banner17

Cabiri bize ne anlatmıştı?

Geçtiğimiz günlerde vefat eden değerli düşünür Cabiri'nin eserini arkadaşımız Hacer Kor sizler için tahlil etti..

Cabiri bize ne anlatmıştı?

Muhammed Abid el- Cabiri’nin kaleme aldığı,  Kitabevi yayınlarından çıkan Arap- İslam kültüründeki bilgi sistemlerinin eleştirel bir analizi olarak zikredilen kitap, alanında kaynak bir eser olma özelliği taşıyor. Arap- İslam kültüründeki bilgi sistemlerinin eleştirel bir analizi - Muhammed Abid el- Cabiri

Yedi yüz yirmi sayfadan oluşan kitabın yapısal tasnifini üç ana başlık oluşturuyor. “Beyan”,”İrfan” ve “Burhan”. Kitabın orijinalinin yayınlanmasının üzerinden on beş yıl geçmiş olmasına karşın, düşünür şu anda mevcut olan hiçbir ifadesini değiştirmeyeceğini iddia ettiği bu çalışmasını, yukarıda bahsettiğim üç ana bilgi sistemi ve bunların kapsadığı alt disiplinler üzerinden analizler yaparak, okuyucunun önüne ciddi bir bilgi eleştirisi koyuyor.

İlim kendini beyan eder

Kitabın birinci ve en yoğun kısmını “Beyan” başlığı oluşturuyor. Beyan kelimesinin ne anlama geldiği üzerine sözlük ve terimsel anlamda çeşitli isimlerin cevaplarından örnekler verdikten sonra, “Beyan” bilgi alanına ait olduğunu ifade ettiği ilimlerden Fıkıh, Kelam ve Nahiv ilimlerinin barındıkları sistemleri derinlemesine analiz ediyor. Bu ilimler üzerinden metafizik sahada akıl yürütmüş olan isimlerin bilgilerini, düşüncelerini nasıl temellendirdiklerini ayrıntısıyla veriyor.

Fıkıh alanında sıkça söz edilen kavramlardan “kıyas”,”illet”ve “icma” üzerine değişik görüşlerin ortaya çıkardığı zenginlik, kitabı okurken insana ciddi anlamda bir ilmi iştiyak sağlıyor; tabi burada Cabiri’nin ortaya koyduğu üslup ve dil incelikleri de büyük rol oynuyor. Bazen sözünü ettiği isimlere ve görüşlerine hemen orada bir eleştiri getirirken, bazen de hiç beklemediğiniz bir yerde sizi iç içe anlamları ve cevapları barındıran sorularla baş başa bırakabiliyor.

Muhammed Abid el- CabiriCabiri, Fıkıh, Kelam ve Nahiv ilimlerini kendi içlerinde kullandıkları argümanlar açısından kıyaslarken, kullanılan birçok ortak argümanı ve ilimler arası akıl yürütmelerdeki geçişkenlikleri görmemizi sağlıyor. Kitabın bu bölümünde ve diğer bölümlerinde ele aldığı mevzuya dair çok ayrıntılı bilgilere, bakış açılarına, farklı algılamalara rastlamak mümkün; fakat buraya bunları aktarmak imkânsız… Bu kadarla yetinip diğer bölüme geçiş yapalım.

İrade akla alternatiftir

Kitabın ikinci kısmını ve en netameli alanını konu alan başlığı  ise “İrfan”. “Beyan” bilgi sistemine bir tepki olarak ortaya çıkan bu bilgi sistemi genelinde; Tasavvuf, İşraki felsefe, Kur’an’nın batıni tefsiri, büyü astronomi gibi bilgi dallarını konu ediniyor. Yine bu bölümde de bu disiplinlerin öncülerinin ortaya koyduğu görüşler, bu görüşlerini temellendirdikleri argümanlardan sıkça söz ediliyor. Cabiri’nin bu bölümde özelde Arapların, genelde de Müslümanların, aklı bir kenara bırakmalarını eleştirdiğini görüyoruz. Daha ilk tespitler arasında şöyle bir tanımlaması var Cabiri’nin: “İrfan, düşünce keskinliğine değil, iradenin bütünüyle kullanılmasına bağlıdır. Hatta irfanın iradeyi akla alternatif yapmaya dayandığı da söylenebilir”

Başka bir ifadesinde de irfan mensuplarını “bütün dinler arasında bir uzlaşma sağlamayı” amaçlamakla tanımladığının (kendisinin de bu ifadeyi tırnak içinde aktardığını belirtelim) tespitini görüyoruz. İrfan meselesini derinlemesine analiz etmeye geçmeden önce kitabında, “Hermes’in müşahedesi/Rüyası” adlı bölümü aktarıp, bunun üzerinden okuyucunun Hermetik literatür içindeki bu önemli metnin agnostik ekoller için, ana-yapı diye isimlendirdiği şeyi oluşturan en önemli unsuru görmesini ve ilerleyen sayfalarda, irfan sahasında söz söylemiş, fikir üretmiş kişilerin bu literatürden ne kadar etkilenmiş olduklarını ortaya koymaya çalışıyor.

Cabiri Tasavvuf tarihçilerinin bazılarından söz ederek, bunların tasavvuf tarihine Sünni meşruiyet kazandırmak için ortaya koydukları çabayı aktarıyor. Mesela Tusi’yi ehlisünnetin özellikle de fakihlerin yöntemiyle, sufilerin yöntemlerinin aynısı olduğunu ispatlamaya çalışmasıyla örneklendiriyor. İbn-i Arabi’yi İslam irfan düşüncesinin zirvesi olarak gören Cabiri, onu konumlandırırken “beyan” dairesinde herhangi bir şahsiyetten daha fazla etkin olduğunu ve Arabi’nin batıniliğininde “beyani” olarak tanımlanabileceğini ifade ediyor. Diğer taraftan Kadi Numan’nın “beyan” bilgi sahasına eleştirilerini ve onların kullandıkları argümanları(kıyas,icma ) nasıl çürütmeye çalıştığıyla ilgili bir örneklendirme de mevcut.

Muhammed Abid el- CabiriYine bu bölümde ismaililik’ten, şia’dan on iki imam şiiliğinden bütün ayrıntılarıyla söz ediliyor. Bunların benimsemiş oldukları metoda, yani analojiye dair yaptıkları temellendirmeleri esas aldıkları ayet ve hadisleri nasıl yorumladıklarını ayrıntılı bir şekilde aktarıyor.

Bilgide metod olarak keşf ve ilhamı esas alan sufilerin, aklı bunların önünde bir perde olarak gördüğü şeklinde bir tespit, bu bölümün sonuna doğru gelindiğinde rahatlıkla yapılabilir. Aynı zamanda Cabiri’ye göre İslam’daki bütün irfani akımların, kendisinden beslendiği “ kaynak” olarak birinci derecede Hermetizm’i görmenin kaçınılmaz olduğunu görüyoruz.

Cabiri bu bölümü sonlandırırken şu ifadelere yer veriyor:”o halde irfan aklı ortadan kaldırır.” İrfana karşı ideolojik bir savaş yürütme niyetinde olmadığını belirten düşünür bu bölümdeki analizlerinin sebebini Arap kültüründeki epistemolojik sistemlere dönük, eleştirel bir tahlil olarak aktarıyor.

Müslümanın vizyonu: Burhan

Ve kitabın üçüncü kısmı: “Burhan”. Genel bir tanımlamayla: “Bir ilim ve Felsefe evreni”. Düşünür burhan kelimesinin sözlük anlamlarını verdikten sonra kitabına konu edinmesinin asıl amacını özel bir düşünce metodu ve âleme belli bir bakış açısıyla yaklaşan bir bilgi sistemine işaret etmek olarak tanımlıyor ve okuyucuya hemen bu sisteminin tamamen olmasa bile, temelde Aristotales’i kaynak olarak kabul ettiğinin ön kabulünü sunuyor. Aristotales kendi metodunu “tahlil” (analiz) olarak isimlendirse de Afrodisias’lı İskender tarafından “mantık” olarak isimlendirilmiştir.

Düşünür bu bölümün başında Aristotales’in metodunu tafsilatlı bir biçimde okuyucuya aktardıktan sonra, İslam Kültürü içinde mantık ilminden ilk sözünü ettiren fakat yaşadığı dönemde tercümelerin daha ilk aşamada olmasından dolayı, konuya dair çok fazla görüşü olmayan fakat bu konudaki ilk denemeyi yapan kişi olarak Kindi’yi ele alıyor. Kindi’nin felsefeyi diyalektik yolla nasıl savunduğuna dair tespitlerine yer verdikten sonra, Farabi’ye geçiyor.

Felsefe ile din arasında bir ilişki düzenlemesi yapan Farabi’nin, bir taraftan da Nahiv ile mantık ilişkisini düzenlemeye çalışırken üstlendiği çifte görevi, Farabi’nin kitaplarından hareketle ortaya koyuyor. Daha sonra da Farabi’nin burhanı, metot ve dünya görüşü bakımından nasıl oluşturduğuna dair analizler çıkıyor karşımıza. Farabi bu oluşturucu “burhani” sunuşu sonucunda, Felsefenin zaman açısından dinden önce olduğu ve dinin felsefeye tabi olduğu fikrine ulaşıyor.  Nahivle mantık arasındaki ortak yönleri ve farklı yönleri de şu ifadelerle açıklıyor: “Mantık ilmi genel olarak aklı düzeltmeye ve insanı her türlü hatadan koruyup doğru yola ve hakikate sevk etmeye yarar. Buna bağlı olarak “nasıl ki nahiv ilmi bize lafızların kurallarını sunuyorsa, mantık ilmi de akıl yürütmenin kurallarını sunar”

Muhammed Abid el- CabiriBurada hemen şunu belirtmek gerekir. Düşünür “beyan “ ve “irfan” olarak tanımlanan bilgi sistemlerinin her şeyden önce Kur’an ve Hadisi göz önüne alarak oluştuğuna; “burhan” için ise durumun tamamen farklı olduğunun ayrımına varmak gerektiğine vurgu yapıyor.

Arap kültürü içinde mantığın kurulmasında Farabi’den sonra Gazali’ye rastlıyoruz. Mantık, “ bizi var olanların bilgisine ulaştıran bir alettir” tanımını kullanan Gazali’nin bu tanımı, Mantık’ın Beyan dairesi içindeki varlığını ilan etmek üzere kullandığını iddia eden Cabiri, Farabi’den sonra beyan bilgi sahasında mantığın kullanılmasında en çok emeği geçen ilmi şahsiyetin Gazali olduğunu ifade ediyor.

Gazali’nin bu bilgi sistemi içindeki yerini detaylandırdıktan sonra düşünür;  İbn Sina’ya geçiyor ve O’nun da irfani ve eklektik karakter taşıyan felsefi sistemini analiz ettikten sonra, bu bölüme ibn Sina’nın okuyucusuna verdiği şu öğütlerle son veriyor: “Zekân ve avamdan üstün olman sakın her şeyi inkâr etmene yol açmasın. Bu düşüncesizlik ve acziyet demektir…, doğrusu bu, (zikredilen olağanüstülükleri), zıddına açık bir delil olmadıkça imkan dairesi içinde kabul etmektir. Bil ki tabiat garipliklerle doludur. Yüce ve etken güçlerle aşağı ve edilgen güçler, garip olaylarda bir araya gelirler.” Sonra şöyle devam eder: “Bil ki halkın en çok kabul ettiği, en çok korktuğu ve hakkında en çok konuştuğu şeyler bu konulardır ve bunlar hakikattir. Filozoflara benzemeye çalışanlar ise, bu hakikatin illetlerinin ve sebeplerinin cahili olmaları sebebiyle bu hakikati reddederler.” 

Kültür mirasını nasıl anlamak zorundayız?

Kitap, dördüncü kısım olan “Sistemlerin Parçalanması ve Yeniden Yapılanma Projesi” başlığıyla sona eriyor. Bu bölüm hicri beşinci asırda üç bilgi sisteminin yaşadığı krizden hareketle, sistemlerin bağımsızlığını kazanarak içe kapanma süreçlerinden ve daha sonra ki dönemde Gazali özelinde “Metotların bileşkesi” şeklinde  bu üç sistemin çatışmacı bir şekilde Gazali’de  bir araya gelişini irdeliyor.

İrfanın, beyanın bir bölümüne dâhil oluşuna karşın irfan, burhanın bir bölümüne açılıyor ama bu ayrıştırma birleştirme sürecinde burhan anlaşılır bir şekilde kurban oluyor; hatta bu durumun Gazali’nin felsefeye yönelttiği iddia edilen “öldürücü darbe” ye neden olacak şekilde genişlediğine vurgu yapılıyor ki; Dücane Cündioğlu buna karşı çıkan günümüz düşünürlerinden biri olarak Gazali’ye bu konuda haksızlık yapıldığını iddia ettiğini ve “Keşfi Kadim” adlı kitabını bu doğrultuda yazdığını, ilgilenen arkadaşlara belirtmek istiyorum.

Düşünür “yeniden yapılanma” sürecinde bir gerçeği seslendirmekten kendisini alamıyor ve şöyle diyor:

“Arap aklının modernleştirilmesi ve İslam düşüncesinin yenilenmesi konusundaki gayretlerimiz, sadece öncesiyle sonrasıyla yirminci asırda ortaya çıkan çağdaş bilgi ve yöntemler ile ilgili birikimimize bağlı değildir. Bunun yanında, hatta belki de birinci derecede İbn Hazm eleştiriciliğini, İbn Rüşd akılcılığını, Şatıbi usulcülüğünü ve İbn Haldun tarihçiliğini yeniden yapılandırmadaki başarımıza bağlıdır”. 

Bu bölüm de kendi içinde çok fazla tespiti içerdiğinden ve burada sınırlarımızı hayli zorlayacak olduğundan dolayı, artık hitama gelme gereği duyuyorum. Yalnız, düşünürün okuyucusundan istediği şu isteği ifade etmeden geçemeyeceğim ki o da şu: “şu malum sahte sorudan kaçınmak istiyoruz: ‘Kültür mirasından neyi alacağız, neyi bırakacağız’ soruları değil bilakis nasıl anlamak durumundayız? Değişim ve uyanış için nereden başlamalıyız? Soruları olmalıdır”. Bu sistemlere merak duyan kişiler, kitaptan faydalanırlarsa daha isabetli olur ki; buradaki kullandığım cümleler kitap içinde bağlamı olan ifadeler olduğu için spot ifadeleri kendi başlarına alıp bunlar üzerinden eleştiri getirmenin çok doğru olmayabileceği hissini taşıyorum.

 

 

 

Hacer Kor müellifinin vefatından önce başladığı bu değerlendirmesini vefat ettiği gün bitirdi, rahmet diledi 

Güncelleme Tarihi: 22 Nisan 2016, 11:28
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
OKUR OLMAYA ÇALIŞAN BİRİ
OKUR OLMAYA ÇALIŞAN BİRİ - 9 yıl Önce

Cabiri'nin bizlere ne anlattığına dair kafa yormak güzel...Bu ve benzeri eserlerin analizlerinin günümüzde oldukça es geçilen fikretmeye önem verme çabasını teşvik etmesini diliyor, hacer hanımı bu çalışmasından dolayı nacizane destekliyorum.

sabr ünal
sabr ünal - 9 yıl Önce

cabirinin vefatından öcne bir de tefsir yazmakta olduğunu duymuştuk... inşallah tamamlanmıştır :(

AYŞE SEÇKİN
AYŞE SEÇKİN - 9 yıl Önce

HİKMET HEDEFLENEN, NİYETLENEN MECRASINDA AKMIŞTIR... GÖNLÜNE FİKRİNE, UYKUSUZ GECELERİNE SAĞLIK. MUHABETLE

eyup bey
eyup bey - 8 yıl Önce

cabırının ölüm haberını yenı duydum allahtan rahmet dılıyorum

Keltler
Keltler - 1 yıl Önce

Cabirilik Cabiri tarikatının kurucusu değil mi . Cabirilik gnostik hristiyanları ile gnostik müslümanların kurduğu tarikat özellik le iç Anadolu da varlar.

banner8

banner19

banner20