Cephe Hattından Türk ve Fransız Basınında Antep Savunması (1918-1921)

Cephe Hattından Türk ve Fransız Basınında Antep Savunması (1918-1921)" isimli bu eserde, ulusal, yerel ve Fransızca gazeteler olmak üzere toplamda 24 farklı gazete incelenmiştir.

Cephe Hattından Türk ve Fransız Basınında Antep Savunması (1918-1921)

"Cephe Hattından Türk ve Fransız Basınında Antep Savunması (1918-1921)" isimli bu eserde, ulusal, yerel ve Fransızca gazeteler olmak üzere toplamda 24 farklı gazete incelenmiştir. Bu gazetelerden ise toplamda 167 farklı tarihlerden seçkin haberler kronolojik olarak yer almıştır. Türk Basınına ait olan gazeteler, transkript edilmiş, ardından günümüz Türkçesiyle sadeleştirilmiştir.

Bununla birlikte, Fransız basınında yer alan Antep haberleri ile ilgili bölümlerinin Türkçe tercümesi yapılmış, herhangi bir ekleme yapılmaksızın okuyucuların takdirine sunulmuştur.

Çalışmada yer alan gazetelerin bir kısmı Gaziantep özelinde haberlere yer verirken bir kısmı da bölgesel olayları ele almış, değerlendirmelerini bu yönde yapmıştır. "Cep he Hattından Türk ve Fransız Basınında Antep Savunması (1918-1921)" kitabında yer alan gazeteler ile ilgili bilgiler ise şu şekildedir.

Antep'te Muazzam Bir Miting

Ateşkes zamanında Antep hiçbir devlet tarafından işgal edilmemişti. Fakat İngilizlerin Halep'teki kuvvetlerini emniyet altında bulundurmak için ateşkesten iki ay sonra şehre bir miktar asker sevk etmişlerdi. Yerel halk öteden beri sessiz ve kanuna uygun olduklarını ve aramızda bulunan Hristiyan vatandaşlarımızın mal, can ve ırzının kendi can ve ırzımız gibi muhafaza etmekte olduğumuzu İngilizler gözleriyle görmüşlerdir. Bir kere Halep'teki askeri kuvvetlerini kaldırdıkları için burada kuvvet bulundurulma sına lüzum kalmadığına kanaat getirerek yakında Antep'ten çekilmeye karar verdiklerini işitiyoruz. İngilizlerin de istiklâl ve meşru hukukumuza vuku bulan şu saygılarından dolayı bütün mevcudiyetimizle teşekkür ederiz. İngilizlerin burada bulunduğu müddetçe dahi antlaştıkları üzere Antep'in mevcut nüfusunun yüzde doksanı ve bini aşkın köyünün tamamında Türk ve Müslüman olduğu gibi emlak ve arazinin hemen hepsi de Müslümanlara aittir. Tarihte ve özelde Suriye ile bir alakamız bulunmadığından Wilson Prensipleri gereğince bizi kendi geleceğimiz ile hâkim kılmak insaniyet ve vicdan görüş olarak birlik olan hükümetlerin borcu olduğundan İngilizlerden sonra herhangi bir devlet işgale teşebbüs ederse hayatımızı rencide edeceği yönüyle bu kabil işgali bütün varlığımızla reddederiz. Kesinlikle kabul edemeyeceğimizi beyan ile beraber yakın bir gelecekte Paris'te karar altına alınacak olan geleceğimizi kayıtsız şartsız milli bağımsızlığımızın korunması ve meşru hukukumuzun korunmasını insaniyet ve medeniyet namına rica eder ve işbu milli arzumuzu barış kongresine açıklanmasını istirham eyleriz.

25 Ekim 1919

Otuz Bin Kişilik Miting

Heyet Namına Belediye Reisi Mehmet Lütfi

Son Havadis

Antep'te bulunan İngiliz işgal kuvvetlerinin çekileceğini ve yerine Fransız işgal kuvvetlerinin geleceğini haber alan saygı değer Antep halkı hiçbir devletin kuvvetini kabul etmeyeceğini yüksek hükümet nezdinde protesto etmişlerdir. Bütün halk heyecan içindedir.

Türkiye ve Fransa

Milli harekatın sonuna doğru Fransız basınında meydana getirdiği tesirler milli iradenin yaptıklarını sütunlarına koyarak bir dereceye kadar Fransa kamuoyunun aleyhimizdeki cereyanların susmaya başladığını övünerek kaydetmiştik. Gerçekten Osmanlı tarihinin sayfalarına başvurulursa Fransız milleti ile Türkler arasındaki geçmişi eskiye dayanan geleneksel bir şekil aldığı göze çarpar. Özellikle Tanzimat'tan sonra Osmanlı Devleti Fransa medeniyetinden birçok şey almıştır. Fransa askeri teşkilatlarını, düzen ve kurallarını edebiyat ve sanayisini âdeta taklit etmiştir. Mekteplerimizde Fransız lisanı hakim olmuş, gençlerimiz Fransız irfanıyla bütünleşerek olgunlaşmaya çalışmıştır. Fikir ve his itibariyle olan bu taklit Türklerde Fransa'ya karşı öyle bir manevi yakınlık ortaya çıkarmış ki I. Dünya Savaşı'nda umumi felaketlerin ortaya çıkması bile bu muhabbeti kesmeyi başaramamıştır.

Türkler, doğuda şimdiye kadar Fransa medeniyetinin öncülük vazifesini yerine getirmişlerdir. Fransa medeniyeti, Fransız milletinin özgürlük aşkına olan bağlılığının Türkiye yoluyla Asya'nın cehalet ve taassup içinde esir olarak inleyen mahkum kavimlerin ruhlarına sirayet etmekte ve bu suretle büyük Fransız milletine olan hürmet ve muhabbet hisleri de bu mazlum topraklarda gelişmektedir. Türkler kadar Fransızların da bu noktayı bilmelerini arzu ederdik. Takdir edilmeyen bir muhabbet sonunda unutulmaya yüz tutar. İhtiyar Klemanso'nun doğu siyasetini Fransız milleti hesabına biz pek tehlikeli, pek yanlış zannediyoruz. Klemanso Türklerin I. Dünya Savaşı'na girmesini bir türlü affedemeyerek Asya'nın bu eski kahraman, bu vefakâr milletine karşı açıktan açığa bir yok etme siyasetini takip etmeye ve her siyasete adım atıldığında Yunanlılık emel ve isteklerini uygulamaya başlamış gibidir. Evet, Türkler I. Dünya Savaşı'na girdiler ve en sonra müttefikleriyle birlikte mağlup oldular. Savaşa girme keyfiyeti yine çeşitli devletlerin hatalı siyasetinden başka bir şey değildir. Yalnız Türklerin değil, yüz milyonlarca Müslümanın manevi kıblesi bulunan ve saltanat ve hilafet merkezi olan İstanbul'u müttefikleri bulunan Rusya'nın istila tehdidiyle bırakmasaydılar Türklerin I. Dünya Savaşı ile hiçbir menfaat ve alakaları olmazdı. Fransa bu yardımı yapabilirdi. Fransa da Türkiye'nin tarihi düşmanı olan Çarlık Rusya'sı ile birleşerek Çanakkale'ye geldi. Çanakkale savaşının şiddet ve büyüklüğünün sebeplerini bunda aramak lazımdır. İstanbul'u olmayan Türkiye'nin yaşayamayacağını anlayan Osmanlı ve Müslüman gençliği Fransa'ya karşı Rusların tehlikeli istilasından dolayı silah kullanmaya ve savunma yapmaktan ötürü pek üzgündü, Fransa hükümeti izlediği siyasete isteseydi Türklerin savaşa katılmasına mâni olabilirdi. Rus tehlikesini bertaraf etmek şartıyla hiçbir Türk ve Müslüman Fransa'ya karşı durmak fikrinde değildi.

Ateşkes şartları pek açıkken galip devletler arasında bulunan Fransa dahi diğer müttefikleri gibi bu şartlara riayetkar kalmak istemedi. Her gün ihlal edilen şartlara karşı yükseltilen protestolara ehemmiyet vermedi. Nihayet büyük bir üzüntüyle söylemek isteriz ki milli varlığımıza tehditkâr bir vaziyet alındı. İzmir'in işgalinde Fransa'nın da sorumluluğu vardır. İşgal kararını veren yüce komisyonun başkanlığında Mösyö Klemanso'nun bulunması garip bir tesadüftür. Savaş bittikten sonra da Fransa'nın izlediği hata ısrar edeceğini hiç zannetmiyorduk ve hala da zannetmek istemiyoruz. İngiltere ile Fransa'nın Suriye hakkında bir antlaşma imzaladığı ve hatta Çanakkale savaşında bir kolunu kaybeden General Goro'nun bu vazife ile Suriye'ye geldiği malumunuzdur. Suriye hakkında Fransızların göz koyması pek eskidir. Fakat Suriye ile sınırlı olmayan ve bu topraklar ile dini ve tarihinden başka alakası ve bağlılığı bulunmayan Adana, Maraş, Antep ve Urfa gibi Osmanlı topraklarının işgaline devam olunmasına hiçbir sebep göremiyoruz. Her ne kadar bunun net olmadığı hakkında haberler varsa da fiiliyatını görmedikçe gerçekleşen olaylar buna inanmaktan bizi menediyor. Biz Fransız milletine hitap ediyoruz ve söylemek istiyoruz ki vatan toprakları içinde kalan İslam mülkü üzerine katiyen yaşamaya azim ve iman etmiştir ve asırlarca hür ve bağımsız yaşamış, hiçbir yabancı devleti esaretini kabul etmemiş olan bu kavim yaşamak için ne lazımsa yapacaklardır. Bu uğurda ölmek, mahvolmak lazım gelirse onu en şerefli namus vazifesi olarak kabul edeceklerdir.

İnsan medeniyetinin övünç kaynağı olan Fransa'da (hükmü altında) yaşamak isteyen bir milletin yüce iradesinin takdir edileceğine hiç şüphemiz yoktur. Bunun için bazı dış siyasete gerek kalmadan Fransız işgal kuvvetlerinin İngilizlerin ayak izlerine uyarak çekileceklerini ve ateşkes şartlarına riayet edeceklerini ümit etmek isteriz. Türk dostluğunun özellikle savaştan sonra Fransa için faydalı olacağı kanaatindeyiz. Fikir ve his itibariyle manevi bağlılığını gösteren bir milletin muhabbeti büyük bir şeydir. Yaşama hakla ve bekası uğrunda her şeyi göze almış olan milletimizin samimi istek ve taleplerinin hürriyet aşığı olan Fransa’da bir akis bulacağı artık bu yasal olmayan icraattan vazgeçerek doğuda barış ve huzurun kurulmasına çalışılacağını beklemekte haklıyız.

İşgaller Aleyhine Mardin

Ana topraklarımız olan Urfa, Antep ve Maraş'ta Halep gazetesinin bildirmesine bakalırsa Diyarbakır vilayetinin Fransız askeri işgali altına alınacağı yolundaki bildirimlerden bütün Mardin sancağı halkı heyecandadır. Bu işgalleri kabul etmemekle beraber işgalden vazgeçilmesi için bütün halk kendi kanlarını esirgemeden hazır bulunduğu dünya devletlerinin temsilcilerine ve sadarete protesto edildi. Önümüzdeki perşembe günü de büyük bir mitingle alınacak olan kararlar hükümete ve dünya devletlerine ve yüksek huzurlarına arz ve tebliğ edilecektir. Savunmaya hazır bulunduğumuz arz olunur.

Mardin'de Yapılan Miting (30 Ekim 1919)

Haksız, adaletsiz bir barışın kararlarının medeni âleme refah ve saadet bahşedeceği yerde tam tersine kanlı bir gelecek bahsedeceği şüphesizdir. Tarihli ve tabii hukuka dayanarak İslam hilafetinin ve Osmanlı Devleti'nin selameti için hayat haklarını kanlarının son damlasına kadar korumaya mecbur olan milyonlarca Müslüman ve Osmanlılar namına yirmi beş bin nüfusun sözleştiği miting de Mardin Müdafaa-ı Hukuk-u Milliyesi de kamuoyunun tercümanı olmuştur. Heyecanın yatıştırılması için gelecekteki meselelere kesin cevap yazılı dilekçede bulunuyor:

1. Ateşkesin hükümleri ve prensipleri, ateşkesten sonra hilafetin haksız yere işgal edilen vatan parçalarından Maraş, Urfa ve Antep vilayetlerinin İngiltere devleti tarafından tahliyeye başlanmasına teşekkür ederiz. Fakat Fransa hükümeti hiçbir hak ve adalete dayanmayarak bu şehirleri işgal altına almasına teşebbüs etmesini ise şiddetle protesto ederiz. Asil milletimizin bu işgallere karşı bifiil savunma göstereceği beyan ederek bu münasebetle haksız yere işgal altına alınmış olan bütün topraklarımızın tahliye edilmesini İtilaf Devletleri'nin adaletinden sabırsızlıkla bekler ve talep ederiz.

2. Diyarbakır vilayetinin dahi Fransa işgal sahasına aidiyeti hakkındaki şaibelerin yalanlanması ile bu gibi haksızlıkların uzamasına Osmanlı milletinde tahammül imkânı kalmadığına itimat buyurulmasını arz eyleriz.

3. Ateşkes sonrası İngiliz ve Fransız askerlerinin işgaline maruz kalan Halep ve Adana'da ihtilaller baş gösterdiği halde işgale maruz kalmayan yerlerde Hristiyan vatandaşlarımıza karşı asayiş bozan hiçbir hadise yaşanmamıştır. Vuku bulmak ihtimali de olmadığını ve cümlesinin ferah ve mesut bir halde bulunduklarını medeniyet âleminin dikkatine sunarız.

4. Haksız işgallerin uzaması, birçok masum kanının dökülmesine sebebiyet verir se bunların maddi ve manevi sorumluluğu sebep olanlara ait olacağının bilinmesini mitingde ispatlayan yirmi beş bin vatan evlâdını ruhlarının derinliklerinden yükselen kutsal heyecana tercüman olan Mardin Müdafaa-1 Hukuk Cemiyeti protesto ile bildirmiştir. Dünyanın siyasetinin sorumluluğuna ve resmi noktalarına arzını süratle iletmek ve emniyet veren cevaplarla milletin heyecanın yatışmasını saygı duyulan medeni devletlerin adil fikirlerine ve insaniyet namına rica ve istirham eyler.

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-1 Hukuk Cemiyeti Mardin Merkez Heyeti Adına

Hüseyin

Yine Aziz Topraklarımız İçin

1. Dünya Savaşı şüphesiz yeni bir devrin başlangıcıdır. Şahsi özgürlükleri, milli egemenlik esaslarını ilan eden Fransız İnkılabı, yaşadığımız bu çağda itibarın kaynağı görüldü. Bu teveccühe layıktı. Çünkü milletlerin birer sürü olarak kabul edildiği ve hükümdarların ilahi bir hakka sahipliği iddia olunduğu bir zamana son vererek hâkimiyetin milletin kendisinde olduğunu ve her ferdin hür ve saldırıdan korunmuş bulunduğunu kanlı; fakat nurlu bir ihtilalle tayin ve tespit etmek insanlığın erişebileceği derecelerin şüphesiz yükseğidir.

I. Dünya Savaşı sonucunda ortaya sürülen ve Wilson Prensipleri adıyla tarihe edebi bir şerefle geçen hukuki ve insani esaslar, içerdiği anlamlar ile yeni ve aydınlık bir devrin başlangıcı olmuştur. Bunu kabul etmemek mümkün değildir. Çünkü devletler arası hukukta fetih hakkı adıyla yer tutan kuvvete dayalı zor kullanma, hak ve adalete hâkim olmuştur. Zorbalık ve kibre son vererek fiilen kendi topraklarına katmak, tazminatı kaldırmak ve hâkimiyetin parçalanabilir ve vazgeçilebilir olduğunu fiilen tespit eylemek gibi insani bir amacı uygulamaya koyuyordu. Bu prensipler yirminci asır tarihine yeni bir âlem açan bir güneştir. Çünkü milletlerin hürriyetini kabul ve sosyal yaşantılarına hürmet etmek esasını tayin eylemek insanlık için pek büyük huzur devri açmak kıymet ve niteliğine sahiptir.

Yalnız kanun koyucuların değil; bütün insanlık için övünç ve şeref gerektiren bu temel kurallardan Türkiye'nin yararlanmasına mâni olmak ve o yüce esasları, verimli ve insani şerefleri tam tersi bir görünüşe büründürür. İnsanlık, hak ve adalet önünde boyun eğdirir. Türklerin bu yüce esaslardan uzak tutulacağına ihtimal vermek insanlığın hafızasına bir iş teşkil eder. Bundan dolayı bugün o temel kurallarla taban tabana zıt olan tarihi, sosyal, ekonomik durumları değiştirmeye yönelen faaliyetlere sahne olan Adana, Maraş, Antep ve Urfa’da Fransız eliyle yapıldığı gösterilen o faaliyetlerin devam edeceğine kanaat edemiyoruz. Zira Wilson Prensiplerinin ortaya koyan ve savunanların arasında bulunan Fransa'nın, yaptığımı yıkmak olası değildir. Bu meselenin Fransızlar gibi mert, soylu, şerefli bir millettin zorba görünmemesi gerekir. Dünyada kendi ismiyle yapılan nurlu bir tarihi kendi eliyle yıkmak gibi bir durumu, erdemli bir kavmin kabul edemeyeceği şüphesiz olduğundan Fransızların adı geçen şehirlerimizde rivayet edilen hukuk dışı faaliyetlere devam edeceklerini ümit edemiyoruz. Bu ümidi en fazla destekleyen şey, gözümüz önünde nurlu bir saha şeklinde görünür olan Fransa tarihidir. Fransızların bağımsız, sosyal bir tarihi durumu, geleneksel yapıyı ortadan kaldırması gibi hukuk ve insanlık dışı faaliyetleri hoş göreceğine itimat edilemez. Ergeç Fransız devletinin, bu garip rivayetlere son vereceğine gönülden inanıyoruz.

Sekiz asırdan beri Türk'ün samimi hayatına sahne olmuş ve bütün elemlerine, hazlarına, heyecanlarına aksetmiş olan ve her karış toprağı bir Türk'ün kahramanlığına, varlığına şahit bulunan Adana, Maraş, Urfa ve Antep'i, bu güzel ve öz yurtlarımızı, yabancıların hırslarına peşkeş çekmek bizim için pek acı bir talihtir. Bütün bir milleti en derin heyecanlara, yıkılmış hayallere uğratan, hak ve adalete güven duyan bir milleti iman kuvvetinden ayırmak demektir. Kalbin güven duygusundan uzaklaştırması şüphesiz insanlığın tarihi hafızası uygunluk göstermez. Milletimiz bugün, bütün ihtimaller karşısında heyecanlı ve medeni devletlerin adalet hisleri karşısında emin bir vaziyette sonucu beklemektedir. Bu ümitli bekleyişin sonucunda da yine doğuya layık görülmüş olan davranışlar, arzular baş gösterirse artık hak ve adaletin varlığına güvenmek bir yana ihtimal bile vermek gayet güç bir unsur gerektirir. Durum böyleyken biz, o erdemli milletlerden yaptıklarını yıkacak kadar ihtimal dışı bir eylemin doğmasına imkân ve ihtimal düşünemiyoruz. Hak ve adaletin er geç hüküm süreceğine inanıyoruz. İnsanlığın gülmesi hakkın üstün gelmesi ile mümkündür.

Dünyanın Adaleti Neymiş

Dünkü postadan çıkan gazeteler, İngiliz siyaset adamlarının önemli ve uzun nutuklarından bahsetmektedir. Lloyd George'un konuşmasında memleketimiz ile alakalı olan kısımlara dikkatle göz atılmasına gerektiğini söylemekteler. Genel kongre, Temsil Heyeti'nin bu gece şehrin merkez kuruluna ve belediyeye ulaşan telgraf-namesinde Osmanlı Devleti hakkındaki doymak bilmeyen arzuları anlatılmaktadır, özeti aşağıdadır. Telgraf-namenin anlamı aynen şudur:

"İngilizler, Fransızlarla 1916 senesi imzaladıkları sözleşmeyi esas kabul ederek bu yıl 15 Eylül günü Suriye İtilaf-namesi adıyla milli tarihlerine yeni bir hainlik evresi ve haksız saldırı daha ilave eylediler. Milletimiz Erzurum ve Sivas Kongreleriyle kutsal hukukunu ve varlığını devamı emrindeki azim ve kararını dünyaya ilan eylemişti. Bunun üzerine bu ve bu gibi varlığımıza ve özgür irademize el uzatan cani kararlara asla boyun eğmeyecektir. Yukarıda adı geçen sözleşmede vatan ve milletimizi ilgilendiren konularını milli teşkilatımıza hizmet edenlerin dikkatli bakışlarına sunuyoruz. Uyanık olsunlar.

1. Vatanımızı İngilizlerin haksız işgal etmiş oldukları ve bu defa da çekildikleri bölgeleri Fransızlar, haksızlık üzerine işgal ile işe başlayacaklardır.

2. Halep'i dışarda bırakarak bu şehrin batısından geçerek Urfa, Antep, Maraş ile Adana vilayetimizdeki çoğu Müslüman Türklere ait olan zengin topraklarımız içinde eziyet edecektir. Bu haksızlıklar kuzeye doğru zarar vererek Sivas'a kadar uzanıp gidecek, bu mübarek şehirleri de içine katarak ilerleyecek. Sivas'tan sonra güneye, Mersin'in batısına kadar devam edecek. Bu sınır üzerinde Doğu Anadolu ile Batı Anadolu'yu birbirinden ayıran bir bölge Fransız emir ve idaresine girecek.

3. İtilaf-namenin Suriye'ye ait kısmında Beyrut şehrinin tamamı Fransızlar tarafından işgal edilmek suretiyle dindaşlarımızın zengin sahil kısmından mahrum edilmek istendiği ve güya Araplara kalan Şam, Hama, Humus, Halep bölgesinin de Fransızların sanayi ve ekonomik nüfuzları altına sokulmasına karar verildiğini söylemekle yetiniriz."

Temsil Heyeti Başkanı Mustafa Kemal

İşgal Protesto-Namesi

"Fransızların Urfa, Antep ve Maraş'ı işgalleri sebebiyle protesto içerikli olmak üzere âlimler ve şehrin önde gelenleri tarafından başkent İstanbul'da İngiltere, İtalya, Fransa, Amerika elçiliklerine yazılan ve bir nüshası da saraydaki Sadaret makamı ile basına bildirilen telgraf-name suretidir:

Savaş zamanında işgal sınırları dışında bulunan Urfa, Antep ve Maraş esasen hukukun ve anlaşmanın kurallarına aykırı olarak İngilizler tarafından işgal edilmiş olup tahliye ve geri verilmesi beklenilmekteyken İngilizlerin tahliyesinin ardından Fransızlar tarafından işgal edildiğini büyük bir üzüntüyle haber aldık. Avrupalı uzmanların araştırmalarıyla kesinliği ispatlanmış olduğu üzere halkın çoğunluğu Müslüman ve Türk'tür. Osmanlı Devleti topraklarından ayrılması kabul görülmeyen Urfa, Antep ve Maraş işgali, milli hukukumuza ve en sağlam dayanağımız olan Wilson Prensiplerine aykırıdır. Dünya adaleti adına hareket eden işgalci büyük güçler, dünya tarafından bili nen çeşitli savaş kurallarına, insanlık âleminin hislerine ve temel insan haklarına karşı bir durum almaktadır. (Osmanlı Devleti) imzaladığı sözleşme sonucunda kaderini işgalci büyük kuvvetlerin kendisi üzerine alacağı kararlara emanet etmiştir. Hukukunu ve bağımsızlığını koruma yolunda her türlü fedakârlığı göze almış olan milletimiz, kendi vatanında hürriyet hakkıyla dünya medeniyetine lider kabul edilen Fransızlar tarafından perişan olmak manasındaki bu olayı şiddetle protesto eylemekte olduğu muzu bildiririz. (Memleketin) hemen boşaltılmasını sabırsızlıkla beklemekteyiz. (Bu mektubun) idareye ulaştırılmasını ve anlaşılmasını rica eyleriz.

Müftü Nakıbül (Vekili) Eşraf Mevlevi Nuri

Ziyaüddin Dergahı Postnişi (Şeyh) Amel Hazret Pirdergahi Postnişini Mehmet Ata

Belediye Başkanı Salim Efendi-zade

Tevfik Şükrü

Sofi-zade İshak-zade

Tevfik Necip

Akdoğanlı-zade Mehmet Ali

Adana'nın Durumu

Şahsi Muhabirimizin Mektubundan:

Bir aydan beri farklı şehirlerden özellikle göçe teşvik edilip Adana'ya gelip yerleştirilen Ermeniler, Müslüman halka alenen hakareti reva görüyor. Pek yakında Kilikya'da yaşayan bütün Müslümanların katliam edileceklerine ve buralarının tamamının büyük bir Ermenistan oluşturacağına dair duyurdukları uğursuz havadisler hissiyatı son derece heyecanlandırmaktaydı. Ermeniler, son zamanlarda bunlar ile yetinmeyerek maddi tecavüze başladılar ve Müslümanların mal ve mülklerine, bağ ve bahçelerine de saldırdılar. O kadar ki sokaklara kimse çıkamaz oldu.

Bu saldırıları engelleyebilecek hiçbir kuvvet çıkmadı. Buradaki Fransız birliklerinin çoğu Ermeni’dir. Subay, hükümet görevlisi, polis ve jandarma Ermenilere karşı hoşgörülü bir vaziyettedir. Polis müdürü ile bir polisin yaralanması ve Tercüman Ke mal Bey'in Hükumet Konağı önünde alenen katledilmesi hususuyla Fransızların Er menilere karşı koruyucu bir idare kurmuş olmaları tamamı silahlı olan Ermenileri her türlü saldırıda serbest harekete sevk etmektedir. Bu durum içinde maruz olduğu tehlikenin derecesini takdir eden Müslüman halk nihayet kendi kuvvetlerine dayanarak namus ve haysiyetlerini, mal ve canlarını bizzat savunma için silaha sarılmaya başladılar. Yerel halk akın akın çeteler teşkil ederek karşılık vermeye başladılar. Bu hareketi gören Ermeniler çevre köyleri boşaltarak tamamı Adana'ya toplanmaktadırlar.

Fransızlar, isyan eden Müslüman halk üzerine sevk etmek için Ermenilerden birçok askeri takip kolu oluşturdu ve bunları silahlandırdı. Bu askerler tarafından öl dürülmüş olarak ele geçirilen ve Adana'ya getirilen bir Müslüman'ın kellesi herkese gösterilmiştir. Bütün doğu şehirlerinden ve Maraş, Urfa, Antep yöresiyle Suriye ve Halep istikametlerinden akın akın Ermeniler Adana'ya göçe devam ediyorlar. Adana şehrinin civarında bir Ermeni kasabası inşası tasarlanıyor ve bunun için on bin amelenin çalışacağı rivayet ediliyor.

Burada Mardinli ve Diyarbakırlı Ermeniler, Fransız askerleriyle beraber Diyarbakır'ı işgal etmek ve işgal sırasında mümkün olduğu kadar Müslüman kesmek üzere şimdiden hazırlanıyorlar ve seviniyorlar. Bütün bu durum, medeniyet, adalet, hak ve milliyet esasları üzerinde dünyayı aldatan Avrupalıların gözleri önünde gerçekleştiği halde hepsi kayıtsız kalıyor. Burada hiçbir yabancıya ve hiçbir Avrupa hükumetine zerre kadar güven kalmamıştır. Herkes kime karşı olursa olsun ölünceye kadar varlığını korumaya yemin ediyor. Yakında pek büyük ve pek kanlı karışıklık meydana çıkması tahmin ediliyor. Avrupalıların burada takındıkları tavır halk arasında eski Haçlı saldırıları, Haçlı zihniyetlerini hissettiriyor. Bütün Müslümanlar, Hristiyanlık adına haksız yere hakkı isteyerek kurban ettiklerine inanmıştır. Bunun üzerine dinlerine ve vicdanlarına saldırmış olmak itibarıyla pek müthiş bir heyecan içindedirler. General Gouraud'nun Beyrut'a çıktığı burada rivayet ediliyor. Adana, Antep Maraş ve Urfa yöresinde sekiz bin Fransız askeri mevcut bulunduğunu söylüyorlar. Bu askerlerin vazifesi Hristiyanlık hesabına Ermenilerin burada üstün tutulması ve yerleşmesinin kolaylaştırılmasından ibaret olduğuna hükmediliyor. Burada beş yüz İngiliz askeri de vardır. Bunlar Mersin'e kadar gittikleri halde Adana olayları üzerine geri döndüler.

Halep'ten buraya gelip gidenlerin verdikleri olaylara nazaran oralarda da Fransızlara karşı hisler pek ziyade gergin bir şekil almıştır. Başarının yüksekliği, insanlık hisleri ve adalete bağlılık fikirlerinin asırlardan beri kaynağı olmak itibarıyla sahip olduğu üstünlük, Fransa'ya her tarafta özellikle doğuda çok büyük bir nüfuz ve tesir kazandırmıştı. İngiltere - Fransa antlaşmasının son şekli memleketimizde uygulan maya başlanarak Müslümanların her türlü hukuk ve kutsal değeri Hristiyanlığın kârı namına yok edildiği günden beri, bu kuvvetli etki zeval bulmaya başladı. Halkın hisleri bir hayli araştırıldıktan sonra kanaat ediyorum ki Fransızlar, bu mesleklerinde devam ettikleri takdirde bütün doğu coğrafyasını, Suriye'yi, Arabistan'ı dâhil olduğu halde her tarafı kendilerine düşman görecekler. Yirminci asırda hiç de olası görülmeyen bir din savaşı ile kendi topraklarında dahi tutuşmasına sebebiyet vereceklerdir. Buralardaki halk, kendilerine karşı yapılan eziyetin elbet bütün İslam âleminde pek mühim tesirler uyandıracağını, sesleri bugün olmasa bile elbet yarın her taraftan işitileceğine emin olduklarını, bununla beraber çarpışmaktan usanmayacaklarını söylüyorlar.

Fransızlar, Maraş, Urfa ve Antep ve yöresini İngilizlerden teslim almışlardır. Fransızlar son günlerde Edirne yoluyla İstanbul'a getirmeye başladıkları askeri Bahreynden Beyrut'a, Mersin'e gönderiyorlar. Şimdiye kadar dört vapurla iki bin kişi Beyrut'a ve Mersine çıkmıştır. Ayrıca 27 Ekim'de bin beş yüz erden oluşan iki tabur ile bir makineli tüfek kolu ve yüz yirmi arabadan oluşan Fransız kuvveti Sirkeci'den Akdeniz'e hareket etmiştir. Bu suretle gerekli kuvvetler toplandıktan sonra Fransızların, son Fransız-İngiliz antlaşması gereği Diyarbakır, Malatya, Harput (Elazığ) ve Sivas'a kadar işgal girişimleri muhtemel görülüyor.

Kilikya askeri birlikler komutanlığına General Duko tayin olunmuştur. Bu generalin komutanlığında on sekizinci Cezayir Alayı Mersin'e ulaşmıştır.

Avrupa Medeniyetinin İç Yüzü ve Fransız Kan Dökücülüğü

Savaştan mağlup çıkan bir milletin birçok acı neticelere maruz kalması tarihin bize naklettiği sayısız örneklerin gerçekleştirdiği zorunlu düsturlardır. Fakat savaşa ateşkes ile son veren herhangi bir milletin ırkına ve dinine suikast etmek onun bütün varlığını ve teşkilatını yok ederek şerefli bir ölüme doğrudan sevk etmek tarihin yegâne kaydedeceği cinayet vakasıdır. İnsanlık tarihinin şimdiye kadar geçirdiği devirlerde özellikle vahşet devri ve göçebelikte var olmayan bu gibi olaylar medeniyet asri denilen şu çağ da ortaya çıktığını görünce medeni tanıdığımız kavimlerin insani değerlere değil canavarlığa, kan dökmeye istekli olduklarına kanaat getirmiş olmamak elden gelmiyor. Şu bir senelik ateşkes hayatımızda maruz kaldığımız vakalarda reva görülen zulme bu kanaatimizi teyit ediyor, sağlamlaştırıyor. Demek ki medeniyet bizim bildiğimiz manada olgunluk ve yücelme değil belki feci eziyetler içinde icat edilmiş cinayet vasıtalarıdır. O halde içinde bulunduğumuz asra medeniyet asri demekten Avrupalıların facia asrı, zulüm asrı demek daha uygun ve daha doğru olacaktır. Tarihi araştırmaya lüzum yoktur. Şu bir senelik hayatımızı göz önüne alalım. Hangi an ve dakikamız medeni bildiğimiz ve o surette tanıdığımız milletlerin kan dökücü hareketlerine, cinayetleri ne karşı kederli ve üzüntülü olmamıştır. Ateşkesin hangi kaydında ve bendinde İslam âleminin şuuru ve vatanı, saltanatın merkezi olan İstanbul’umuzun işgali mevcuttu. Ne gibi sebepler her gün birer surette gururumuzu ve milli duyguların yaralanmasını gerektiriyordu. Orada yaşananların gerçek sahibi bulunan Türk ve Müslümanlar, in sanlar nüfusa dahil edilmeyerek her türlü hakları çiğneniyor ve gasp ediliyordu. Ne idi o belalar, o kötülük ki Anadolu'nun milli Türk ve Müslüman âleminin göz bebeği olan İzmir'imizdeki ırk ve dindaşlarımıza layık görüldü. Yunan süngüleriyle ve Avrupa devletlerinin nezareti altında parçalandı. Yapılmadık kötülük, uygulanmayan zulüm kalmadı.

Bugün Adana, Urfa, Antep, Maraş ve yöresi Türk ve Müslümanlara mezar olmuş tur. Hangi hakka ne gibi asayişsizliğe delalet eder. Sonradan ortaya çıkan kararla bu yörenin işgal lüzumu hissedildi. On üç aylık ateşkes anında bu çevrede yapılmadık yaptırılmadık zulüm, işkence kalmamışken ölçüsünü kaybetmeyen asil milletimizin kabahati ne idi ki o zümrüt ovalar Türk ve Müslüman kanıyla boyanıyor! Maraş, mübarek diyar on üç ayda... Kurbanlık koyunlar gibi rıza gösterip akıbetini bekleyen halk bugün Fransız kıyafetindeki canavarlar tarafından kan ve ateş içinde boğduruluyor, yakılmadık ve yıkılmadık hane bırakılmıyor.

Biz şu satırları karalarken daha kim bilir ne kadar masum yere seriliyor ne kadar çaresiz ve günahsız kadın ve çocuklar babasının kardeşinin evladının ortadan kaybolmasıyla deliriyordu. Hakkına sahip olan bir millet günah işlemiş olmaz. Fakat hakka tecavüz edenler dünyada en adi faciaları işleyenlerdir. Medeniyet bu asırda hakkı çiğnememek zulüm yapmak ve icat eylemek mi demektir. Şu ateşkes devrinde medeni alemin bize karşı takip eylediği meslek ve siyasetin başka bir tarzda yorum ve açıklamasına imkan yoktur. Hem ne gerek tereddüde, işte Maraş, işte medeni Fransız hükumeti!.. Özetle günümüzde hak sahibi olmak için kuvvetli bulunmak lazım. Zayıf olanlar ne kadar alicenap ve iyi huylu olsalar da her türlü haktan mahrumdurlar. Bir millet yaşama hakkını, varlığını temin edemezse o millet ne yaşayabilir ne de yaşamasına imkan yoktur. Biz, ne derece kaybolmamak ve huzur içinde olmak istersek isteyelim yaşamak için göstereceğimiz azimdeki zaaf daima güçlülerin iştihalarını kabartacaktır. Her türlü haksızlığa, vahşete rağmen onlar medenidir(!) Haksızlıkla yok olsak da biz barbar ve bedevi olacağız. İşte savaş ve kuvvetin bu asırdaki rolü, işte medeniyet ve göçebeliğin sırrı.

Antep Muhabirimizden

Maraş istikametinde dört yüzden fazla Ermeni ve Fransız eri, altı makineli tüfek dört toptan ibaret bir kuvvet hareket etmiş ve sonradan yönünü değiştirerek Araptar köyüne varmışlardır. Köylüler vuku bulan saldırıdan korkarak dağlara çıkarak ateş yakmaya başlamışlardır. Bu esnada köyde kalan on yedi kadına Fransız ve Ermeniler kötülük etmişleri ve bir kız çocuğunu da vücuduna (cinsel organına) ağaç sokmak suretiyle yaralamışlar. Koyun ve keçilerini yağmalamışlar, hane ve eşyalarını yıkıp zayi etmişlerdir. Ertesi günü Araptar köyünden hareket eden askeri birliğe köylüler toplanarak yol boyunca saldırıya başlamışlardır. Maraş bölgesine kadar rahatsız eyleyerek iki makineli tüfeklerini almışlar ve hayli can kaybı verdirmişlerdir. Yerli halktan bir şehit, iki yaralı vardır. Lanet olsun böyle medeniyete!.. Milletim gözünü açsın...

Maraş ile Antep Arasındaki (Araptar) Olayı İle İlgili

Antepli Çiloğlan'ın biraderi Tarakçı Avadis, asker arasında olup eşya vesaire taşıdığını ve Araptarlı Osman oğlu Memik'i boğazlamak üzere yere yatırdıkları zaman orada Antepli olup tüfek satıcılığı yapan ismini bilmediği bir Ermeni genci tarafından kurtarıldığını ertesi gün, sabahleyin, köyden çıkıncaya kadar ne gece ne de sabah köy içinde bir silah atmayıp yollarına devam etmiş. Köye on beş dakika mesafede Maraş yolu üzerine kurdukları makineli tüfekle köyün yakınlarına açtıkları ateşin tesiriyle yolda gelen çoban Abdullah oğlu Kadir'in öldürüldüğünü ve cenazesi şu an orada bulunduğunu ve Çolak Mehmet'in oğlu Arap'ın sol kalçasından yaralı olup tedavi için Antep'e götürüldüğünü (bildirmiştir.) Bunları yapanlar Fransız askeri arasında olup bunlardan yukarıda ismi zikredilen Hurşit Ağa'nın arabacısı Ohannes, Küçükçayırlı Koca ve biraderi ile tütün kaçakçısı Gedik'in oğlu Nersis, nalbant Eşkek oğlu Besayi, Antepli Çiloğlan'ın biraderi Tarakçı Avadis ve ismi anlaşılamayan Antepli tüfekçi ve daha tanıdıkları birkaç Ermeni çevresinden olduğunu beyan ve hikâye eylemeleri üzerine cenazeyi getirmek üzere bir iki kişi gönderildiği gibi jandarma komutanı Binbaşı Talat Bey, Kaptin Renault, Valtat; idare meclisi üyelerinden Ahmet Ağa ve İslam cemaatinden Mahmut Efendi ve Komiser Mustafa Efendi ile muhtar ve ihtiyar heyetinden oluşan bir keşif heyeti köyde zararı keşif ve tahmin etmeğe memur edilerek haneleri tek tek gezip dolaşmışlardı.

Girdikleri birinci hanede bir kadın kendisinden on beş Osmanlı altını çaldıklarını, altın kutusu içinde gümüş yüzüklerle köylü kadınlarının ziynet olarak başlarına ve kulaklarına takmakta oldukları gümüşten yapılmış takıların çalındığını ve kırık sandığın içinde de gelinlik kadın elbiseleriyle diğer eşyanın çalındığı ve diğer hanelerde gösterilen kırık sandıklar içinde de yine elbise ve eşyaların çalındığını beyan ettikleri gibi yerlerde çeşitli türde erzakın dökülmüş olduğu (tespit edilmiştir.) Teftiş edilen sekiz adet hanenin içi karma karışık, birçok kapının kırık ve yerlerinden çıkarılmış olarak görülmesi köyde baskı ve zulüm yapıldığı gibi ırza da zarar verildiğini ağlayarak beyan eden üç kadının başından geçenleri dinledikten sonra diğer haneleri gezilmesi lüzum görülmemiştir. Daha sonra Fransız Yüzbaşı Mösyö Renault kendisinin bu akşam mut laka Antep'e dönmesinin emredildiğini ve akşamın yaklaşmakta olduğunu, hükümet incelenmesine güvendiği bahisle dönmesine müsaade edilmesini mutasarrif beyefdiden rica eylemiş ve hayvana bineceği zaman tüfek dipçiğiyle darp edildiğinden dola y sol gözlerinin üzerinde yara ve bere hâsıl olan Osman oğlu Memik ve Mehmet oğlu Memik'in bereleri heyet tarafından kontrol edildikten sonra yüzbaşı, Kaptin Renault'un yoldaşlığında Yüzbaşı Esat Bey ile on jandarma verilerek olayın geçtiği köyden ayrılmıştır. Yüzbaşı, Kaptin Renault ve Valtat'ın hareketlerinden sonra heyet köyde mevcut hanelerin tümünü gözden geçirmiş ve cümlesine eziyet ve şiddet gerçekleştiğine şahit olmuş. Ayrıca eşya ve değerli takıların çalındığını beyan eden kadınların ifadelerine atfen bir kayıp listesini düzenlendiği gibi Abdullah oğlu Kadir'in cenazesi köyün kenarına getirildiği haber verilmesi üzerine idare meclisi üyelerinden Ahmet Ağa ve İslam cemaatinden bir-iki kişi ve komiser Mustafa Efendi gönderilerek gerekli olan şeylerin yapılması emredilmiştir. Sonuçta merhum Abdullah oğlu Kadir'in otuz yaşlarında esmer benizli ve sakalsız bir adam olup aslen Maraşlıyken on seneden beri Araptar köyünde ikametle çobanlık ettiği ve sol kalçasına isabet eden fişeğin sol ve sağ kalça kemiklerini parçalamış ve yarasından şiddetli surette akan kan dolayısıyla vefat etmiş olduğu anlaşılmıştır. Halka gerekli nasihatler verildiği gibi bir daha bu taraftan askeri birlik geçmeyeceğinden ailelerini toplayarak dinlenmeleri tembih olunarak geceyi geçirmek üzere Kuhke köyüne gidilmiş ve ertesi perşembe günü saat 12.00'da Antep'e geri dönülmüştür.

Jandarma Tabur Komutanı Binbaşı Mehmet Talat

Müftü Mehmet Arif

Mutasarrif Celal

Eşraftan Fazıl Ağa-zâde Nuri

İdare Meclisi Üyelerinden Müftü-zade Mehmet Hayri

İdare Meclisi Üyelerinden Hacı Halil

Ağa-zade Ahmet Hurşit

Eşraftan Emin

Eşraftan Fetvacı-zâde Mahmut Hacı Ömer

Ağa-zâde Mehmet Ali

Fransız İrtibat Subayı Yüzbaşı Renault Eşraftan Merak-zâde Mehmet Şerif

Eşraftan Kahraman-zâde Celde

Polis İkinci Komiseri Mustafa Sami Antep Jandarma Bölük Komutanı Yüzbaşı Esat

Fransız Subayı Yüzbaşı Valtat

Özel Haberlerimiz

Antep şehri içinde Fransızlarla birlik olan Ermenilerle Müslümanlar arasında çarpışmalar vardır. Ayrıca bir Fransız askeri kolu Antep'e dışarıdan top ateşi yapmaktadır. Müslüman halk fedakârca savunma göstermektedir. Kuva-yi Milliye'nin her taraftan yardıma koşmakta olduğu haberi alınmıştır.

Büyük Millet Meclisinin İslam Âlemine Hitabi

Büyük Millet Meclisinde kabul edilen bildirinin özetidir.

Güney çöllerinin bir köşesinde yeryüzünün seslerini dinleyerek yatan Hazreti Peygamberimizin ruhunu ruhlarımız ile birleştirdiği İslam kardeşlerimiz, din-i mübinimizin son askeri mahsur bir kale içinde size hitap ediyor: Her tarafından üstümüze hücum ederek Osmanlı vatanını boğmak isteyen ölüm kuvvetleri ortasında tehlikeler ile kuşatılmış bir ada içinde kalmış gibiyiz. İslamin son hilafet merkezi İstanbul’da düşman silahlarının gölgesi altına düştü. Nihayet İslam'ın kıblesi ve Peygamberimizin kabrini taşıyan Hicaz ve Yemen diyarları; Filistin, Irak ve Hindistan son noktasına kadar, Asya dahi İngiliz saltanatının engin, nihayetsiz bir yolu oldu. Orta çağ savaşları şimdi aynı maksat ile Anadolu'ya karşı tatbik ediliyor. Ta ki! Mahkum Hindistan’ı, mahkum Mısır'a bağlayarak yeni esir memleketler, yeni İngiliz memleketleri Anadolu içinden gelen tehdide maruz olmasın. Bunun için on asırlık bir zamandan beri İslam yurdu olan Anadolu'ya taraf taraf istila ordusu çıkardılar. Yunan ordusu ismini taşıyan eşkıya sürüleri ezici bir fazlalıkla çoğunlukla Türklerin ikamet ettiği mamur ve mesut bir vilayetimizi vurgunla yangınla kesmesine, issiz ve viran etmesine karşı ses çıkarmadılar. Uluslararası bir heyetin gösterişli bir temsili olan Yunan ordusunu suçüstü halinde kana bulanmış bir katil gibi yakalamış ve cihana karşı teşhir etmiş iken "İşine devam et, sana biz itimat ediyoruz." dediler.

Amel defterinde bütün Mora ve Teselya Müslümanlarının, Güney Arnavutluk, Makedonya ve Girit Müslümanlarının katli yazılı olan bu sefil orduyu daha fazla boyun eğmek için başına bir İngiliz generalini komutan tayin ettiler. O, bize: "Cephelerinizi geri alın! Yüzlerce köyü, Yunan işgaline terk ettiniz" dedi. Bunun için Adana, (Kahraman)Maraş, (Gazi) Antep, (Şanlı)Urfa gibi en eski İslam memleketleri Fransız subaylarının idaresindeki Ermenilerin kin ve gazabına, Ermeni ruhunun zıtlıklarla dolu düşmanlığına, parçalanacak bir av gibi terk edildi. Bu sebeple aile ocaklarımızda eski gazalardan yadigar kalmış silahlarımızla, atlarımız, kız kardeşlerimiz, çocuklarımız ve ihtiyarlarımız ile her taraftan düşman karşılanarak bir halk mücadelesine başladık. Hükümetlerimiz İngiliz baskısı altında birer birer mevkilerini terk ettiler. Rıza ve Salih Paşaların hükümetleri hakkında halife ve milletin emniyeti tamamıyla ortaya çıkmışken istifa ettirmek suretiyle susturuldular. Balkan savaşlarında yakılan köylerin, şehirlerin, uğursuz ölüleriyle ve mazlum bir halkın kanıyla boyanmış kızıl korkunç bir Haçlı önünde akın akın yurtlarından dışarı uğrayan göçmenler henüz Anadolu topraklarında hastalıktan, açlıktan perişan bir halde sürünürken arkalarından eski katilleri yetiştirdiler, başlarına tekrar musallat ettiler. İşte parçalamak, dağıtmak iste dikleri İslam memleketleri birçok bahtsız evladına bağrında yeniden bağımsız yaşama hakkı veren bir memlekettir. İçeride her gün biraz daha büyüyen tesir ve nüfuzunu her an biraz daha artıran halkın direnişini kırmak için İngiliz siyasetçiler tarafından her çareye başvurmaya karar verildi. Türk başkentinin Türklere terk edileceğini, hali fe ve saltanatın İstanbul'da olacağını, Hindistan'a resmen bildiren İngiltere aradan on gün geçmeden bu açıkça verdiği sözü fiilen bozmakta hiçbir kusur görmedi. İstanbul’u askeri işgal altına aldı. Askerimiz gece uykusu arasında yataklarında bastırılmak sure tiyle şehit edildi. En bilinen devlet erkânı ve askeriyemiz, yazarımız, birçok milletvekili ve eşraf sığınakta eşkıya yakalar gibi tutuklanıp sürgün edildiler. İstanbul'da İngilizler sıkıyönetim ilan ettiler. Bunun üzerine millet meclisine hükmü altına almaya çalışan yabancılara karşı milletimizin bağımsızlık davasına manevi yönden destek ve yardımınızı bir saniye eksik etmeyin ta ki İslam'ın güneşi tekrar âlemimiz üstünde ışıldanmaya başlasın. Selam ve hidayet (hak yolu) her zaman din kardeşlerimizin üzerine olsun.

21 Mart 1921

Le Petit Journal

Fransız-Türk Sözleşmesinin Askeri Sonuçları

Londra'da yapılan son müzakerelerde Suriye'nin kuzey sınırında değişiklikler ya pildi: Ekteki kroki bunu gösteriyor.

Eski sınır. Seyhan'ınki ile Ceyhan’ın ağzı arasındaki Karaburun burnundan başlı yor. Suriye'de Ayas Limanım geçiyor, Ceyhan'ın rotasını yaklaşık altmış kilometre boyunca takip ediyor, sonra doğuya doğru bükülüyor, Halfeti’de Fırat'ı aşıyor ve Cizre’de ulaştığı Dicle'ye kadar kabaca düz bir çizgide gidiyordu. İskenderun Körfezi'ne hakim sıradağlardaki Yarpuz ile dört önemli iletişim düğüm noktası olan Ayıntab, Fırat kıyısındaki Birecik, Urfa ve Mardin yerleşimlerini, bu son dört önemli iletişim düğümünü Suriye'ye veriyordu.

İskenderun’un kuzeyindeki Payas'tan başlayan yeni sınır, Khasia yakınlarında Bagdat Demiryolu'nu kesiyor, Kilis'in güneyinden geçiyor ve Bağdat'tan Ayaş yoluna dönüyor. Bu noktadan Nissibi'ye kadar yani 300 kilometrenin üzerinde bir demiryolu hattı sınırı oluşturuyor. Yeni hat daha sonra Dicle üzerindeki Cizre'deki eski hat ile Journal birleşiyor.

Türklere verdiğimiz memnuniyetlerin oldukça yüksek olduğunu görebiliyoruz. Devredilen bölge şeridi, yaklaşık 60 kilometre genişliğinde olup Akdeniz'e kıyısı bulunuyor ve Cizre'ye doğru daralıyor. Geleceğin limanı İskenderun bize kaldı. Onu Bağdat'a bağlayan dar demiryolu hattını zaten normal yola dönüştürmüştük. İsken derundan Halep'e ve Halep'ten Bağdat'a doğrudan bağlantıyı kuşkusuz daha sonra ele almamız gerekecektir.

Bununla birlikte, Kilikya'daki gerçekten amaçsız olan ve çok sayıda insan gücü gerektiren bu savaşı, bu ödünler pahasına da olsa bitirdiğimiz için kendimizi tebrik etmeliyiz. General Gouraud'un şu anda dört tümene eşdeğer kuvveti bulunuyor ve bunların dağılımı aşağı yukarı şöyledir: Kilikya-Kuzey Suriye cephesinde iki buçuk. İskenderun-Halep bölgesinde yarım ve Suriye'nin iç kısmında bir tümen. Şu andan itibaren, hemen değil, ancak herhangi bir tahliyeden önce üzerimize düşen polis görevleri tamamlandığında ve Türklerin planlanan şartlara sıkı sıkıya uyduğundan emin olduğumuzda iki tümenin yeterli olacağını varsaymak iyimserlik olmaz. Bu nedenle, çok veya az yakın gelecekte giderlerimizde çok belirgin bir azalma ve Doğu'daki insan gücümüz için yarı yarıya bir tasarruf bekleyebiliriz.

Geriye yerine getirilmesi gereken bir görev kalacaktır. Bu görev, çok yorucu bir se fer sırasında bayrağımızı çok yüksekte tutan ve son zamanlarda Ayıntab'da elde edilen başarıyla, Bay Briand'ın, seferin son savaşı galip gelmek yerine başarısızlıkla sonuçlansaydı, kesinlikle imzalamayı reddedeceği bir anlaşmanın imzalanmasına kesinlik le olanak veren birlikleri ödüllendirmektir. Şimdi, şunları oluşturma sorunu var: 1° Suriye'ye yapılan seferin tüm katılımcılarının hak kazanacağı bir hatıra madalyası; 2° Bunu hak eden cesur kişileri bireysel olarak ödüllendirmek için kolonyal agraflı özel bir savaş haçı ödülü. Ve bu adaletli olacaktır.

Yarbay de Thomasson.

Hakimiyet-i Milliye

Türkiye-Fransa

Türklerle Fransızlar iki seneden beri Kilikya’da çarpışıyorlar. Bu devam eden savaşın manası nedir?

Bu savaşın bizim için gayet açık bir manası var: Özgür yaşama hakka! İzmir ve Irak cephelerinde olduğu gibi orada da Türkiye'nin kurtarılması, Türkiye'nin Fransa gibi hür, bağımsız ve şerefli yaşaması için dövüşüyoruz. Kilikya savaşının bize göre manası, hayatı saldırıya uğrayan insanın hayatını savunmasından başka bir şey değildir.

Fakat Fransızlar için Kilikya savaşının manası nedir? Bu bir savunma savaşı mıdır? Hayır! Kilikya Fransadan bir parça mıdır? Hayır! Kilikya halkı, Adana, Antep, Maraş Türkleri Fransa'yı davet mi ettiler? Hayır!

O halde Kilikya savaşının Fransızlara göre manası, kendi milli sınırları yaşamaktan başka bir şey istemeyen bir kısım Türklerin herhangi bir Avrupa hükümeti tarafından tecavüze uğraması, hürriyetini seven bir milletin esir edilmek istenmesi demektir. Yani Kilikya'da biz bir savunma savaşı ve Fransa bir tecavüz istila savaşı devam ediyor.

Fransa bu uzun savaş antlaşmasıyla iki maksat takip etti: Türkiye parçalanmasının gerçekleşmesi ve bu parçalanmadan kendi kısmetinin doğması! Kilikya'da akan Fransız kanı, yalnız o cepheyi yıkmak için değil, onunla beraber Kafkas cephesinde Ermeni; İzmir cephesinde Yunan ve Irak cephesinde İngiliz kuvvetlerini takviye için boşa gitmiştir.

Niçin? Fransa'nın Türkiye'ye ve Türklere bu kadar düşmanlık göstermesinde de mana var mıydı? Fransa doğuda hiçbir devletin görmediği iltifata layık olan tek devlet değil miydi?

Asırlarca zaman çektiğimiz kapitülasyon derdi vaktiyle Fransızlara verilen dostluk imtiyazıyla başlar. Fransız menfaatleri doğuda bu ayrıcalıklıklarla başlamış ve Türk hayırseverliği ile yürümüş ve yayılmıştır. Doğudaki milletler içinde Fransızlara Türkler kadar yakın hangi millet vardır? Bütün başkentler arasında Türkiye, o tek memleket değil miydi ki orada herhangi bir Fransız, kendini yabancı duymadan, kendi lisanından başka bir dille konuşmak lüzumunu hissetmeden serbestçe, iftiharca yaşar. Çalışır, kazanır ve zengin olurdu. Fakat Fransa bu dostluğun kıymetini bilmedi. Çar Rusya'ndaki Türk düşmanlığına yavaş yavaş kendini kaptırdı. Türk'e gelen felaketlere bazen seyirci bazen tesir olarak bu tarihe kadar geldi. Arkamızdaki yakın maziye kısaca bakar sak bu hükmü teyit edecek birçok misaller buluruz. Avusturya, Bosna-Hersek'i kendi topraklarına kattığı vakit Fransa’dan hiçbir dostluk görmedik. Bulgaristan Krallığı’nın ilanına Fransa çok taraftar oldu. Arabistan ve Arnavutluk isyanları Paris'te güler yüzle karşılandı. Özellikle Balkan savaşlarında Sultan Süleyman'ın eski dostlarından gördüğümüz düşmanlığın haddi hesabı yoktur.

Fransa'nın I. Dünya Savaşı boyunca devam eden bu uzun düşmanlık siyaseti geçenlerde birdenbire değişir gibi oldu. Paris'te devlet temsilcileri sonunda anladılar ki doğuda Türkiye'yi yıkmak, doğuda Fransa'yı yıkmak demektir. Fransa politikası geçen yarım asırda Türkiye'den uzaklaşmakla doğuda yerini başkalarına bırakmaktan başka hiçbir sonuç elde etmemiştir. Bu keşif üzerine Fransız basın âleminde çoktan beri görmeye alışmadığımız övgü dolu makaleler okuduk. Siyasi adamların Türkiye lehine nutuklar verdiğini işittik ve doğuya gelen Fransız memurlarının yüzünde biraz tebessüm gördük. Büyük belirtilere rağmen Kilikya cephesinde Fransız saldırısı devam ettiği için başlangıçta değişim ve güven biraz zor oldu. Fakat son günlerde tecelli eden bazı mühim alâmetlere bakarak, Paris politikasında ciddi bir değişime karşı yatkınlık olduğuna inanmak istiyoruz.

Vaktiyle Fransa'ya doğuda açılan geniş muhabbet ve beğeninin yirmi senedir Paris'ten kopup gelen kin ve düşmanlık fırtınalarıyla sarsıldığı inkar edilmez bir ger çektir. Fakat o tarihi muhabbetin tahammülleri hâlâ içimizde yaşıyor. Bugün ciddi ve samimi bir teşebbüs ve tahammüllere taze filiz ve çiçek verecek feyizli bir zemin doğa bilir. Bunun için Fransadan isteyeceğimiz tek ve basit bir şey vardır: Kilikya üstündeki Türk hukukunu mutlak suretle tanımak!

17 Ekim 1921

LE JOURNAL

Le Journal

Halep Valisi Kamel Paşa ile söyleşi

[Özel Muhabirimizden]

Halep, 12 Eylül Şam eyaletini ziyaret ettikten sonra kuzeye doğru gidildiğinde, önce Humus'un volkanik bölgesinden geçiyoruz; Suyu yükselten tekerleklerin fer yatlarının geceleri Asi Nehri üzerinde yankılandığı, pitoresk büyük bir kasaba ol Hama ‘ya varıyoruz ve Hama'nın kuzeyinde Halep eyaletine giriyoruz. Şimdiye kadar, şu anda tamamlanmış, çoğu zaman zaten eski olan barışın, haydut çetelerini cezalandırarak veya Faysal'ın Arap ordusunu dağıtarak sağlandığı bölgelerden geçtik. Ancak burada. Şubat 1920'den bu yana savaştığımız düzenli Türk ordusu, Mustafa Kemal'in ordusu ve Kemalistler ile karşılaşıyoruz. Bu mücadele. Türklere verilen ağır yenilgilerin ardından sona erdi. Ama askerler kendi mevzilerinde. Öte yandan, bu zorlu, engebeli, yolsuz bölgede, son haydutlar ancak son zamanlarda azaldı ve onları Türk müdavimlerinden ayırt etmek genellikle zor oluyor.

Bununla birlikte, burada da durum birkaç ay öncesine göre çok daha iyi. İndiğimiz Müslümiye havaalanından gelip düz kırsal alandan Halep'e doğru ilerlediğini General de Lamothe bana söyledi. Üç ay önce buradan bu kadar kolay geçemezdiniz. General de Lamothe, savaş sırasında bir avuç adamla Marakeş'i bizim için koruyan, Fas destanının kahramanlarından biridir. Afrikalı bir askerin ruhuna, cesaretine, kararlılığına, samimi karşılamasına, basit dürüstlüğüne ve inceliğine sahip. Becerikli olduğu kadar enerjik de olsa, kendisiyle geçirmiş olduğum günler bana bunu tüm çalışmalarında gösterdiği gibi, zorluklar ve çözümler hakkında net bir görüşe, hızlı bir bakışa, soğukkanlılığa ve cesarete sahip, keskin ve adil bir zihin olduğunu da gösterdi. İskenderun’dan Fırat'a kadar tüm ülkeyi elinde tuttuğu ikinci tümene kumandanlık yapıyor.

Urfa ile Diyarbakır arasında, kuzeyde bir yerde yaşadığı söylenen İbrahim döne mine kadar dayandığı doğruysa Halep, dünyanın en eski şehirlerinden biridir. 200.000 nüfuslu, hafif ve beyaz taştan büyük bir şehirdir. Büyük, verimli bir ova doğuya doğru Fırat'a ve onun ötesine uzanır. Ancak şehrin zenginliği esas olarak konumundan kaynaklanır. Kuzey ve Doğu kervanlarının, Batıda İskenderun'dan gelen kervanların de posudur. Bir kol, onu Bağdat Demiryolu'na bağlar. Avrupa ve Asya'nın ürün alışverişi yaptığı pazarlardan biridir. Faysal Krallığının iki büyük kentinden biriydi ve Temmuz 1920'de Şamdan iki gün önce düştü. General de Lamothe 23 Temmuz'da her zamanki treniyle, yani kendi birliklerinden beş ila altı saat önce buraya girdi ve Faysal'ın jandarmalarının ne olduğunu bilmeden çılgın bir çatışmaya giriştiği istasyona yalnız geldi. Kendisi yetkilileri çağırdı, ateşi durdurdu, biat etmelerini sağladı. General Gouraud şehre 13 Eylülde girdi.

Şamdan ayrılmak isteyen ülke bir devlet kurdu. Vali Ekselansları Kamel Paşa Koundsidir: General de Lamothe ona karşı delege rolü oynuyor. Bu akşam Kamel Paşa ile oldukça uzun bir sohbetim oldu. Düzgün hatlara sahip, güzel gözlü, sivri beyaz sakallı yaşlı bir adamdır. Bir terasta oturduk, akşam, günün sonunda turuncu püskülü ufkun altına inen mavi bir peçe gibi. Muhammed Koundsi bana, geçen Mart ayında Kemalistlerle müzakere edilen, ancak Türkiye için Sevr Antlaşması'ndan çok daha olumlu olmalarına rağmen onlar tarafından onaylanmayan bu Londra anlaşmalarından bahsetti. Suriye'ye doğru, sınırı İskenderiye’nin ve Halep'in yaklaşık 25 kilometre kuzeyine indiriyorlar. Böylece Türkiye’de, Kemalistlerin giderek güçlerini biriktirdikleri ve yedi aylık bir kuşatmanın ardından Şubat 1921'de Fransızlar tarafından fethedilen bu şanlı Antep’e ve Urfa'ya dönüyorlar. Bu, galip gelenin yenilenlere bahşettiği muhteşem bir hediyedir. Ancak Kemalistler dudaklarını büzüyorlar ve biz, bizim için çok elverişsiz olan koşulları kabul etmeleri için onları ikna ediyoruz.

Kemal Paşa, Londra’daki koşulları kesinlikle kendi devleti açısından anlatıyor ve bana bu koşulların hem Suriye'de kalan Halep için hem de Türkiye'ye bağlı Ayıntab ve Urfa için ne kadar felaket olduğunu gösteriyor. Türkiye'ye vermek istediğimiz tüm şehirlere imal edilmiş madde, şeker ve petrol tedarik eden Halep'tir. Muhammed Koundsi bana "Bir zamanlar Diyarbakır valisiydim, dedi. Her şey bize Halep'ten geliyordu. Ve şunu da ekliyorum ki ülke, aldığı malları her yöne gönderirken, çevre illerin ürünlerini de alıyor. Urfa ona kendi koyununu ve kendi hububatımı satıyor, bunları başka yerde satmıyor. Ayıntab ile olan bağ daha da sıkı. Halep'i besleyen su Ayıntab'dan geliyor. Siyasi bir sınırın iki şehri ayırabileceğini hayal etmek zor. Ayrıca ekonomik hayatta Halep, Ayıntab, Urfa birdir ve Londra sınırının tek bir teşkilatı ikiye bölündüğü görülmektedir.

Bunlar valinin sözleri. Onları bir tarihçi sadakatiyle Fransız kamuoyuna rapor edeceğime söz verdim. Suriyeliler için ölümcül olan ve Türkler tarafından reddedilen Londra sınırlarının kutsal olup olmadığını bilmiyorum ve elbette taraf tutmadan sadece şikâyetlerini ilettim. Bu görüşe kalmış. Kesin olarak söylenebilecek tek şey, Suriye için ekonomik hayata Londra'dan çok daha uygun olan Sevr sınırının, diğerinin sağlayamadığı bir güvenliği de sağladığıdır.

Vali şimdi bana Halep'in iki büyük arzusunu anlatıyor: batıda, doğal limanı olan İskenderun’a giden bir demiryolu; doğuda, şehri çevreleyen verimli ovalara Fırat'tan su getiren sulama kanalları, onları tarıma elverişli hale getirecekti. Kendisi, Fransız-Suriyeli bir şirket tarafından yapılan bu kanalları hayal ediyor; Fransa'nın desteğine sahip olduğu için devletinin refahından hiç şüphesi yok.

Henry Bidou

Yayın Tarihi: 02 Haziran 2022 Perşembe 10:00
YORUM EKLE

banner19

banner26