banner17

Cahit Koytak Şiiri: Alçak Sesle ve Divanece

'Yeni Başlayanlar İçin Metafizik'ten 'Alçak Sesle ve Divanece'ye kadar Cahit Koytak şiiriyle karşılaştığımız her an, en iyi bildiği işi, önüne çıkan her şeyi şiire dönüştürme işini hep aynı serin tavır içinde sürdüren bir şairin sessizliğiyle kuşatıldığımızı hissediyoruz. Şahin Torun yazdı.

Cahit Koytak Şiiri: Alçak Sesle ve Divanece

Yeni Başlayanlar İçin Metafizik hakkında düşünürken aklıma takılan bir betimlemedir: Cahit Koytak’ın şiir yolculuğunda en dikkati çeken şey, hiç karışmadan uzayıp giden bir yolu sürekli takip etmesidir. Hatta bundan da öte, şiirinin uzayıp giden bölümlenmiş serüveninde kendiliğinden gelen yapısal deneyişlerle ilk elde ortaya koyduğu poetik kavrayış arasında da hemen hemen hiç bir ayrışmanın olmayışıdır.

Sözgelimi sürüp giden ve ardı ardına geleceğini bildiğimiz Yoksulların ve Şairlerin Kitabı’ndan Yeni Başlayanlar İçin Metafizik’e ve şimdilerde okuduğumuz Alçak Sesle ve Divanece adlı kitaplarla araya giren kitapların tümünü okumadan, herhangi bir kitabın bir yerinde durup Cahit Koytak şiirini yanıltıcı bir tekdüzelik içinde tarif etmek bile mümkün… Oysa bu hali tam yerinde ve sağlamca geçebilmek ve hem şiirin hem de yolun farkına varabilmek için işte tam da o herhangi bir kitabın bir yerinde durup konuşmaktan öte, geriye dönüp gelinen yola bir daha bakmak; hangi dönemeçte, hangi kıvrımda, hangi dolayımda, hangi taşların işaretlenip bırakıldığına çok içten bir ilgiyle bir daha, bir daha bakmak gerekiyor. Bu bakımdan Cahit Koytak şiirini biraz da zorunlu bir biçimde döne döne okumak gerekiyor diyebiliriz. Bunu böyle yapmak gerekiyor çünkü bu şiir büyük ölçüde de kendi döne döne yazılmışlığıyla bu çaba ve ilgiyi hak ediyor.

Cahit Koytak’ı ve şiirini böyle ayrıcalıklı bir boyuta taşıyan şeyi onun hem kendi şiirine hem de günümüz şiirine bakışında dikkati çeken oldukça katmanlı bir ‘ilk’ ve ‘temel’ söz arayışında görmek mümkün. Bu bakımdan Cahit Koytak’ı sürekli aynı ama bir o kadar da geniş bir söz ikliminde gezip dolaşan, bu iklimde sorular soran, kendince cevaplar arayan ama yolculuğunu, ilk sözünden hiç caymadan ve vazgeçmeden sürdüren bir şair olarak değerlendirmek gerekiyor.

Alçak Sesle ve Divanece’de de süregelen o ilk ve tek söz

Elbette onun şiirinin bütününe işlemiş haldeki bu durum Cahit Koytak’ı bir yandan gündeliğin içinde ‘kendi başına’ bir şiirsel duruşu sürdürmeye yönlendirirken bir yandan da bu şiirselliğin kökenlerini açık edercesine bir sayım-döküm çabasına götürebilecektir.

Sözgelimi; çokça uzun ve detaylı şiir yolculuğunda çıktığı basamakları seyrederken, birdenbire durup; “Çıraklıktan ustalığa/ basamak basamak/ Akla takılan sorular şunlar/ Sanat bir bütünlük rüyası mı?/ Sanat bir bütünlük arayışı mı?/ Sanat bir bütünlük niyazı mı?” diye çok önceden sormuş olduğu soruya;

“yarattığın güzellikler,

onları görünce ilk akla gelen

sözlerle anlatılamaz;

akla sonradan gelenlerle de.

 

anlatmak isteyip, isteyip de

anlatılamayınca,

yanakları ıslatan

sımsıcak gözyaşları...

 

işte onlar, işte onlar

hissettirebilirler ancak

Senin güzelliğini

 

ve aklın da, yüreğin de

düğümlenen dilleriyle

düştükleri çaresizliği.” diyerek verdiği cevabı okurken de aslında sanatın ne’liğinden insanın, sözün, dilin acziyetine kadar düşünebileceğimiz soru dizgesi üzerinde tıpkı onun, hem bize hem de kendisine soruşuna benzer biçimde hem kendimize hem de çevremize soruyoruz: Sahi, sanat ilkin bir çırak gibi bir bütünlüğün rüyasını görmek midir? Yoksa bir kalfa gibi gördüğü rüyadan uyanarak bir bütünlük arayışına çıkmak ya da bir usta gibi durduğu yerde durup ancak ve sadece bir bütünlük niyazında bulunabileceğini öğrenerek; en son tahlilde de ‘ne ilk akla gelen ne de sonradan gelen sözlerle’ kolayca anlatılamayacağını ve geriye en sahih şiir ve en sahih sanat olarak anlatmak isteyip de anlatamayışın acısıyla ‘yanakları ıslatan/ sımsıcak gözyaşları’nın kaldığını hissediyoruz.

İşte bizi, Cahit Koytak şiirini bir kere daha ve daha derinlemesine okumaya iten şey, büyük ölçüde de, bu gelmiş olduğu yerdeki kendi gerçeğine yönelik sağlam iz sürüşü ve şiirin ve şairin geçirdiği evrelere içkin bu kendilik bilgisidir. O kadar ki, artık sanatı bir ‘niyaz’ olarak görme noktasındaki şairin daha en başında içine girdiği ‘rüya’ ve ‘arayış’ dizgesindeyken bile nereye giderse gitsin neyi bulacağını bilen böylesine bir sesin emniyetiyle konuşması da işte bu bilgiyi ele vermektedir. İşte bu yüzden de Cahit Koytak’ı okurken bu kendilik bilgisiyle gelen ve her bakımdan emniyet içinde yazılmış şiiri aynı emniyet içinde lakın bu sefer daha bir alçak sesle ve divanece durarak okuyoruz.

Cahit Koytak şiirindeki bu sağlam soydan yola çıkarak şunu söylemek mümkün: Bu şiirde bir arayışın çok ötesinde, bir arzu olarak oldukça önemli bir yeri olan ‘anlam’ın yanına en sahih haliyle bir ‘tevazu’ ve bu anlamla renklenmiş bir kayboluşun eklenmesi gerekiyor. Öyle ki Alçak Sesle ve Divanece’de okuduğumuz şiirlerde dikkatimizi çeken dünyanın, otun, börtü böceğin, ağacın, suyun, gökyüzünün, güneşin ve ayın bütün açıklığıyla adeta resmedilişine rağmen hem şairin hem de ses ile sözün adeta kaybolmaya yüz tutuşunu başka türlü izah edemiyoruz.

Hepimiz adına edilmiş dualar gibi şiirler

Şimdi durduğumuz yerde bütün bu görünmez haliyle şairin habercisi ve onun sözünün sürdürücüsü olan bu yeni şiirlerin tam da bu ilk halleriyle sadece insan ve kul – şair için edilip eylenmiş bir dualar toplamı olduğunu görüyoruz.

İşte bundan dolayı da adeta okura içini açarcasına başlayan ilk şiirde söylediği gibi; içi dışına çıkmış, dışı içiyle bir olmuş bir şiir okuyoruz sadece…

“şunlar içimin çalıları,

şunlar keçiyolları,

şunlar, şunlar ve şunlar

benlikten benliğe geçiş yolları,

bağlantı tünelleri

ve bunlar uzlet mağaraları

Seninle yetinmeye razı

en-alt-benliklerimin…”

Şunu söylemek gerekiyor ki; bu şiirlerde de Cahit Koytak’ın, hep öyle yaptığı gibi başka bir anlam boyutuna yönelerek sesinin kimlere ulaşıp ulaşmadığını önemsemeden, sadece sesi ve sözü anladığı gibi ulaştırmaya çalışan hatta bu anlamda okurunu da sorgulayan bir şiirin izini sürdüğünü görüyoruz ki, bu da bizi şairin o güzelim niyetine, duasına götürüyor yeniden…

“bu kitap hep dua, hep dua,

hep çimen çiçek olsun istedim,

‘ne güzel bir bahçe, ne güzel

bir mezarlık bu böyle!’ densin istedim”

Elbette bu duanın yanına eklemek ve söylemek gerekir: Her ne şekilde olursa olsun, Cahit Koytak şiirinde sürekli bir akış halinde hissedilen ‘anlam arzusu’ daha en başından onun şiirini, anlamı aramaya çıkan şiirden ayırarak ne bir metafora ne de bir imgeye ihtiyaç duyan ve sadece bu anlam arzusuyla rahatlamış bir dilin duaları- ürünleri haline getirir. İşte bundan dolayı da, ne kadar çok ve nerede yazılırsa yazılsın, hemen burada, yanı başımızda duran gündeliğin bütününden derlenmiş bu dua ve bu şiir, herkesin söylemek istediği halde söyleyemediği ama gördüğü an hemen tanıdığı bir dua (biri kendisi içinde söylesin, biri kendisi için de etmiş olsun diye dilediği bir dua– hatta belki hepimiz adına hepimiz için edilmiş bir dua-) şiir olarak, tıpkı yazılırken peşine düşülmeyen ‘anlam’ gibi ne yazılırken ne de okunurken kaybedeceği ya da kazanacağı öne sürülen kurgusal ‘değer’in kaygısından da uzak bir şiirdir.

Hatta ve hatta salt bu yüzden bu şiirle karşılaştığımız her an, en iyi bildiği işi, önüne çıkan her şeyi şiire dönüştürme işini hep aynı serin tavır içinde sürdüren bir şairin sessizliğiyle kuşatıldığımızı hissediyoruz. Bütün bu ilk ve temel sözüne bağlı, kitleden uzak, insana ve topluma yakın haliyle, şairlikten önce şiiri önemseyen ama şiire de kayıtsız şartsız bağlanmayan Cahit Koytak, Cahit Koytak'ın şiirini değil hâlâ ve berdevam Cahit Koytak şiirini yazmaktadır diyebiliriz. Bu şiir onun her şeyi olduğu gibi hiçbir şeyidir ve bu şiir bugün için bu topraklarda olup biten bütün hallerin yanı başında yazılmış şahitliğiyle de Ebu Cehil devrinin Eylül uzantısından bu yana bu topraklarda yaşayan bütün insanlara elini uzatan en son şiir ve hepimiz adına edilmiş en içten dualar hükmündedir.

Bakın bunu da bize nasıl söylüyor kıymetli hocamız;

ah, aleviyle sana öyküler anlatan,

içinin duvarlarına resimler çizen

kandilin yağıyım ben.

 

ben tükenince, ey okuyucu,

kandil, senin kendi yağınla

yanmayı sürdürecek, eğer istersen…

Şahin Torun

Alçak Sesle ve Divanece, Cahit Koytak

Güncelleme Tarihi: 13 Kasım 2018, 16:36
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20