Bulantı, Sartre’ın felsefesi için bumerang etkisi yaptı

“Bulantı” romanını günlük tarzında yazan Sartre’ın roman kahramanı; dünya karşısında tedirgin, başkalarıyla ahenkli bir beraberlik kuramayan, varoluşunu özgürce inşa edeyim derken yalnızlığının çaresizliğinde kaybolan bir insan tipi olarak karşımıza çıkıyor. Selma Kavurmacıoğlu yazdı.

Bulantı, Sartre’ın felsefesi için bumerang etkisi yaptı

Jean Paul Sartre, 1905 yılında dünyaya gelen, adını 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren duyurmaya başlayan Egzistans felsefesine mensup Fransız bir filozof.

Varoluşçuluk diye de bildiğimiz Egzistansiyalizm, kendine hareket noktası olarak insanı, hatta daha da belirgin olarak insanın ferdî ve yaşanmış tecrübesiyle belirlenen egzistansını (varoluşunu) seçiyor. Burada insan herhangi bir “nesne” ya da herhangi bir “kavram” olarak değil; yaşayan, kendi hayat tecrübelerini bilinç ve iradesiyle temellendiren, bu yönüyle de kendi kendisini yine kendi eliyle oluşturan bir “hürriyet hâli” olarak ele alınıyor. Fakat bu hürriyet değerlendirildiğinde karşılaşılacak Tanrı’nın varlığı (teizm) ya da yokluğu (ateizm) fikri, egzistans filozofları arasında önemli bir bölünme sebebi olurken, Sartre, insanın tam bir (y)etkinlikle kendini ortaya koyabilmesi demek olan mutlak hürriyete engel olduğu düşüncesiyle Tanrı fikrini reddetmeyi tercih ediyor.

Ateist bir filozof olan Jean Paul Sartre, sahip olduğu ve savunduğu fikirleri, çeşitli felsefi eserlerinin yanı sıra aynı zamanda romanlarının ilki olan Bulantı’da roman kahramanı Antoine Roquentin vasıtasıyla da dile getirmeye çalışıyor. Romanını günlük tarzında yazan Sartre’ın roman kahramanı; dünya karşısında tedirgin, başkalarıyla ahenkli bir beraberlik kuramayan, varoluşunu özgürce inşa edeyim derken yalnızlığının çaresizliğinde kaybolan bir insan tipi olarak karşımıza çıkıyor.

İnsanın kendi mesuliyetini bulma imkânını insana vermeye çalışan Sartre, Tanrı fikrinin reddini de bu temel görüş muvacehesinde çerçevelendirmeye çalışıyor. Fakat Tanrı’nın yokluğu beraberinde her şeyin mubah olma durumunu meydana getirdiği için bunun bir neticesi olarak insanı kendi hâline terk edilmiş kabul ediyor. Tanrı’nın yokluğunun doğurduğu bu tam hürriyet hâli insan davranışlarında bir başıboşluk meydana getirirken hareketlerine istikamet verecek herhangi bir dış sebep veya onları tertip ve düzene sokacak herhangi bir müeyyide de ateizmin tabii bir icabı olarak reddedildiğinden fert bütün ağırlığı kendi omuzlarına yüklenmiş ve doğal olarak bir yalnızlığın içine itilmiş oluyor. Nitekim Bulantı’da geçen roman kahramanı Roquentin’e ait şu cümleler Sartre’ın felsefesine dâhil olan bir insanın yalnızlığa ne kadar çok mahkûm edildiğini apaçık bir şekilde ortaya koyuyor: “Yeniden yürüyorum. Rüzgâr, bir vapur düdüğünün çığlığını getiriyor. Yapayalnızım, ama bir kente yürüyen ordu gibiyim..." “Bu sevinçli, akıllı uslu insan sesleri arasında yalnızım." “Şu tepenin üstünde, kendimi onlardan ne kadar uzak hissediyorum. Sanki başka bir türdenim ben.”

Tek gerçeklik fenomenlerdir

Sartre’ın felsefesinde tek gerçeklik göründükleri gibi olan fenomenlere izafe ediliyor. Bilinmeyen, tecrübe edilmeyen, kendisini bilince vermeyen herhangi bir varlık sahasını kökünden reddeden Sartre için tek hakiki varlık insan tarafından yaşanmakta olan dünyadan ibaret ve varlık ancak insan bilinci ile münasebetinde kendini açığa vuruyor. “Varoluş uzaktan uzağa düşünülecek bir şey değildir.  Sizi birden kaplaması, üzerinizde duraksaması, kıpırdamaz koca bir hayvan gibi yüreğinizin üstüne çökmesi gerekir, bunu yapmadığı takdirde artık varoluş diye bir şey yoktur.”

Sartre, Tanrısızlık fikrini sonuna kadar savunduğunu söylemesine, felsefesinin prensiplerini Tanrı’yı inkâr üzerine vaz etmesine ve tam bir dinsizliğin ahlaki nokta-i nazardan tahlilini yapmasına rağmen Tanrı fikrinin reddine dair temellendirilmiş bir bilgi olarak kabul edilebilecek izah ve ispat denemelerine felsefi eserlerinde rastlanmadığı gibi Bulantı’da da rastlanmıyor:

“Yani, varoluş zorunluluk değildir demek istiyorum.  Var olmak burada olmaktır sadece, var olanlar ortaya çıkarlar, onlara rastlanabilir, ama hiçbir zaman çıkarsayamayız onları. Bunu anlamış kimselerin olduğunu sanıyorum. Ama onlar, kendi kendinin nedeni olan zorunlu bir varlık uydurarak bu olumsallığı aşmaya çalışmışlardı.  Oysa hiçbir zorunlu varlık varoluşu açıklayamaz. Çünkü olumsallık bir sahte görünüş, ortadan kaldırılabilecek bir dış görünüş değildir; mutlak olanın kendisidir, bu yüzden yetkin bir temelsizliktir. Şu bahçe, şu kent, ben kendim, her şey temelsizdir ve nedensizdir.”

“Var olan rüzgâr gelip ağacın üzerine koca bir sinek gibi konuyordu ve ağaç ürperiyordu. Ama ürperiş ortaya çıkan bir nitelik; bir gizli güçten varlığın kendisine geçiş değildi; bir nesneydi, bir nesne-ürperiş ağacın içine akıyor, onu ele geçiriyor, sarsıyor, sonra birden bırakarak kendi üzerinde fırdolayı dönmek için ileri gidiyordu.”

“Bu saçma sapan koca varlığın karşısında öfkeden bayılacaktım.  Bütün bunların nereden çıktığını, nasıl olup da hiçlik yerine bir dünyanın bulunduğunu bile soramıyordu insan. Bunun anlamı yoktu, dünya her yanda bulunuyordu, önde, arkada. Ondan önce hiçbir şey yoktu. Hiçbir şey. Onun var olmadığı bir an yoktu. Beni tedirgin eden buydu işte; şu akan kurtçuğun var olmaklığı için hiçbir neden yoktu kuşkusuz. Ama var olmamış olması da olanaklı değildi.”

Bulantı’dan alınan yukarıdaki cümlelerde de fark edileceği üzere Sartre’da Tanrı’nın yokluğu fikri, varılan bir neticeden çok seçilen temel bir prensip gibi duruyor. Jean Paul Sartre âdeta Tanrı’nın olmadığına önce kendisini inandırmış, sonra da bütün sistemini bu inanç üzerine kurmuş gibi görünüyor. Sanki Sartre, insanda Tanrı olma isteğini gerçekleştirmek istiyor.

Varoluşun mahiyeti: Tesadüf

“Kendisinde varlık” olarak isimlendirdiği kâinatın yaratılmadığını kabul eden Sartre, onun kendi kendisini mi yarattığı ihtimali üzerinde de duruyor, fakat bu soruya verdiği cevap da menfi oluyor. Zira bu durum onun kendi kendisinden evvel var olmasını gerektiriyor. Hâlbuki Sartre, varlığı bilinç gibi kendi kendinin sebebi olarak görmüyor. Sartre’ın “kendisinde varlık”ı ne mümkün olandan çıkarılabilir ne de zorunlu olana bağlanabilir olarak kabul etmesi onu dünya diye isimlendirdiği “kendisinde varlık”ın “saçma” olduğu fikrine götürüyor. Sartre, insanın bu fazladan ve saçma varlıkla karşılaşmasını Bulantı’da bir tiksinme veya bulantı reaksiyonu ile izaha çalışıyor. Zira insan dünyanın sebepsiz, saçma ve fazladan varlığı ile karşı karşıya gelmiş oluyor.

Roman kahramanı Roquentin de kendisinin bu dünya içindeki nesnelerden biri olduğunu fark ettiğinde sadece diğer nesnelerin varlığını değil kendi varlığını da aynı derecede saçma ve lüzumsuz bulacaktır. Yazar Roquentin'e şunları söyletir: “Bir yığın tedirgin, kendinden sıkılmış var olandan başka bir şey değildik. Burada bulunmamız için tek bir neden yoktu, hiçbirimiz böyle bir neden ileri süremezdi. Utanç içinde bulunan ve belirsiz bir tedirginlik duyan her var olan, ötekilerin karşısında kendini fazlalık olarak hissediyordu. Fazlalık. Bu ağaçlar, bu kapılar, bu çakıl taşları arasında kurabildiğim tek bağıntı işte buydu.”

Varoluşun mahiyeti -yani saçma ve tesadüfen, hiç beklenmeden ortaya çıkan- ile karşılaşma Roquentin için bir buluştur ve bu artık hayatının akışını değerlendirmek için bir anahtar vazifesi görecektir.  “Saçma”, hayata ve dünyaya izafe edilebilecek yegâne vasıftır. “Kesin bir açıklama yapmaksızın, varoluşumun, bulantılarımın ve öz hayatımın sırrını ele geçirdiğimi anlıyordum. Nitekim daha sonra kavradıklarımın hepsi de bu kökel saçmalığın alanına girdi.”

Sartre dünyayı o kadar saçmalık ve sebepsizlikle değerlendiriyor ki, bu manasızlık ve değersizlik karşısında insan şaşkınlığa ve kızgınlığa duçar oluyor. Sartre, felsefesinin “kendisinde varlık”ını en güzel şekilde tasvir ettiği Bulantı’da roman kahramanının karşılaştığı dünya için söylenebilecek şeyler lüzumsuz, sebepsiz ve mutlak saçmalık gibi insanın yalnızlığın girdabında boğulmasına sebebiyet veren tavsiflerin ötesine geç(e)miyor: “Benim var olmaya hakkım yoktu, rastgele ortaya çıkmıştım, bir taş, bir bitki, bir mikrop gibi var olup gidiyordum. Hayatım her bakımdan önemsiz mutluluklara yöneliyordu.”  Her şey o kadar manasız ve varoluşları o kadar lüzumsuzdur ki, âdeta en az insanlar kadar diğer varlıklar da var olmaktan şikâyetçi bir hâl sergiliyor. “Kâğıt masa örtüsünün üzerinde, yuvarlak bir güneş ışını. Yuvarlığın içinde bir sinek zar zor yürüyor, sersemlemiş, ön ayaklarını birbirine sürtüyor ve ısınıyor. Ezersem ona iyilik etmiş olacağım. Yaldızlı tüyleri güneşle parlayan şu koca parmağın ortaya çıktığını görmüyor.

Otadidakt, “Öldürmeyin beyefendi!” diye bağırıyor.

Eziliyor; küçücük beyaz bağırsakları karnından dışarı fırlıyor, varoluştan kurtardım onu. Kuru bir sesle Otadidakt’a, “Ona iyilik ettim,” diyorum.”

Sartre’ın insana verebileceği tek şey: Tiksinti

Varoluşu metafizik bir anlayıştan tecrit ederek sadece bir rastlantı ile izah etmeye çalışan ve bu rastlantının bir gaye, bir amaç yükleyemediği varlığın mevcudiyetini saçma olarak değerlendiren Sartre’ın felsefesinin, bilinç ile varlığını fark ettirdiği insana vadedebildiği tek şey her şeyden tiksinti duyması ve bu tiksinti hâli ile sürekli bulantı yaşaması. Hâlbuki her işinde olduğu gibi yaratırken de abesle iştigal etmediğine inandığı bir Tanrı tasavvuruna sahip tüm “inanan”lar için kendi varoluşları da bir gayeye matuftur kendi varlıklarını kuşatan canlı cansız tüm diğer varlıkların varoluşları da…

Varlıkları yaratıcısının bir emaneti olarak gören, yaratılmış her varlığın kendi zatında bir hakikati ve anlamı olduğunu bilen, tabiatı kendisi için bir tiksinti ve bulantı sebebi değil yaşamını ve işlerini asan eylesin diye emrine müsahhar kılınmış bir yardımcı gibi telakki eden ve varlığa yaklaşımını “yaratılanı severim yaratandan ötürü” dizesinde ifadesini bulan bir hakikatle özetleyen anlayışın yüceliğiyle Sartre’ın bu konudaki mütalaaları arasında kabili kıyas mümkün değil. Asla terk edilmediğinin bilincinde olan “inanan”, kendine şah damarından daha yakın olduğunu idrak ettiği Rabbi ile olan irtibatı sayesinde yalnızlık duygusunun dehlizlerinde kaybolmaya karşı korunaklı...

Jean Paul Sartre Bulantı’yı yazarken belki de edebiyatın gücünden faydalanmayı murat ederek felsefesini daha geniş kitlelere ulaştırmayı hayal ediyordu. Fakat bana göre Bulantı Sartre’ın felsefesi için sadece bir bumerang etkisi yaratıyor. Zira Sartre’ın ağdalı cümlelerle ifadesini bulmuş düşüncelerini felsefi içerikli kitaplarından okurken yanılma, etkisi altında kalma ihtimali söz konusu iken Bulantı’da roman kahramanı Antoine Roquentin’in gerek kendi varlığı hakkındaki gerekse yaşadıkları karşısındaki duygu ve hislerinden haberdar olup ona öykünmeye kalkışmak asla olası değil. Sabrının sınırlarını zorlayarak baştan sona okumayı becerebilenler için Bulantı’nın tek düşündürdüğü “İyi ki ben böyle bir felsefi düşünceye sahip değilim!” ve hissettirdiği “Çok şükür ki müminim!”

Jean Paul Sartre, Bulantı, Can Yayınları.

Selma Kavurmacıoğlu

Güncelleme Tarihi: 04 Aralık 2018, 10:34
banner12
YORUM EKLE

banner19