalar görsek de, maalesef Türkiye’de sesini duyurabilen bir hareket mevcut değil. Yıllardır oluşagelen çevre hareketleri ise ne yazık ki belirli bir ideolojiye mensup insanların çabalarıyla mevcudiyet kazanmış. Tabi ki burada bir yarışma-çekişme söz konusu olmamalı. Lâkin emanete sahip çıkma endişesiyle bir yaşam biçimi sunan bu dine, İslâm’a, mensup insanların seslerinin çıkması beklenirdi. Bu yolda tespitler çok işe yaramaz elbette. Vakit kaybetmeden sesini duyurmaya çalışan ve çevre konusunda duyarlılığını herkese aşılamaya çalışan insanlara kulak verelim.

Çevre âşığı birisi Abdulmatin

İbrahim Abdul-Matin New York doğumlu bir Müslüman. “Çevreci ve Dindar” kitabının yazarı olan Abdulmatin’in kitabı, İhsan Durdu tarafından tercüme edilmiş ve Ufuk Kitap tarafından Ocak 2013’te tercüme edilip basılmış. Kim peki Abdulmatin: “(...) [M]ühtedi bir anne-babanın Müslüman çocuğuyum. Arayış içerisindeyim; son on yıl müddetince dinimi daha derinden kavramak için çaba sarf ettim ve dinimi daha iyi yaşar hâle geldim.” Anne ve babasının da sosyal aktivitlere katıldığını söyleyen Abdulmatin, kendi ifadesiyle “Zaytuna College’da tahsil görmek ve Allah ile olan ilişkisini geliştirmek” amacıyla California’ya gider. Kendisini “çevre aşığı” olarak tanıtan bir kişi.

Yazar kitapta insanların çevreyle ilişkilerine uyguladıkları şekliyle 6 hususu ele alıyor: Yarattıklarına bakarak Allah’ın birliğini kavramak- tevhid, Allah’ın alametlerini, âyetlerini her yerde görmek, yeryüzünün sorumlusu, halife olmak, Allah’ın üzerimize yüklediği bu gezegeni koruma görevinin gereğini yerine getirmek- emanet, adaletli olmak- adl ve doğa ile dengeli yaşamak- mizan. Aslında bu 6 madde bile kitabı özetler nitelikte. Maddeler açık. Abdulmatin hiç iddialı davranmıyor; olanı aktardığını belirtiyor. Kitabın bir hadis tahlil kitabı olmadığını, Kur’an- ı Kerim’i tefsire kalkışmadığını da belirtiyor. Bir âlim olmadığını da aktarıyor okuyucuya. Peki, nedir bu kitap tam olarak ve neyi amaçlıyor Ibrahim Abdulmatin?

Gezegenimizi koruyalım, Müslümanca!

Yazarın anlattıklarından kitabın İslâm’ın emir ve yasaklarını yerine getirmenin yanı sıra, gezegenimizin korunması ile ilgili ilkeleri de gözeten kişiler için bir araya getirilmiş düşüncelerden, öykülerden, tahlillerden ve uygulanabilir öğütlerden oluştuğunu görüyoruz. Gezegenin korunmasına aktif bir biçimde katkıda bulunanlar arasında her inançtan insanın bulunduğunu ve bu insanların bir bölümünün motive edici bir unsur olarak kendi dinlerini kullandıklarını söylüyor. Bakış açısı kazandırmayı amaçlıyor Abdulmatin. Meselâ Peygamberimizin sofradayken tabağın kendisine en yakın kısmından yemesini ele alıyor yazar ve bunu şu şekilde yorumluyor: “(...) [B]u hadisin, insanları yiyecek maddesi satın alırken yerel kaynakları tercih etmeye teşvik edici bir yönünün de olabileceğini fark ettim.”

Abdul-Matin kitabın girişi için tüm bölümü özetler nitelikte bir başlık kullanıyor: “Yeryüzü Bir Mescittir”. Yeryüzünün mescit olduğu fikrinden içindeki her şeyin kutsallığı yargısına varan yazarın fikirleri ufuk açıcı nitelikte. Özellikle olayı kompleks hâline getirmeden, bu dinde var olanın açığa vurulması, hatırlatılması şeklindeki görüşleri, insanın çevre konusunda duyarlılığını pozitif yönde etkiler cinsten. Peygamberimizin hadisi olan, “Namaz vakti geldiğinde nerede olursanız olun namaz kılabilirsiniz; zira onun (yeryüzünün) tamamı bir mescittir.” ifadesi doğrultusunda babasıyla Bear Dağı’nda kıldıkları namazın önemini anlatan yazar, bunun dünyayı algılama tarzını değiştirecek olay olduğunu belirtiyor. Yeşil bir dinden kastının seçim olduğunu söyleyen yazar, “zaten bunun İslâm dinini yaşamak”la paralel bir durum olduğunu belirtiyor. Başlangıçta aktardığımız 6 maddeyi kısaca açıklayan yazar, bu ilkelerin kendisine Faraz Khan tarafından sunulduğunu hatırlatıyor. Okuyucu, bu maddeler hakkındaki detaylı açıklamayı kitapta bulabilir, bunu kendisine bırakıyoruz.

Değerimiz eşyadan değil, takvadandır!

Kitabın ilk bölümü atıklar hakkında. Bölümün girişindeki ayet umarsızca tüketen insana seslenir nitelikte: “İnsanoğlunun eliyle işlediklerinden dolayı karada ve denizde fesat zuhur etti.” Burada atığı oluşturan “eşya” kavramına dikkat çekmeye çalışan yazar, yeşil bir dine mensup olmak demenin, iman ile çevre bilinci arasındaki ilişkiyi tasdik ederek İslâm dinini yaşamayı seçmiş olmak anlamına geleceğini ifade ederek okuyucuya sesleniyor: “(...) Neden ‘eşya’ ile aranıza mesafe koymayı denemiyorsunuz?” Bu soru etkili. Zira her gün bir şeylerin üretildiği ve alıcısını aynı hızda bulan çağda, “eşya”dan vazgeçmek zor bir mesele. Eşya yalnızca kullanım için alınsa elbette sorun olmayacak, insanın fıtratında olan bir şey çünkü bu. Ama İbrahim Abdul-Matin’in de ifade ettiği gibi “eşya, değer katıyor edasıyla alınmakta” genel olarak. Dolayısıyla insan, eşyaya sahip oldukça değer kazanıyor algısı içinde hareket ediyor.

Burada kendimizi bu çemberin dışına rahatlıkla itebiliriz. Lâkin yapacağımız ufacık bir sorgu ile kazanılan değer-eşya ilişkisine dair güzel çıkarımlar elde edebiliriz. Yazarın da söylediği gibi, buradaki mesele şu aslında: Nasıl olur da eşyanın bizi tanımlamasına izin veririz? Çağdaş reklamcılık sektörüne değinen yazar, güzel bir noktaya dikkat çekerek yaşanılan bolluğu, doğal hak olarak görmekteki sıkıntıya dikkat çekiyor. İlaveten, pahalı ürünlere sahip olmanın bizi daha değerli kılacağı algısının yerleştirilmeye çalışıldığını belirterek “çağdaş hissetmek” kavramını kullanıyor. Okuyucunun da burada aklına, “etiket” dışında bir amacı olmadan yaşamanın tehlikesi geliyor ister istemez. Zira değerimizi bize etiket veriyor olsa idi, mensup olduğumuz dinin bir anlamı kalmazdı. Takva kavramını silip atmamız gerekirdi. Bu noktada yazar çok güzel bir tespit ile bizlere sesleniyor: “(...) Değer sahibi olmak için üretmemiz veya tüketmemiz gerekmiyor. Değerimizi Allah tarafından yaratılmış olmamızdan alıyoruz.”

Atık konusuna tekrar dönen yazar atığın ne olduğu sorusundan ziyade atıkların nasıl oluştuğu sorunsalına parmak basıyor. Allah’ın kurmuş olduğu düzene (mizan) atıkları, toksik yani zehirli maddeleri ve çöpleri katarak negatif bir etkide bulunmuş oluyor muyuz acaba? Devamında, aşırı tüketimin “yeryüzünün halifeleri”ni duygusal anlamda körleştirdiğini belirten Abdulmatin, tüketimin her halükârda yapıldığı gerçeğini dile getirip bu sürekliliğin bir süre sonra yol açtığı “yoğun atık sorunu”nu hatırlatıyor. Bu noktada gezegenimize yapılan muamelenin kendimize yapılmış olduğu gerçeğini de belirtiyor.

“Fesat” kavramına da değinen Abdulmatin, çevre ile ilgilenen İslâm âlimlerinin birçoğunun, “İnsanoğlunun eliyle işlediklerinden dolayı karada ve denizde fesat zuhur etti.” (Rum Suresi, 41) ayetini zikrettiğini söylüyor. Bu bağlamda aşırı fosil yakıt tüketiminin, atmosfere büyük miktarlarda karbondioksit salınımına, “sera gazları”nın artmasına ve doğal olarak da ısının atmosferde hapsolmasına, yine buna bağlı olarak da, yeryüzünün yüzeyinin ve denizlerin ısınmasına yol açtığını belirtiyor.

Cami de yeşil, İslâm’da!

Müslümanların, yeşil bir dine mensup olmalarının, onları da “yeşil”leştireceği düşüncesiyle cami cemaatinin de yapması gereken önemli görevler olduğunu belirten yazar, bu konuya dair California-Oakland’da bulunan Müslümanların yaptıklarını anlatıyor. O coğrafyadaki Müslümanlar Lighthouse Mosque’da (Lighthouse Camii, 2008’de eski bir mağazanın camiye dönüştürülmesi suretiyle “cami” olmuş) buluşurlarmış. İmamları ise birçok kişinin ismini daha önce duyduğu Zaid Shakir. Shakir’i şu şekilde anlatıyor Abdulmatin: “Amerikalı Müslüman, âlim ve bisikletini neredeyse arabasından daha fazla kullanan doğa dostu bir aile babasıdır.” Bahsettiğimiz cami 2009 yılında “yeşil iftar” adı altında bir politika yürütmeye başlıyor ve tek kullanımlık tabaklar yerine, paslanmaz çelikten tabaklar kullanıyor. Olayı devam ettiren cemaat, yemek artıklarını da bir organik gübre kutusuna boşaltıp, çöpleri de özelliklerine göre tasnif etmişler. Bu tasnif meselesi, kişisel olarak benim de üzerinde durmaya çalıştığım bir mesele olduğu için dikkatimi çekti. Devamında pet şişe ve yapay köpükten mamul bardak kullanımını da sonlandıran cemaat, iftara kendi bardaklarıyla gelmeye başlamış. Bu yapılanlar, Lighthouse Mosque’yü farklı kılıyor gerçekten. Cemaatin namazdan sonra ayrılan bir topluluk olmadığı, ortak kararlar ile güzel işler yapabileceği, duyarlı olabileceği ispatlanmış oluyor bu sayede. Belki yine bu sayede, hâlen mahallesindeki camiye dâhi uğramayan Müslüman “birileri”, güzel insanların yaptığı “Salih” işleri görerek hareket geçer.

Çevreye duyarlılık, aslında çok detaylı bir mesele. Kitabın hepsini anlatmamız, her kitapta olduğu gibi, zor. Ama gördüğümüz, düşündüğümüz ve kitabın da etkisiyle gözlemlediğimiz kadarıyla duyarlı olmak kişinin kendisine bunu aşılamasıyla alâkalı. Zira bu sorunlar, toplulukla yapıldığında halledilebilen meseleler olduğu için, eğer kişi yalnızsa kolaylıkla yılabiliyor. Kimi zaman insanlar bir şeyler yapıyor ama meselâ yönetimler duyarsız oluyor. İşte, çok yönlü bu meselede azim her şeyi çözecektir. Örneğin kâğıtları, plastikleri, pilleri, metalleri ayıran bir kişinin azmi eğer onları atacak, tasnif edilmiş çöplerle karşılaşmadığında biterse ne olur? Maalesef işe yaramaz. Ama kendisi yönetimlerle iletişime geçip de durumu anlatsa, olayın üzerine gitse, belki de birçok insanın yeni gelecek tasnif edilmiş çöpleri görerek hayırlı bir işe başlamasına vesile olabilir. Kitabı okurken, belki de yazarın verdiği enerjiyle günlerdir yapmayı planladığım işi yapmaya karar verdim ve ikamet ettiğim adresin bağlı bulunduğu belediyeyle görüştüm. Geri dönüşüm kutusu talebime sanki dünden razıymışçasına olumlu cevap veren belediye yetkilileri 3 saat sonra kapıma geldiler ve kutuyu dairemin önüne koydular. Metal, karton, kâğıt gibi geri dönüşüm malzemelerini bu kutuda ailemle beraber biriktirip, her bittiğinde de belediye yetkililerini arayarak boşaltmalarını isteyeceğim. Umarız Abdulmatin’e vesile olduğu bu olayı, bir müsait zamanda iletiriz ve mutlu olur kendisi.

Yenilenemez ise cehennem, yenilenebilir ise cennet kaynaklı!

İbrahim Abdulmatin enerji konusunda yenilenemez enerji kaynaklarını “yer altı/cehennem kaynaklı” enerji olarak nitelendiriyor. Petrol, kömür, nükleer enerjiyi bu gruba dâhil ediyor. Güneş enerjisi, rüzgâr enerjisi gibi enerji çeşitlerini ise, “gökyüzü/cennet kaynaklı” enerji kaynağı olarak niteliyor. Kömürün verdiği zararları, petrolün mücadelesi için yaşananları anlatan yazar, bunların hem çevreye verdiği zarar hem de uğurlarında verilen mücadeleleri hatırlatarak “cehennem” yönlerini vurguluyor. Gökyüzünden gelen enerji için ise, yine örneklerle konuyu detaylı hâle getiren yazar, rüzgâr ve güneşi ön planı çıkarttığı bu bölümde Kur’an’da (Rum Suresi, 46) yer alan “(...) Rüzgârları müjde vericiler olarak göndermesi, O’nun ayetlerindendir.” ifadesine yer veriyor ve ekliyor: “Unutmayalım ki İslâm, rüzgârın gücünden yararlanmayı kutsal kitabında örnek olarak veren bir dindir.”

Yer yer hadislere de değinerek anlattığı konulardan örnekler veren Abdulmatin, Peygamber Efendimizin Uhud Savaşı’nda yaralandığı bir olayı hatırlatıyor. Yaralanan Peygamberimizin ağzı kanamaya başlar. Bunu gören, Peygamber Efendimizin kızı Hz. Fatıma, su ile yarayı yıkasa da kan akmaya devam eder. Kanın durmaması üzerine Hz. Fatıma, hurma ağacından yapılma bir hasırı yakıp, elde ettiği kül ile yarayı sarar ve kanama durur. Bu hadisi verimlilik hususundan bahsederken hatırlatan İbrahim Abdulmatin, Hz. Fatıma’nın bu olayda mevcut kaynakları tespit ederek onlardan en iyi şekilde yararlandığını belirtiyor.

Meksika-Guatamala sınırındaki Alpujarra isimli bir Müslüman topluluğa da dikkat çeken yazar, o insanları şebeke elektriğinden yararlanmamaları, yerel organik çiftliklerde üretilmiş besinleri yemeleri, büyükbaş hayvanları hiçbir eziyete maruz bırakmadan çalıştırmaları ve onları doğal çimenlerle beslemeleri, iş-okul gibi mesafeleri yürüyerek kat etmeleri (yakın mesafede hemen her şey), giyeceklerini kendilerinin elde etmeleri yönüyle ele alıyor. Zira o topluluk yerel ve sürdürülebilir tarzda bir yaşam sürerken insanları, hayvanları ve yaşadığımız dünyayı sömürmüyor. Alpujarralılar’ın uygulamaları kitapta detaylıca anlatılıyor. Ama özellikle meyveleri, güneşten faydalanarak nemsiz mekânlarda ince ince dilimlenmiş şekilde kurutarak yemeleri ilgimi çekti. Zirâ Malatya’da bulunduğumuz dönemlerde bizim de kayısıları “gün kurusu” hâline aynı mantaliteyle getirişimiz canlandı hafızamda...

Çevreci ve Dindar’ı bizim açımızdan unutulmaz kılacak bölümlerden bir tanesi de yiyecek kısmı. Burada öne çıkan kelime “emanet”. Örnekler ışığında kişinin tek olsa da neler yapabileceği gözler önüne seriliyor yazar tarafından. Özellikle bir soru, her şeyi özetler nitelikte: “Peki ‘helal’ etinizin nereden geldiğini siz biliyor musunuz?” Fabrika çiftliği endüstrisine temas eden yazar, Müslüman tüketicilerin bu konuda çok hassas olmaları gerektiğini düşünüyor. Kendisi kesinlikle fast-food tüketmediğini, etini ise etin tüketiciye gelene kadar ki her aşamasını bildiği bir kasaptan (alışveriş merkezinden değil) aldığını belirtiyor. Aklınıza takılan birçok soruya kitabı okuyarak cevap bulabileceğinize inanıyoruz. Yazarın yiyecekler konusunda söylediği çok şey var. Okuyucu olarak, kitabı kenara koyduğumuzda aklımızda kalan kısımlar ise, Abdulmatin’in et tüketimiyle ilgili görüşleri oldu. Kendisi eti yenecek olan hayvanın nasıl büyütüldüğüne, hangi besin maddeleri eşliğinde yetiştirildiğine büyük önem veriyor. Antibiyotikler, kurum yemler gibi hayvanın “fıtrat”ına aykırı maddelerin kullanımı, endüstriyel hâle dönüşmüş hayvan sanayisinde üretimi hızlandırdığı için çokça tercih ediliyor. Üretimi hızlandırıyor ama birçok sağlık sorununu da beraberinde getiriyor bu durum. Bu durum, et üzerinden konuşursak, etin helalliği meselesine de doğrudan müdahalede bulunuyor. Zira “helalet” yemesi caiz olan et iken; “zebîha”ise, kesim sırasında “Bismillah, Allah u Ekber!” denilerek kesilen et. İşte, “tayyib” et daha da kapsayıcı olup, eti tüketilecek hayvanın yetiştirilmesinin uygun olmasıyla alâkalı bir durum: gerektiği şekilde beslenen, istediği gibi otlanan, Allah’ın yarattığı şekilde yaşaması sağlanan hayvanın eti.

Yazar, arkadaşı Yaser Syeed vesilesiyle gittiği hindi yetiştirme ve kesim çiftliğinde (Green Zabiha isimli şirket, yazarın ifadesiyle “Müslim ve gayrimüslim kişilere tayyib et tedarik eden yenilikçi” bir profilde iş yapmaktadır) bu konuya direk olarak temas ediyor. Gittiği çiftlikteki hindiler açık alanda yetiştiriliyor. Fakat “sanayi”de durum böyle değil; sıkışık alanlarda yetiştirilen hayvanlar, kötü koşullarda kesiliyor. Bunlar gizli meseleler değil, bilinen ve açık açık herkes tarafından dillendirilen durumlar. İşte, o çiftlikte hayvanların kesimi sırasında bıçakların dahi kesilecek hayvanlara gösterilmediğini söyleyen yazar şu tespitte bulunuyor: “Serbestçe dolaşarak beslenen hindilerin eti, diğer hindilerinkinden daha lezzetliydi.” Abdulmatin’in derdini anlayabilmek için kitabın sonlarına doğru ifade ettiği şu cümleyi yazmak başlı başına yeterli olabilir: “Yerel ve sürdürülebilir çiftçilik, hayvanlara insanca muamele etme, yiyecekleri mevsiminde tüketme ve ailelerimizin üyelerinin karnını “Yeşil Din”in ilkelerini gözeterek doyurma.”

Sonuç kısmında, eleştirel bir dille, uygulanan politikaları eleştiren yazar “çevre bilinci”nin büyük toplantılarla, “ciddi” konuşmalarla değil, yerel halkla bizzat iletişime geçerek sağlanabileceğini söylüyor. Amerika üzerinden bu konuyu yorumlayan yazarın yaklaşımı oldukça manidar. Kitap boyunca savunduğu “yerel” kavramını, sonuç kısmında çok güzel bir şekilde bağlıyor.

Esad Eseoğlu, bir hareketin öyküsünü heyecanla aktardı

Güncelleme Tarihi: 21 Aralık 2018, 12:24
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13